BİD'ATİN HÜKÜMLERİ
Bil ki bid'at konusunda beş hükme (vacip, mendup, haram, mekruh ve mubah türlerine) taksim edilme esası üzerine meseleyi oturttuğumuz zaman, bid'atın çeşitli derecelerde olması hususunda görüş ayrılığı problemi yoktur. Çünkü yasak, mekruh kısmına ayrıldığı gibi, haram kısmı da vardır. Bu özellik, bunlardan birinin yasak oluş hususunda diğerinden daha şiddetli olmasını gerektirir. Bu iki kısma bir de mübahlık eklenince kısımlardaki çeşitlilik ortaya çıkar. Bunlar mendup ve vacip (farz) kısımlarıyla birleşince bunlardaki farklılık daha da açık bir şekilde ortaya çıkar. -Bu kısımlarla ilgili örnekler kabilinden pek çok şey daha önee geçmişti- Fakat biz, bu taksim hususunda sözü uzatmayacağımız gibi, hangisinin mertebece güçlü veya zayıf olduğundan da söz etmeyeceğiz. Çünkü çeşitlilik ya gerçektir ki, bu hususta söz söylemek yorgunluktur. Yahut gerçek değildir ki daha önce geçtiği üzere bu sahih değildir. Sahih olmayan bir şeyin detayları üzerinde durmakta bir fayda yoktur. Eğer bu hususta bir göz atmak söz konusu ise veya detayı üzerinde durulacaksa, ancak tâbi olmak hükmünden söz edilecektir. -Allah'ın verdiği güç ile-[2]
Bid'atın Sahih Taksimi
Bu taksimde üç yaklaşım sözkonusudur.
1- Yukarıdaki taksimden farz, mendup ve mubahı çıkardığımız/zaman geriye kalana bakmak kalıyor. Şu kadar ki (bid'atla ilgili) varid olan yasak tektir. Hz. Peygamberin hadisinde:
"Sonradan çıkarılan işlerden sakının. Çünkü her bid'at dalâlet (sapıklık)tır, her dalâlet de cehennemdedir." Buyurularak bid'at tek bir şeye, dalâlete nisbet edilmiştir. Bu, her bid'atte genel bir durumdur. Şimdi ortaya bir soru çıkıyor:
Sapıklığın hükmü bir tane midir yoksa böyle değil midir? Cevap olarak deriz ki:
Fıkıh Usûlünde sabit olduğuna göre dini hükümler beştir. Bunlardan üçünü çıkardığımızda geriye haram ve mekruh kalır. Böylece bid'ati iki kısma ayırmak gerekiyor: Haram olan bid'at, mekruh olan bid'at, Böyle taksim edilmesi bid'atin yasaklanmış cinsler içinde yer almasındandır. Bu itibarla bid'at haram veya mekruh olmaktan öteye geçmez.
2- Bid'atler, akıl ile kavranılanları düşünüldüğünde her birinin mertebesinin farklı olduğu görülecektir. Şöyle ki:
a- Bid'atlerden bazısı açık şekilde küfürdür. Kur'an'ın uyarıda bulunduğu dâhiliye dönemi bid'atleri gibi Cenab-ı Hak buyurur ki:
"Allah'ın yarattığı ekinlerle hayvanlardan Allah'a pay ayırıp zanlarınca bu Allah'a, bu da ortaklarımıza (putlarımıza) dediler." (En'am 136)
Bir başka âyette şöyle buyurulmuştur:
"Dediler ki: Şu hayvanların karınlarında olanlar yalnız erkeklerimize aittir. Kadınlarımıza haramdır. Şayet (yavru) ölü doğarsa, o zaman (kadın-erkek) hepsi onda ortaktır. (En'am, 139)
"Allah bahire, sâibe, vasile ve ham diye bir şey (meşru) kılmamıştır. (Maide, 103)
Münafıkların bid'ati da böyledir. Onlar can, mal ve benzeri değerlerini korumak için dini vasıta kılmışlardır ki bunun açık küfür olduğunda şüphe yoktur.
b- Bid'atin bir kısmı, küfür olmayan günahlardandır veya küfür olup olmadığı ihtilaflıdır. Kaderiyye, Mürcie ve benzeri sapık mezheplerin bid'ati gibi
c- Bid'atin bir kısmı, küfür olmadığında görüş birliği olup günah olanlardır. Dünyadan el etek çekip hep Allah'a yönelmek, kadın veya erkek ile hiç ilişki kurmamak, güneşte dikilerek oruç tutmak, cinsel ilişki arzusunu kırmak için kendisini hadım ettirmek bid'ati gibi.
d- Bid'atin bir kısmı da mekruhtur. İmam Mâlik'in de dediği gibi Ramazan bayramının peşinden Şevval ayından altı gün oruç tutmak, dairevi şekilde bir halka oluşturarak Kur'an okumak, Arefe günü akşamı dua etmek için toplanmak, Şâfıî ulemasından İbn Abdis-selam'ın dediğine göre cuma hutbesinde sultanların adını söylemek gibi.
Malumdur ki bu bid'atlerin hepsi aynı derecede değildir. Bu itibarla bunların hepsi için sadece haramdır veya sadece mekruhtur demek doğru değildir.
3- Günahların bazıları büyük, bazıları küçüktür. Günahın hangi kısımdan olduğu gerçekleştiği alan ile bilinir. Günah, zarûriyyât haciyyât ve tekmîliyyât[3] (veya tahsîniyyat) alanlarından birinde meydana gelmiş olabilir. Şayet günah, zaruriyyat ile ilgili alanda olmuş ise büyük günahların da en büyüğü olur. Eğer günah tahsiniyyat alanında olmuş ise şüphesiz en aşağı (hafif) derecededir. Ama haciyyât alanında olmuş ise diğer iki derece arasında bir mertebede olur.
Bu mertebelerden her birinin mükemmelleştiricisi vardır. Mükemmelleştiricinin mükemmel derecesinde olması mümkün değildir. Mükemmelleştirici ile mükemmel, amaç ile aracın bir birine nisbeti gibidir. Araç, amaç derecesine ulaşamaz. Böylece aykırı davranmaların ve günahların farklılığı ortaya çıkmış bulunmaktadır.[4]
Zaruriyyat'ın Mertebeleri
Zaruriyyat, düşünüldüğü zaman (birbirine nisbetle) önemli olma ve olmama bakımından farklı derecelerde olduğu görülecektir. Nefsi (canı) korumak, dini korumak mertebesinde değildir. Kâfir olmak, kanı (n dökülmesini) mubah kılar. Dini korumak için, kâfirlerle ve dinden çıkanlarla cihad uğrunda can, ölüme ve telefe maruz bırakılır. (Bununla beraber) canın saygınlığı, dinin saygınlığı yanında küçük görülmez.
Akıl ve malı korumak, canı korumakla aynı derecede değildir. Görülmüyormu ki adam öldürmek kısası gerekli kılmaktadır. Adam öldürmek (can almak), akıl ve mal (konusunda bir zarar vermek) gibi değildir. Zaruriyyattan olup geriye kalan diğerleri de böyledir. Canın korunması mertebesine bakınca diğerlerinin farklı mertebeleri ortaya çıkar, bir organın kesilmesi, adamı kesmek gibi; Yaralamak bir organı kesmek gibi değildir. Bunların hepsinin açıklanacağı yer usul (metodoloji) ilmidir.[5]
Fasıl
Bid'atin Değişik Dereceleri Olmasının Keyfiyeti
Bid'at, günahlardandır. Günahların da farklı dereceleri olduğu kesindir. Böyle olunca aynı durum bid'atlarda da düşünülür. Bu itibarla bid'atlardan kimisi zaruriyatta olur, (yani zaruriyatı ihlal eder) kimisi haciyyat derecesindeki meselelerde, kimisi de tahsiniyyatta meydana gelir. Zaruriyyatta olan bid’atlar dinde, canda, nesilde, akıl veya malda olur.
Bid'atin dinde oluşunun örneği, kâfirlerin Hz. İbrahim'in dinini bozan şeyler icad etmeleridir. Nitekim şu ayet bunu anlatıyor: "Allah bahira, sâibe, vasile ve hâm diye bir şey (meşru) kılmamıştır." (Maide 103)
Bu ayetin açıklamasında müfessirlerden pek çok kaviller rivayet edilmiştir. İlm Müseyyib[6] den rivayet edildiğine göre Bahire, sütü putlara bağışlanan devedir. Sâibe de putlara kâfirlerin adadığı dişi devedir. Vasile ise, ilk iki yavrusu dişi olan devedir. Bunun üzerine cahiliye müşrikleri "dişiyi dişiye ulaştırdı, arasında erkek yok" derlerdi. Devenin kulağını yarıp putlarına bırakırlardı. Hâm da, bir erkek devedir ki belli sayıda dişi deveyi gebe bırakır, bu hususta belli bir sayıya ulaşınca "Bu deve sırtını korudu" derler, (dokunulmazlığı olmak üzere) onu salıverir ve ona "Hami" adını verirlerdi.
İsmail Kâdi Zeyd b. Eşlem[7] den rivayete göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Ben ilk olarak sâibe âdetini ortaya koyan ve Hz. İbrahim'in ahdini bozanın kim olduğunu biliyorum." Sahabe.: "Ey Allah'ın Rasûlü! O kimdir?" deyince şöyle buyurdu.
"O Kelb oğullarının babası Amr b. Luhay'dır. Onu cehennem ateşinde bağırsağını sürürken gördüm. Kokusu cehennem halkını rahatsız ediyordu, ilk bahîra'yı yapanı da biliyorum." Sahabe:
"Ey Allah'ın Rasûlü! O kimdir?" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
"O Müdlic kabilesinden bir adamdır. Onun iki dişi devesi vardı. Bunların kulaklarını yarıp sütlerini (herkese) yasak kıldı. Daha onra da onların sütünü içti. Ben onu cehennemde öyle bir şekilde gördüm ki develer onu ısırıp ayaklarıyla çiğniyorlardı."[8]
Bu ayette sonuç olarak söylenen şey, "O'na daha yakın olacağım" diye Allah'ın helal kıldığını haram kılmış olmaktır. Halbuki daha önceki şeriatlerin hükmü ile bunlar helal idi.
Ashaptan bazıları da Allah'ın helal kıldığı (bazı şeyleri) kendilerine haram kılmayı arzu etmişlerdi. Bundan yegâne maksatları dünyadan, dünya meşguliyet ve sebeplerinden kopup Allah'a yönelmekti. Allah'ın Rasulü onların bu arzusunu reddetti ve Yüce Alllah şu âyeti indirdi:
"Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı iyi temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez." (Maide, 87)
Bu ayetin açıklaması -inşaallah- yedinci bölümde gelecektir. Bu ayet, âhirete yönelik bir yol tutmak maksadı ile dahi olsa, Allah'ın helâl kıldığını haram kılmanın yasak olduğunun delilidir. Dikkat edilirse yasaklanan bu davranışta ortaya bir bid'at koymak, Allah'ın şeriatını bozmak ve ona itiraz etmek yoktur. Kâfirlerin yaptığı gibi Allah'ın şeriatını bozmak ve değiştirmek isteyen veya dinde yeni icatlar (bid'atlar) çıkarıp, sapıklık yolunu hazırlayanlar (hakkında hükmün) ne olacağını sanırsın?[9]
İnsanın Kendisine İşkence Etmesi Ve Kendisini Öldürmesi Haramdır.
Hint dinlerine dair anlatılan insanın kendisine çeşitli çirkin işkenceler yapması, insanın derilerini ürperten ve gönülleri dehşete düşüren çeşitli öldürmeler bid'at ile ilgili olanlarıdır. Tüm bunlar onların inancına göre bu dünyadan çıktıktan sonra en yüksek derecelere ulaşmak ve en mükemmel nimetlere kavuşmak için ölümü çabuklaştırmaktır. Bu yapılanlar onların bozuk itikatları üzerine bina edilen davranışlardır.
Mesûdî[10] ve ondan başkaları bu kabil şeyleri anlatmışlardır. Onların eserlerinden bunları mütalaa ediniz.
Cahiliye dönemi Araplarında da öldürme vardı. Fakat Hintlilerdeki gibi değildi. Cahiliye Araplarındaki öldürmek iki sebepten dolayı çocuklarını öldürmek idi. Bu sebeplerden birisi fakirleşme korkusu, diğeri çocuğun kız doğmasından dolayı duydukları utancı, kendilerinden uzaklaştırmak idi. Bu uygulamalara Kur’an şu ayetlerde değinmiştir" :
"Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da sizin de rızkınızı veririz..." (İnsan, 31)
"Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda..." (Küvviret, 8)
"Onlardan birine kız müjdelendiği zaman, öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir." (Nahl, 58)
Araplardaki bu cana kıymanın onların uydurduğu bir din ve şeriat olma ihtimali vardır. Belki böyle olmayıp bir âdet olma ihtimali de söz konusudur. Şu kadar ki ayet, bu davranışlarından dolayı onları kötüleniiştir. Bu davranışa bid'at olarak hükmedilmeyebilir. Belki sadece günahtır. Bu iki ihtimalden birini destekleyip bu âyetlerin hangi ihtimale daha uygun olduğunu belirleyecek bir ayut bulup bulamayacağımızı araştırdık ve şu ayeti bulduk:
"Bunun gibi ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını (kızlarını) öldürmeyi hoş gösterdi ki hem kendilerini mahvetsinler, hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar..." (En'am, 137)
Ayette açıklanmıştır ki çocukları öldürmenin hoş gösterilmesinin iki sebebi vardır: Birincisi kendilerini mahvetmeleri, diğeri dinlerinin karışmasıdır. Dinin karışması ancak değişmesi, bozulması, onda bir fazlalık veya eksikliğin olması ile gerçekleşir. Bu ise hiç şüphe yok ki yeni bir icat (bid'at) tır. Onların dini, ilk başlarda babaları İbrahim'in dini idi. Onların çocuklarını öldürmesi, tıpkı babîra, sâibe ve putları dikmek gibi dinde meydana getirdikleri bir değişikliktir. Ta ki bu davranış onların dini olarak sayılmıştır.
Bu anlayışı şu âyetde desteklemektedir: "...öyle ise onları uydurdukları ile başbaşa bırak." (En'am, 137)
Görülüyor ki bu yaptıkları sebebiyle kendilerine uydurma nisbet edilmiştir. Günah, günah oluşu itibariyle uydurma olmaz. Uydurma, ancak ortaya bir din koymada olmaktadır. Bu öldürme, onların din olarak benimsedikleri şeyler cümlesinden idi. Bunun içindir ki Yüce Allah bu ayetten sonra şöyle buyurmuştur: "Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı Allah'a iftira ederek haram kılanlar, muhakkak ki ziyana uğramışlardır. Onlar gerçekten sapmışlardır..." (En'am, 140)
Görülüyor ki Allah'ın helal kıldığı şeyleri haram kılmakla beraber, çocukları öldürmek Allah'a iftira etmek sayılmıştır. Ayetin sonunda "Onlar gerçekten sapmışlardır" buyurulmuştur ki daha önce geçtiği üzere bu, bid'atın özelliğidir.
O halde Hintlilerin yaptığı, cahiliye dönemi Araplarının yaptığı gibidir. İlerde mağripli Mehdî'nin öldürmeyi meşru sayan mezhebinden söz edilecektir.
Bazı tefsir âlimleri (yukarda geçen En'am suresi 137. Ayetin’deki) "Bunun gibi ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını (kızlarını) öldürmeyi hoş gösterdi..." ifadesindeki çocukları öldürmenin Allah'a ibadet etmiş olmak için adak yoluyla olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber'in babası Abdullah dedesi Abdulmuttalip böylece adamış idi.[11]
Canı Telef Etmekte Kâfirlere Uymak Haramdır
Cahiliye Araplarının çocuklarını öldürmesi söyle bir probleme yol açabilir: Zira şöyle bir şey ileri sürülebilir: Onların bu uygulamaları babaları İbrahim Peygambere uymaktır. Çünkü Yüce Allah ona oğlunu kurban etmesini emretmişti. Öyle ise Arapların bu uygulaması yeni bir şey ortaya koymak ve uydurma yapmış olmak değildir. Buna göre bu iş doğru bir temele dayanıyor ki babaları İbrahim de bunu yapmıştır.
Bu sözün doğruluğu dikkate alınsa bile Hz. İbrahim olayının yorumu şöyledir: Hz. İbrahim'in yaptığı bu iş kendisinden sonra soyundan gelenlere şeriat değildir. Bu itibarla Arapların bu çocukları öldürme işini kendiliklerinden uydurdukları, dini yönden açıktır. Özellikle bunun kurban olup olmama şüphesi arız olunca durum daha da açıktır. Bid'atçılarm işi böyledir. Daha önce dikkat çekildiği üzere onlar (bu konuda) şüpheli bir şeye tutunmuş olmaktan kendilerini kurtaramazlar.
Hintlilerin uydurmalarının da bu kabilden olduğu gayet açıktır.
Bir organı keserek veya bir yararını ortadan kaldırarak organı yararsız hale getirmek de canı telef etmek gibidir. Allah'a daha yakın olacağım diye herhangi bir organı işe yaramaz hâle getirmek de bidatlardandır. Hz. Peygamber'in Osman b. Maz'un'un kadınlardan uzak olmayı sağlamak üzere kendisim hadım ettirme isteğini reddetmiş olması bunun delilidir. (Sahabe diyor ki):
"Eğer Osman b. Maz'un'a Peygamber izin vermiş olsaydı bizler de kendimizi hadım ettirirdik."[12]
Kadından uzak durmak, bu tür zevkleri tatmamak maksadı ile insanın kendisini hadım ettirmesi, kadın ve çoluk çocuğa karışmak uğraşısını terk etmek kötü bir şeydir ve din yönünden reddedilmiştir. Höyle bir davranış içerisinde olan kişi haddini aşan, Allah katında sevilmeyen bir kimsedir. Bu konuda şu âyetin uyarısı bize kâfidir, "....sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez." (Maide, 87) Helâl olmayan şeylere bakmamak için gözü çıkartmak da böyledir.[13]
Fasıl
Cahiliye Döneminin Evlenme Türlerinin Hepsi Haram, Dinin Kabul Ettiği Tür İse Helâldir.
Nesil hususundaki bid'at, cahiliye döneminde uygulanan ve bilinen evlenme türleridir. Bu evlenme türleri o dönemde din gibi benimsenmişti. Fakat bunlar, ne Hz. İbrahim'in dininde, ne de başka dinlerde bilinen bir şeydir. Olsa olsa cahiliye döneminde uydurup icad ettikleri bid'at'lardır.
Mü'minlerin annesi Hz. Aişe'den gelen bir rivayette bu dönemdeki evlilik türlerinin dört çeşit olduğu bildirilmiştir.[14]
Bu evlenme türleri şunlardır:
1- Günümüzde insanların uyguladığı tür. Erkek, velisi veya babası olan kızı istemek üzere (velî veya babaya) başvurur. Mehrini verir ve istediği kız ile evlenir.
2- İstibda' evlenmesi. Evli olan bir adam, âdet kanamasından temizlendikten sonra karısına:
"Filan adama bir aracı gönder ve ondan bir parça olmak (gebe kalmak) isteğinde bulun" der.
(Kadın bu yola başvurmayı kabul edince) kocası kadından ayrı yaşantısını sürdürür ve kendisinden döl alacağı adamdan gebe kalıncaya kadar karısına el sürmez. Gebelik belirtileri ortaya çıkınca arzu ederse eşi ile cinsel ilişkide bulunur. Bunu soylu bir çocuk elde etmek için yapar(lar)dı. Bu evlenmeye "İstibda' evlenmesi" derlerdi.
3- On kişiden aşağı sayıda bir erkek grubu aynı kadınla cinsel ilişkide bulunurlardı. Kadın gebe kalıp çocuğunu doğurduktan sonra aradan bir kaç gece geçince kadın kendisiyle ilişkide bulunan erkeklere haber gönderirdi. Erkeklerden hiç biri kadının yanında yapılacak toplantıya gelmezlik edemezdi. Kadın adamlara:
Olanı biliyorsunuz. Bir çocuk dünyaya getirdim. (İçlerinden birini göstererek) Ey filan! Bu senindir, diyerek sevdiği birinin adını söylerdi. Böylece çocuğun babası belirlenir, adam bunu kabul etmek mecburiyetinde kalırdı.
4- Pek çok insan, bir kadınla ilişki kurardı. Kadın, kendisine gelen erkeklerden çekinmezdi. Bunlar fahişe kadınlardı. Kapılarına bir belirti ve işaret olmak üzere bayrak dikerlerdi. İsteyen, bu kadınlarla ilişkide bulunurdu. Kadınlardan birisi gebe kalırsa, çocuğu doğurduğunda erkekler çağırılırdı. Getirilen bir uzman kişi, çocuğun en çok kime benzediğim belirler ve artık çocuk o adamın olurdu. Adam bunu inkar edemezdi. Yüce Allah hak (din) ile Peygamber'ini gönderince cahiliye döneminin evlenme şekillerini bu gün insanların evlenme tarzı dışında, ortadan kaldırdı. Bu hadis Buhârî'de geçmektedir.
Cahiliye dönemi insanlarının başka tür gayrı meşru evlenme yolları da vardır. Kadınları istemedikleri halde miras yolu ile almak, babanın, eşleri (üvey anneler) ile evlenmek ve benzeri gibi. Allah'a hamdolsun ki İslamiyet bunların hepsini kaldırıp yok etti.
Cahiliye döneminden çok sonraları, bazı ayırımcı topluluklar gelip Allah'ın kitabını sapık bir yorumla yorumladılar. Bunlara göre dörtten fazla kadınla evlenmek caizdi. Bunu, ya —kendi inançlarına göre- peygambere uyarak yapıyorlardı. Nitekim Hz. Peygamber'e dörtten fazla kadınla evlenmek helâl kılınmış idi. Onlar bunun Allah Rasûlüne mahsus olduğuna dair müslümanların icmama (görüş birliğine) aldırış bile etmediler.
Ya da, "Hoşlandığınız kadınlardan ikişer, üçer, dörder evleniniz.” (Nisa,3) ayetini bozarak dokuz kadınla evlenmenin caiz olduğunu söylüyorlardı. (Bu iddiaya göre ayette geçen sayıların toplamı dokuz ediyormuş.) Oysa ne ayetteki bu kelimelerden, ne de bu konuda rivayette bulunanlardan maksadın bu olduğu anlaşılmamıştır. Bu yorumu getiren, ümmetin içine öyle bir yeni icad sokmuştur ki ne delili ne de dayanağı vardır.[15]
Bazı Şîa Fırkalarının Küfre Varan Bid'atları
Bazı şîa fırkalarından[16] hikaye ediliyor ki bunların inandığına göre Hz. Peygamber Ehl-i Beytinden ve onları sevenlerden (emredilmiş olan) tüm amelleri (ibadetleri) kaldırmıştır. Onlar bu ibadetlerle yükümlü değildir. Ancak gönüllü olarak isterlerse yapabilirler. İçki, zina, diğer çirkinlikler ve domuz eti yemek gibi haramlar, bunlara serbesttir. Bunların yanında yasemin çiçeği gibi nöbetle bekleşip hazır bulunan kadınlar vardır. Bu kadınlar sevap kazanma arzusu ile kadınlıklarını sadaka olarak (karşılıksız) vermektedirler. Bu inanca sahip olanlar ana, kız kardeş ve kız çocuklarından diledikleri ile evlenme ve çok sayıda kadınla ilişkide sakınca görmezler. Bunlar Afrika ve Mısırın yönetimini ele geçiren kölemenlerdir.[17]
Ve İbahiyyeler...
Bunlardan hikaye edildiğine göre bu konuda şu inançlara da sahiptirler: Bir evde bir kadının üç veya daha fazla kocası olabilir. Bu erkekler o kadından çocuk elde ederler, doğan çocuk her erkeğe ait olur. Bu sebeple her biri tebrik edilirdi.
İbahiyye (her şeyi mubah ve serbest sayma) mezhebinden olanlar, bu konuda mutlak olarak perdeyi yırtmışlardır. Bunların inancına göre şer'î hükümler ancak avam (sıradan halk) içindir. Havas (özel tabaka) dan olanlar ibadet etme mertebesinden yükselmişlerdir. Kadınlar ve evrende ne varsa onlar için kayıtsız şartsız helâldir. Bu konuda delil olarak kocakarı hurafelerini ileri sürmektedirler ki aklı olan bu delillere rıza göstermez.
"Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar?!" (Tevbe, 30)
Bunlar bağlı oldukları iblisten daha çok zararlı olmuşlardır. Allah onlara lanet etsin! Şairin dediği gibi:
"Ben iblisin askeri olmuş bir adamdım
Günahta öyle ilerledim ki iblis oldu benim adamım
İblis benden önce ölürse öylesine günah işlerim
Ki günah yollarını; benden sonra o güzellikte günahı kimse işleyemez derim."[18]
Fasıl
Akıl İle İlgili Uydurulan Bid'atlar
Bid'atın akıl ile ilgili olanları da vardır. Şeriatın bildirdiğine göre Allah'ın kullarına ait verdiği hükümler ancak peygamberlerinin dili ile ortaya koyduğu dini ile bildirilir. Nitekim şu ayetlerde bu özellik bildirilmiştir
"Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz." (İsra, 15)
"Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, -Allah ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah'a ve Rasûl'e götürün (onların talimatına göre halledin)." (Nisa, 59)
"Hüküm ancak Allah'ındır." (Enam, 57)
Bir grup (mezhep bağlıları) bu ana kural dışına çıkıp aklın şeriat, koyma hakkı olduğuna aklın güzeli ve çirkini belirleyici olduğuna inanmışlardır. Böylece Allah'ın dininde olmayan yeni bir icat ortaya koymuşlardır.
Bu konuda bir örnek de şudur:
İçki haram kılınıp, bu konuda yasaklama gelmezden önce içki içenlerin durumu şu ayetle açıklığa kavuşturulmuştur:
"İman eden ve iyi işler yapanlara (haram kılınmazdan önce) tattıklarından dolayı günah yoktur." (Maide, 93)
Bir topluluk, içkinin bu ayetteki "tattıklarından dolayı" ifadesi dahilinde olduğu yorumunu yaparak içkinin helâl olduğunu söylemişlerdir.[19]
Yorum Yaparak İçkiyi Helâl Sayanların Hikâyesi
İsmail b. İshak'ın Hz. Ali'den naklen, bildirdiğine göre Hz. Ali şöyle demiştir:
Şamlılardan bir grup içki içtiler. Ebu Süfyanm oğlu Yezid[20] Şam'da yönetici idi. Bunlar o ayeti yoruma tabi tutarak “içki bize helâldir” dediler.
Yezid bunların durumunu yazılı olarak halife Hz. Ömer'e bildirdi. Hz. Ömer ona şöyle yazdı:
"Onları, çevredeki insanları bozmadan bana gönder!" Hz. Ömer bu adamlar hakkında insanlara (ashab'a) danışmada bulundu. Onlar:
Ey mü'minlerin emîri! Görüşümüz odur ki bu adamlar Allah'a karşı yalan söyleyip Allah'ın izin vermediği ve dininde olmayan bir şeyi meşru imiş gibi icati ettiler. Bunların boynunu vurun. Hz. Ali susuyordu.
Hz. Ömer ona dedi ki:
Ey Hasan'ın babası! Sen ne dersin? Hz. Ali şöyle cevap verdi:
Benim görüşüm odur ki onlardan tevbe etmelerini iste, tövbe ederlerse şarap içtikleri için (had cezası olarak) seksen sopa vurursun. Eğer tövbe etmezlerse boyunlarını vurursun. Çünkü onlar Allah'a karşı yalan söyleyip Allah'ın izin vermediği ve dininde olmayan bir şeyi meşru imiş gibi icad ettiler.
Hz. Ömer onlardan tevbe etmelerini istedi, onlar da tevbe ettiler. Hz. Ömer onlara (had cezası olarak) seksener sopa vurdu,
İşte bunlar Kur'an'ın açık ifadesi ile Allah'ın haram ettiğini, yorum ile helâl kıldılar. Bunlar hakkında Hz. Ali ve onun dışında sahabe tanıklık etmiştir ki bunlar Allah'ın dininde din sayılacak bir icat yapmışlardır. İşte bid'at aynen budur. Bu, işin bir yönüdür.[21]
İçkiyi Helal Kılmak İçin Akıl Veya Tıp Yönünden Yapılan Yorum
Bir diğer yönden bazı İslam felsefecileri yukardaki yorumdan başa bir yorumla içkiyi helalleştirmişlerdir. Buna göre içki eğlence maksadı ile değil, ondan faydalanmak için içilir ve öyle olduğuna dair Allah'a söz verilir. Sanki onlara göre içki ilaç veya sağlığı koruyan bir gıdadır. Bu anlayış İbni Sina'dan nakledilmiştir.
Kitap yazmak, bilimsel çalışmalar yapmak ve düşünmek için içkiden yardım aldığı bilinen kimselerden bazılarını gördüm. Böyle kimseler diyorlar ki kendilerinde bir tembellik veya durgunluk hissettikleri zaman tembelliği giderecek ve kendilerini aktif hale getirecek kadar içki içerlermiş. Hatta içki hakkında söylediklerine göre onda kişiyi hoş hale getirip onu aktif hale getiren bir sıcaklık varmış. İnsan kendisini canlandıracak miktarda içki alınca tembellikten kurtulur, içki onu kımıldatır, zihnini ve bilgisini güzelce harekete geçirirmiş. İnsan içkiyi aşırı olmamak üzere kullanırsa birtakım şeyleri bilir, anlar ve unuttuklarını hatırlarmış.[22]
Bundan dolayıdır ki —Allahü a'lem İbn-i Sina içki kullanmayı bırakmazdı. Kendisinden böyle nakledilmiştir. Bunların hepsi apaçık bir sapıklıktır. Bundan Allah'a sığınırız.
Bu meselede "içkiyi böyle kullanmak onu tedavi amaçlı olarak kullanma kabilindendir" denemez. Çünkü deriz ki: Kesin bir ifade ile İbn-i Sina'dan naklediliyor ki o içkiyi tembellik, daha sağlıklı olmak, işini görürken daha güçlü olmak gibi kendisini aktif kılacak şeyler için kullanmaktadır. Onun içki kullanma maksadı bedende etki bırakmış hastalıkları tedavi etmek değildir. İçkiyi tedavi maksadı ile kullanmak, hakkında görüş ayrılığı olan bir meseledir. Tedavi dışında maksatlarla içkiyi kullanmak hususundaki hükümde görüş ayrılığı yoktur, İbn-i Sina ve onunla fikir uyumu içinde olanlar. Allah'ın şeriatında bir uydurma, yeni bir icat; içindedirler. İbâhiyyenin içki hususundaki görüşleri daha önce geçmişti.
Başarı ancak Allahtandır.[23]
Fasıl
Mal İle İlgili Bid’at Örnekleri
Kuranda kafirlerin "alım satım da faiz gibidir." (Bakara 275) demeleri mal konusunda bir örnektir. Onlar faizle amel etmeyi helal sayınca fasit bir akıl yürütmeyi delil olarak ileri sürdüler. Dediler ki:
"Bir ay veresiye 10'a alınan bir alış verişi feshedip, iki aylık vade karşılığında miktarı 15'e çıkarmak, aynen iki ay vade ile 15'e bir şeyi satmak gibidir."
Hz. Allah bu anlayışı reddederek onları yalanladı ve şöyle buyurdu:
"Bu hal (yani faiz yiyenlerin başına gelen ceza) onların "alım satım tıpkı faiz gibidir" demeleri yüzündendir. Halbuki Allah, alım-satımı helâl, faizi haram kılmıştır." (Bakara, 275)
Demek oluyor ki alım-satım, faiz gibi değildir.
Bunlar onların sapık bir görüşe dayanarak icad ettikleri bid'atlarıdır. Kendi aralarında yaptıkları tehlike ve aldatma üzerine kurulu alışveriş hakkında icat ettikleri şeyler de böyledir.
Cahiliye döneminde meşru sayılan birtakım mâli uygulamalar vardır ki onlar da İslama aykırı şeylerdi. Savaşta elde edilen ganimetten başkalarına ayırdıkları pay bu kabildendir. Nitekim şairleri şöyle diyor:
Sanadır Mirbâ' onda Safâya da var
Hükmün altındadır Fuzül ve Neşîtalar
Şiirde geçen Mirba' ganimetin dörtte biridir ki bunu reis alır. Safâyâ, reisin ganimetten kendisi için seçip aldığıdır. Fuzûl, ganimetin taksiminden artan şeydir. Neşîta ise varılmak istenen yere varmazdan önce savaşçıların yolda elde ettiği şeydir. Bunu da ancak reis alır, başkası alamazdı.[24]
Dinî Naslar Cahiliye Bid'atlarına Ters Düşer
Gene cahiliye döneminde bir kısım arazi koruma altına alınır, insanlar oraya giremez ve hayvanlarını otlatamazlardı. Kur'an'da:
"Bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah'a ve Rasûlüne... aittir." (Enfal, 41) ayeti ile cahiliye döneminde uydurulan bid'atların hükmü kaldırılmıştır. Cahiliye döneminden kalma İslamda uygulanan bazı bükümler müstesnadır. Şeytanın hükümleri ile amel eden, amel etme yolunu bulamaz Allah'ın bildirdiği hükümlerle uyum olmayan hükümlerdir.
Nitekim hadisi şerifte:
"Allah'ın ve O'nun Rasûlünün korumasından başka koruma (altına alınan yer) yoktur." Duyurulmuştur.[25]
Daha sonra bazı insanlar dünya nimetlerini Allah'a itaat etmeye tercih eden insanlar olmuştur ki bunlar da cahiliye dönemi hükmündedirler.
"İyi anlayan bir topluma göre hükümranlığı Allah'tan daha güzel olan kim vardır?" (Maide, 50)
Fakat Kur'an, hadis ve bunlardan kaynaklanan dini bilimler İslamda değişmez bir esas belirlemişlerdir. Bu esas geneldir, hiç bir kimse için özel hükmü yoktur. Mutlaktır, hiç bir kimse için özel kaydı bulunmamaktadır. Bu esasa göre mükellef durumda olan küçük/büyük, şerefli/sıradan, mevki sahibi olan ve halktan olan, dinin hükümleri karşısında eşittir. Bu kuralın dışına çıkan, sünneti bırakıp bid'ata, doğruluğu bırakıp eğri yola sapmış olur.
Bu önemli esas altında büyük önemi olan açıklamalar vardır. Bunların bir kısmına işaret edilmiş olup geri kalanı inşaallah daha sonra anlatılacaktır.
Buraya kadar söylediklerimizden ortaya çıkan sonuç şudur ki bid'atlar kötülenme ve yasaklanma bakımından tek derecede değildir. Bid'atlardan kimisi haram, kimisi mekruhtur. Hangi türden olursa olsun tüm bid'atlar için "dalâlet" özelliği ayrılmaz bir özelliktir. Zira Hz. Peygamber "Her bid'at dalâlettir." buyurmuştur.[26]
Her Bid'at Dalâlet Midir?
Lâkin burada bir problem görünüyor. Şöyleki: Dalâlet (sapıklık) hidayetin zıttıdır. Bunu şu ayetler ortaya koyuyor! "İşte onlar, hidayete karşılık dalâleti satın alanlardır." (Bakara, 16)
"Onlar hidayet karşılığında sapıklığı, mağfirete bedel olarak da azabı satın almış kimselerdir." (Bakara, 175)
"Allah kimi saptırır (dalâlete düşürür) ise artık onun yolunu doğrultacak (hidayete erdirecek) biri yoktur." (Zümer, 36)
"Allah kime de hidâyet ederse, artık onu saptıracak (dalâlete düşürecek) yoktur." (Zümer, 37)
Bu ayetlerde ve benzerlerinde hidayetle dalâlet karşılıklı kullanılmıştır. Böyle bir üslup bu iki kavramın birbirinin zıddı olmasını gerektirir. Bu iki kavram arasında orta derecede bir kavram yoktur. Bu gösteriyor ki, bid'atlardan mekruh olanı da hidayetin dışına çıkmaktır.
Bunun bir benzeri, mekruh olan, fakat bid'at olmayan aykırı davranışlardır. İhtiyaç olmadığı halde namazda hafif şekilde (sağa sola) dönmek veya küçük/büyük abdest bozma ihtiyacı olduğu halde namaz kılmak ve benzeri davranışlar gibi.
Bunun bir benzeri de: "Biz (kadınlar) cenazenin peşinden gitmekten nehy olunduk. Fakat (bu) bize haram kılınmadı." hadisidir.[27]
Bu (örnekler gösteriyor ki) mekruhu işleyene günahkâr olmuştur ve aykırı davranmıştır demek sahih olmaz. Halbuki tâat'ın zıddı, ma'siyet (günah işlemek) tir. Mendup bir fiili işleyen de itaat etmiş olur. Çünkü o emredilen bir şeyi yapmıştır. Menduptan hareketle zıtlığı dikkate alırsan, mekruhu işleyenin günahkâr olması lazım gelir. Çünkü o yasaklanan bir şeyi yapmıştır. Fakat bu sahih değildir. Çünkü mekruh işleyene âsi (günahkâr) denmez. Aynı durum mekruh olan bid'at için geçerlidir. Mekruh bid'atı işleyene de sapık (dalâlette) denemez. Aksi halde tâat'ın ve hidayet'in zıddını dikkate almakta fark ifade eden bir anlam olmaz.
Aynı şekilde mekruh bid'ati işleyene "dalâlete düşmüştür" denebildiği gibi mekruh bir şeyi yapana da "âsi (günahkâr)" denilebilir. Aksi halde, (zıtlık dikkate alımayacaksa) mekruh bir şeyi işleyene günahkâr denmediği gibi, bid'atın mekruh cinsini işleyene de dalâlette denmez. Gerçi daha önce (hadiste) geçtiği üzere her bid’atın dalâlet olacağı ifade edilmişti. O halde ma'siyet (günah) kelimesi de genel anlamda kullanılmalı ve her mekruh işe söylenmelidir. Fakat bu yersiz bir anlayıştır ve mekruh bir iş yapmış olmak masiyet (günah) işlemiş olmayı gerektirmez.[28]
Mekruh İle Ma'siyet, Bîd'atla Dalâlet Arasındaki İlişki
(Bu problem olarak görülen meselenin cevabı üç cihetle verilebilir. Birinci olarak:) Dalâlet (sapıklık) kelimesinin her tür bid'at için geçerli olduğu sabittir. Nitekim uzun uzadıya yukarda geçmişti. Mekruh bir fiil işleyene de "masiyet (günah) işlemiştir" denmesi gerektiği tarzında ileri sürdüğümüz gerekçe geçerli değildir. Çünkü (tüm) fiillerde sözü edilen zıddiyetin cereyan etmesi gerekmez. Böyle birşey, gerekirse ancak dinin tetkiki ile ortaya çıkar. Dini hükümlerin kaynağını tetkik ettiğimizde tâat ile ma'siyet arasında ittifak edilmiş veya ittifaka yakın bir mertebenin olduğunu görüyoruz ki bu, mübah'tır. Mübah'ın hakikati, tâat olmamasıdır.[29]
Mübah’ın Tarifi
Emir ve yasak birbirine zıt (iki kavram) dır. İkisi arasında bir kavram vardır ki bunun ne emir, ne de yasakla ilişkisi yoktur. (İşte bu mubah'tır ki) ancak bunun ilişkili olduğu şey, (yapmakla yapmamak arasında) serbest olmaktır.[30]
Usûlcülere Göre Mekruhun Tarifi
Usulcülerin bildirdiğne göre mekruh'u incelediğimizde onun iki tarafı olduğunu görüyoruz. Birinci tarafı onun yasaklanmış olmasıdır. Genel olarak yasaklanma cihetiyle haram kılınanla eşit olur. Bu bakımdan yasaklanmış olan mekruhu işleyerek yapılan muhalefette, ma'siyet (günah) dahi düşünülebilir.
Şu kadar ki mekruhun ikinci tarafı bu genellemeyi yapmaya engel olur. Mekruhun ikinci tarafı odur ki bunu işleyene şer'î olarak bir kötüleme, günah ve ceza gerekmez. Bu tarafı ile mekruh haramdan ayrılır, mubah ile müşterek olur.[31] Çünkü mubahı yapan dahi kötülenmez, ona günah ve ceza da yoktur. Usulcüler, özelliği böyle olan bir kavrama ma'siyet (günah) demekten kaçınmışlardır.[32]
Bid'atın Mekruh Olduğunun İsbatı
Yukardaki esas sabit olunca tâat ile ma'siyet arasında bir mertebenin olduğunu, buna da bid'atların mekruh olanları demenin sahih olduğunu görürüz.
Cenabı Hak şöyle buyuruyor:
"Haktan (ayrıldıktan) sonra sapıklıktan başka ne kalır?" (Yunus, 32)
Demek ki sadece var olan hak'tır. Hak, hidayettir. Dalâlet ise bâtıldır. O halde mekruh olan bid'atlar da dalâlet (sapıklık) tır.
İkinci Olarak: Bid'at için gerçekten mekruh kısmını isbat etmek tartışmaya açık meseledir. Mutekaddimîn[33] âlimlerinin bazı bid'atlara mekruh demiş olması kimseyi aldatmasın. Meselenin gerçeği şudur: Daha önce de geçtiği üzere kötülenme bakımından bid'atların hepsi aynı derecede değildir.
Mekruh'un işleyene günah olmayıp bir sakınca olmaması manasını belirlemeye gelince, bu hususta şeriatta ve özellikle (mezhep) imamlarının sözünde bir delili neredeyse bulma (imkânı) yoktur.
Şeriatta böyle bir mananın bulunmamasına gelince, şeriatta bunun aksini gösteren deliller vardır. Çünkü Hz. Peygamber (Üç kişilik bir grubun elemanlarından) birisi
"ben hiç uyumayıp geceleri ibadet edeceğim" diğeri
"ben hiç kadınla evlenmeyeceğim" (diğeri "ben hep oruç tutacağım") deyince onların bu sözünü reddederek şöyle buyurdu: "
"Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir."[34]
Hz. Peygamberin bu sözü, onların yapmak istedikleri şeyi en şiddetli şekilde inkar etmektedir. Halbuki onların yapmayı benimsedikleri şey, ancak mendup olan bir şeyi yapmak veya mendup olan bir şeyi terk etmekten ibarettir.
Bir başka hadiste göreceğimiz şu örnek de böyledir:
"Hz. Peygamber güneşte dikilmekte olan bir adamı görmüştü.
"Bu adama ne oluyor?" buyurdu. (Orada bulunanlar şöyle dediler):
Bu adam gölgede durmamak, konuşmamak ve oturmamak suretiyle oruç tutmayı adamıştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber:
"Ona emredin otursun, konuşsun, gölgelensin ve orucunu tamamlasın" buyurdu.[35]
İmam Mâlik (bu hadise şu yorumu ekleyerek) diyor ki:
Hz. Peygamber o adama Allah'a itaat ifade edeni tamamlamasını, Allah'a isyan ifade edeni terk etmesini emretmiştir.
İmam Mâlik'in bu sözünü Buhari'de Kays b. Ebî Hâzün[36] dan rivayet edilen şu olay desteklemektedir. Râvi der ki:
Hz. Ebû Bekir, Ahmes kabilesinden bir kadının olduğu yere girmişti. Kadının adı Zeynep idi. Ebu Bekir (r.a.) kadının konuşmamakta olduğunu gördü.
"Buna ne oluyor, nesi var?" diye sorduğunda sorduğu kimse:
"Hiç konuşmamak üzere haccetti" dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir söyle buyurdu:
"Konuş! Bu yaptığın helâl değildir. Bu, cahiliye işlerindendir." Kadın bu uyarıdan sonra konuştu.[37]
İmam Mâlik Hz. Peygamber'in:
"Her kim Allah'a isyan (konusunu içeren) bir adak yaparsa, sakın Allah'a isyan etmesin."[38] hadisi hakkında şöyle diyor:
Bu adak bir adamın Şam, Mısır veya benzeri yerlere -ki buralara gitmekte (meselâ Mekkeye gitmek gibi) ibadet yoktur- yürüyerek gitmeyi adaması gibidir. Veya filan adamla konuşmamayı adamak gibidir. Bu tür adak yapan kimseye, konuştuğu takdirde bir şey gerekmez. Çünkü bu kabil şeylerde Allah'a itaati içeren bir şey yoktur.
Ancak Beytullah'a (Kâbeye) kadar yürümek, oruç tutmak, sadaka vermek veya namaz kılmak gibi Allah'a ibadet ve tâat, olan şeyleri adayan kimseye adağını yerine getirmek vacip olur.
İyice düşünün ki güneşte dikilmek, konuşmayı bırakmak Mısır ve Şam gibi (gidilmesinde ibadet söz konusu olmayan) yerlere yürümeyi adamak İmam Mâlik tarafından günah olarak değerlendirilmiş ve O, Hz. Peygamberin meşhur hadisini böylece tefsir etmiştir. Halbuki bu söylenen şeyler aslında (haram bir şey olmayıp)
Mubahtır. Fakat bunlar Allah için bir din olma yerine konulunca İmam Mâlik'e göre mahiyet, (günah) olmuştur. Hadisteki "Her bid'at dalâlettir" ifadesinin geneli bu mananın tanığıdır. Ne kadar bid'at varsa, hepsi günahkar olmayı, tehdit ve ceza bildirimini gerektirir. İşte bu, haram olan şeyin özelliğidir.
Daha önce geçtiği üzere Zübeyr b. Bekkâr'dan rivayet olunduğuna göre ona bir adam gelip
"Ey Abdullah'ın babası! (Hac için) nereden ihrama gireyim?" diye sordu. Zübeyr şu cevabı verdi:
"Hz. Peygamber'in ihrama girdiği yerden, Zül'Huleyfe'den." Adam:
"Ben Hz. Peygamber'in mescidinden ihrama girmek istiyorum" dedi. Zübeyr:
"Bunu yapma!" dedi. Adam:
"Ben mescitten Hz. Peygamberin kabrinin yanından ihrama girmek istiyorum" deyince Zübeyr:
"Ben (böyle yaparsan) fitneye düşmenden korkarım" dedi. Adam:
"Bunda ne fitne olacak? Ben ancak birkaç mil fazla uzaktan ihrama girmiş olacağım" dedi. Bunun üzerine Zübeyr şöyle, dedi:
"Sen peygamberin yapmadığı bir fazileti öne geçirip yapmış olacağın görüşündesin. Bundan daha büyük fitne olur mu? Ben Allah'ın şöyle buyurduğunu duymuşum:
"O'nun (Peygamberin) emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar." (Nûr, 63)[39]
Dinde Dikkatsiz/İhmalci Olmak Fitneye Çağrıdır
Görülüyor ki kendisinden daha şereflisi olmayan bir yerden, Hz. Peygarnber'in kabrinin olduğu faziletli yerden ihrama girmekten dolayı fitneye düşmekten Zübeyr korkmuştur. Orası en şerefli ve faziletli bir yerdir, fakat mîkat mahallinden uzaktır. Buradan ihrama girmek Allah ve Rasûlunün rızasını kazanayım diye fazladan bir yorgunluk ilave etmektir.
Zübeyr bu görüşü ile ortaya koymuştur ki dinde küçük bir meselede dahi ihmalci/dikkatsiz görüş sahibi olmakta; bu görüş sahibinin dünyada fitneye düşmesinden, ahirette azaba uğramasından korkulur. Zübeyr bu anlayışını âyetle delillendirmişür.
İmam Mâlik'e göre böyle olan her şey, âyetin manası içerisindedir. Bu örnekler karşısında, tenzilimi mekruh'un ilk bakışta basit ve küçük bir şey olması nerede?[40]
Tesvib Bid'atı
İbn Habib diyor ki: Bana İbn Mâcişun'un bildirdiğine göre o İmam Mâlik'in şöyle dediğini işitmiştir:
"Tesvib dalâlettir."
Ayrıca İmam Mâlik şöyle diyor: Her kim bu ümmet içinde daha öncekilerin/sahabenin yapmadığı bir işi icad ederse, Peygamber'in dine ihanet ettiğine inanmıştır. Çünkü Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
"Bugün sizin dininizi ikmâl ettim." (Mâide, 3)
O gün (bu ayetin indiği gün) din olmayan şey, bu gün din olamaz.
İmam Mâlik'in hoş görmediği tesvib şudur: Müezzin ezanı okuduğu zaman insanlar ağır davranıyorlardı. (Bu sebeple) müezzin ezan ile kamet arasında "Kad kâmetissalâtü -Hayye alessalât-Hayye alelfelah" der idi. Bu, İshak b. Rahaveyh'in[41] görüşüdür. İşte sonradan icad edilen tesvib budur.
Sahnûndan (İmam Mâlik'e ait bu yorum) nakl edilince Tirmizi şöyle demiştir:
İshak'ın bu söylediği Hz. Peygamber'den sonra ortaya çıkardan ve ilim ehlinin hoş görmediği tesvib işte budur. Bu kelime dikkate alındığında herkes ilk bakışta (meseleyi) basit görebilir. Çünkü bunda namazı hatırlatmaktan fazla bir şey yoktur.[42]
Sabiğ'in Hikayesinde Bu Konuda Delil Vardır
Iraklı Sabîğ'in hikâyesi bu manada açıktır. İbn Vehb anlatıyor: Mâlik b. Enes bize anlatarak şöyle demiştir:
Sabiğ yanında Allah'ın kitabı ile (Kâbeyi) tavaf ediyor, bir taraftan da şöyle diyordu:
"Kim (Kur'anı) anlamak isterse Allah ona anlayış verir. Her kim de öğrenme isteği içinde olursa Allah ona ilim verir." Hz. Ömer Sabîğ'i yakaladı ve yaş hurma sopası ile dövdü ve hapsetti. Sabiğ'in yediği dayaktan dolayı duyduğu acılar hafifleyince onu (hapsedildiği yerden) çıkardı gene dövdü. Sonunda Sabiğ şöyle dedi:
"Ey mü'minlerin emîri! Eğer beni öldürmek istiyorsan (işi fazla uzatmadan) öldür! Yoksa sen (bu yaptığınla) bana şifa verdin. Allah da sana şifa versin" Bunun üzerine Hz. Ömer onu serbest bıraktı.
İbn Vehb (bu mesele hakkında) İmam Mâlik'in şöyle dediğini ifade etmiştir: Hz. Ömer, Sabiğ'in "Kuran hakkında birtakım sorular sorduğu" kendisine ulaştığında onu dövmüştür.[43]
Faydasız Şeyler Sorulmamalıdır
Bu dövme olayı, ancak uygulama yapılacak (amel edilecek) bir şeyle ilgisi olmayan hususların sorulmasından dolayı olmuştur. Belki onun Nâziat suresi 3. ayetindeki "Sâbihât", Mürselat suresi 1. ayetindeki "Mürselat," ve buna benzer şeyleri sorduğu (sağda-solda) anlatılmıştır. Dövme (cezası) ancak tenzihen mekruh olmanın üzerinde bir suç işleme durumunda olur. Çünkü hiçbir müslümanın kanı ve ırzı tenzihen mekruh olan bir iş işleme durumunda mubah görülemez. Hz. Ömer'in onu dövmesi dinde bir icad yapılıp, bunun da amel edilecek/işe yarayacak bir şeyle meşgul olunması korkusundandır. Ayrıca Hz. Ömer bu davranışın benzerlerine yol açmasından endişe ettiği için Sabiğ'i cezalandırmıştır. Böylece Kurandaki müteşâbihatın araştırılması[44] yolunun önünü kesmek için bu uygulamaya başvurmuştur. Bunun içindir ki Hz. Ömer, Abese suresi 31. ayetini okuduğu zaman -ki bu ayette "Ve fâkiheten ve ebben" buyuruluyor- kendi kendine "Şu Fâkihe'yi (ki anlamı meyve demektir) anlıyorum da Ebben nedir?" demiş, daha sonra "Biz bununla (bunu anlamakla) emrolunmadık" demiştir. Bir başka rivayette: "Biz zorlama yapmaktan yasaklandık" demiştir.
Sabîğ’in olayını[45] Leys kanalıyla İbn Vehb'in anlattığına göre Hz. Ömer Sabîğ'i iki defa dövmüştür. Üçüncü kez dövmek istediğinde Sabiğ ona şöyle demiştir:
"Beni öldürmek istiyorsan güzel bir şekilde öldür. Eğer beni tedavi etmek istiyorsan yemin ederim ki ben iyileştim."
Bunun üzerine Hz. Ömer Sabiğ'in memleketine gitmesine izin vermiş ve (oranın valisi olan) Ebu Musa el-Eş'arî[46] ye bir emirname yazarak, müslümanlardan hiç kimsenin Sabiğ'in yanında oturmamasmı bildirmiştir. Bu uygulamanın sonunda Ebû Musa Hz. Ömer'e Sabiğ'in davranışının düzeldiğini yazdı ve Hz. Ömer insanların onunla bir arada oturmasına izin verdi.[47]
Din'de Önemsiz Hiç Bir Şey Yoktur
Sabiğ olayının benzeri, pek çok örnekler vardır. Bu örnekler gösteriyor ki insanlara göre önemsiz/basit görülen bir bid'at aslında basit bir şey değildir. Kuranda:
".... Onu önemsiz sanıyorsunuz.' Halbuki bu Allah katında çok büyük (bir suç) tur." (Nur, 15)[48]
Mütekaddimin Ve Müteahhirine Göre Mekruhun Manası
Âlimlerin sözlerinde mekruh teriminin kullanılmasına gelince; onlar yasaklanmış konularda mekruh dediklerinde, bununla sadece tenzihen mekruh demeyi kastetmemişlerdir. Bu terim ancak müteahhirın/son dönem âlimlerinin kullandığı bir terimdir. Onlar iki ciheti bir birinden ayırmak istediklerinde mekruh kelimesini sadece tenzihen mekruh olan şey için kullanmışlardır. Tahrimen mekruh olanı ise haram, men/yasak veya benzeri kelimelerle ifade etmişlerdir.
Selefden mutekaddimun/ilk dönem âlimlerine gelince, hakkında açıkça nas/âyet veya hadis olmayan şeyler hakkında "bu helaldir, şu haramdır" demek onların işi değildi.
Onlar, "Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak "Bu helâldir, şu haramdır" demeyin. Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz." (Nahl, 116) âyetinde anlatılan duruma düşmekten kaçmak için böyle demekten kaçınırlardı.
İmam Mâlik kendisinden öncekilerden bu manada nakiller yapmıştır. Eğer onların sözünde bid'at veya başka bir şey için "Bundan hoşlanmıyorum" "Bunu sevmiyorum" "Bu mekruhtur" gibi veya benzeri ifadeler bulursan, kesin olarak onların bu ifade ile tenzihen mekruhtur demek istediklerine hüküm vermemelisin.
Çünkü tüm bid'atlarda, onların dalâlet/sapıklık olduğu bir delil ile ortaya çıktığı zaman, onun tenzihen mekruh sayılacağı nereden bilinecektir? Şu kadar ki onlar şeriatta aslı olan fakat gene şeriatta muteber olan bir başka hususa aykırı düşen ve bu yüzden mekruh olan bir şeye "mekruhtur" demişlerse bunun tenzihen mekruh olduğu söylenebilir. Çünkü ona bid'at olduğu için mekruhtur, denmemiştir. Yeri geldiğinde bu konuda tafsilat verilecektir.[49]
Bid'atın Mekruhtan Farkı
Üçüncü Olarak: Bid'at gerçeğini en basitinden en önemlisine kadar iyice düşündüğümüz zaman bid'atin, mekruh olarak yasaklananlardan tam manası ile farklı olduğunu görmekteyiz. Bunun açıklaması birkaç yöndendir. Şöyle ki:
Mekruh bir şeyi işleyenin maksadı, dünyalık arzusuna ve amacına ulaşmaktan ibarettir. O kimse bunu yaparken bu konuda gerekli olan bir affa güven duymakta, şeriatta var olan "sıkıntıyı defetme" kuralına dayanmaktadır. Ayrıca Allah'ın rahmetine çok yakın olma hususunda bir ümidi vardır. Gene mekruhu işlerken inancı ve akidesi git-gel durumda değildir. Çünkü her ne kadar mekruhu işliyorsa da harama haram olarak inandığı gibi, mekruhun da mekruh olduğuna inanmaktadır. O kimse-mekruh bir şeyi işlemesine rağmen- Allah'tan korkmakta ve onun affını ümit etmektedir.
Allah'ın rahmetini ummak, azabından korkmak imanın şubelerinden birer şubedir.
Mekruh'u işleyen kimse, onu yapmamanın yapmaktanda uygun olduğu görüşünde olur. Şu kadar ki emmare/kötülüğü çokça emreden nefsi mekruhu kendisine süslü göstermiş ve onu işletmiştir. Temenni eder ki keşke onu yapmamış olsaydı. Onu hatırladığı zaman bir gönül kırıklığı duyar ve vazgeçme sebeplerine baş vursun veya baş vurmasın ondan vazgeçeceğini ümid etmektedir.
En basit derecede bir bid'atı işleyen neredeyse bu özelliklerin zıddı bir durumda olur. Çünkü bid'at işleyen, yaptığını iyi bir şey saymaktadır. Hatta (bazen) yaptığını din koyucunun/şâriin koyduğu ölçüden daha uygun bir şey olarak görür. Bu özellikler nerede? Mekruh işleyenin korku ve ümidi nerede? Bid'at yolunun en aydınlık yol ve kendi grubunun, uyulmaya en elverişli kesim olduğuna inanır. Her ne kadar onun bu inancı ona arız olmuş bir şüphe ise de din, ayetler ve hadislerle onun hevâ ve hevesine/keyfine uyan biri olduğunu ortaya koymuştur. İnşaallah bunun anlatımı ilerde gelecektir.
İkinci bölümün başında genel olarak bid'atı büyük bir problem haline getiren manalar anlatılmıştı. Ayrıca gene bu bölümün sonlarında bid'atlarla tenzihen mekruh olan şeylerin birbirinden uzak olduğunu ifade eden hususlar geçmişdi. Oraya başvurulması halinde burada işaret ettiğimizin doğruluğu ortaya çıkacaktır. Başarı Allah'tandır.
Velhâsıl, işlenilen şeylerden mekruh olan ile en basit bir bid'at, arasında el ile tutulur derecede uzaklık vardır.[50]
Fasıl
Dini Yönden Haram’ın Kısımları
Haram kılınan şey şeriatta küçük günah ve büyük günah kısımlarına ayırıhr. Fıkıh Usulünde açıklandığı üzere böyledir. Haram olan bid'atlar da böyledir. Daha önce geçtiği gibi bid'atların çeşitli derecelerde olduğu akıl yürütme yolu ile bilinince küçük günah ve büyük günah kısımlarına ayrılır. Böyle bir anlayış, günahların büyük ve küçük çeşitleri olma esasına dayanır. Âlimler bu iki kısım arasındaki farkı belirleme hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu konuda onların söylediklerinin tamamını burada tam manası ile ele almak olası değildir. Bu sebeple detaylara girmiyoruz.
Bu maksadı ifade emeye en yakın şey, bizim "Muvafakat" isimli eserimizde geçmiştir. Orada geçtiği üzere büyük günah her dinde geçerli olan zaruriyyâtı ihlal durumuna bağlıdır. Zaruriyyât ki din, can, nesil, akıl ve maldan ibaret olan beş şeyin muhafazasıdır. Nas olarak bildirilenlerin hepsi zaruriyyât ile ilgilidir. Hakkında nas olmayanlar da akıl yürütme yoluyla zaruriyyât ile ilgilendirilir. İşte bu ölçü günahın/bid'atın büyük mü küçük mü olduğunun belirlenmesi hususunda âlimlerin söylediği ve söylemeyip de bu manaya gelen tüm dağınık sözlerini toplayan bir ölçüdür.
Bid'atın büyük günah kısmı için de aynı şeyi söyleriz: Bid'atlardan bu zarûriyyattan birisini ihlâl eden bid'at, büyük günahtır. Zaruriyattan birini ihlâl etmeyeni ise küçük günah durumundadır.
Yine ilgili bölümün başlarında bunun örnekleri geçmişti. O kitapta işaret edildiği üzere büyük günahlar güzel bir şekilde sayı altına alınabildiği gibi bid'atların büyük günah durumunda olanlarının sayısı belirlenebilir. Bu durumda bid'at, işleyenlere göre meselede içinden çıkılması zor, büyük bir problem ortaya çıkıyor. Bu problem, bid'atların küçük günah durumunda olanlarını belirleyebilmektir.
Bu, şuradan kaynaklanıyor: Bid'atların hepsi ya asıl veya fer'i ilgilendiren bir alanda dinin ihlal edilmesi ile ilgilidir. Çünkü bid'atlar, meşru olan bir şeye ya fazlalık veya bir eksiklik yahut bir değişiklik getirmek suretiyle meydana gelmektedir. Bid'atın âdetlere de girdiğini söylersek, onun sadece ibadetlere mahsus olmadığını görürüz. Bil'akis bid'at, hepsinde yasaklanmalıdır.
Hem ibadet, hem adetlerdeki bid'atlarla din ihlâl edildiğine göre, bununla zarurıyyat'ın ilk maddesi ihlal edilimış oluyor demektir.
Hadiste her bid'atın dalâlet, olduğu sabit olmuştur. Gene hadiste (itikadı) mezhepler hakkında "Bir tanesi dışında onların hepsi cehennemdedir." buyurulmuştur. Bu ifade de (ayırım yapılmaksızın) hepsi ile ilgili bir ceza uyarışıdır.
Bid'atın dinde meydana getirdiği ihlâllerin mertebeleri farklı ise de böyle olması onu büyük günah olmaktan çıkarmaz. Nitekim (dinin üzerine kurulduğu) beş temel, dinin rükünleri durumundadır. Bunlar tertip itibariyle farklıdır. Kelime-i şehadetle ilgili bir ihlâl, namaz konusundaki ihlâl gibi değildir. Aynı husus zekât, namaz, oruç ve diğer konularda da geçerlidir. Bunlardan her birinde meydana gelecek bir ihlâl, diğerlerin deki gibi değildir. Bunların hepsi büyük günah durumunda bid'atür. Sonuç itibariyle kanaatler her bid'atın büyük günah olma noktasında odaklaşmıştır.[51]
İtirazlar:
Buraya kadar anlatılan problemle ilgili ileri sürülenlere şöyle cevap verilir: Burada ileri sürülen düşünceler, söylenenlerin delilidir. Fakat bir başka cihetle bid'atın küçük günah durumunda olanına delil olacak düşünceler vardır. Bunun birtakım vecihleri vardır. Şöyle ki:
1- Deriz ki: Canın korunması zarureti ile ilgili ihlâller büyük günahtır. Bunda şüphe yoktur. Fakat can ile ilgili ihlâllerin de dereceleri vardır. Bunların en aşağı derecede olanı büyük günah değildir.
Öldürmek büyük günahtır. Organları işlevini yok etmeyecek şekilde kesmek, öldürmekten daha aşağı deredece büyük günahtır. Bir organı kesmek, bir öncekinden daha aşağı derecede büyük günahtır. Böylece bir tokat vurmaya kadar örnekler uzar gider. En son düşünülebilen en az derecede bir tırmalamadır. Bu derecede bir kusura büyük günah denmesi sahih değildir.
Nitekim âlimlerin söylediğine göre hırsızlık büyük günahtır. Çünkü o mal koruma zarureti ile ilgili bir ihlâldir. Şayet ihlâl bir lokma veya değersiz bir tane çalmak şeklinde olursa âlimler bunu küçük günah saymışlardır. Aynı şey din'i koruma zaruretinde de geçerlidir. Huzeyfe (r.a.) den rivayet, edilen bir hadiste şöyle buyurulmuştur:
"Dininizden ilk kaybedeceğiniz şey, emanete riayettir. Dininizden en son kaybedeceğiniz ise namazdır. İman'ın kulp'u mutlaka birer birer (kırılıp) bozulacaktır. Hayız (âdet kanaması) olduğu halde kadınlar namaz kılacaktır," Râvi daha sonra şöyle dedi:
"Pek çok gruptan, sonunda iki grup kalacaktır. Bunlardan biri diğerine şöyle diyecektir:
Beş vakit namaza ne oluyor? Bizden öncekiler sapıtmışlar. Yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:
"Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl." (Hûd, 114) O halde üç vakitten başka namaz kılmayınız. Diğer grup da şöyle der.
Biz Allah'a meleklerin iman ettiği gibi iman ediyoruz. Bizim aramızda kâfir yoktur. Allah'ın bu grupları deccâl ile birlikte haşr etmesi haktır."[52]
Her ne kadar bu hadisin sahihliği iltizam olunmamışsa da meselenin örneklerinden biridir.[53]
Bid'atın Büyük Günah Türüne Örnekler
Görülüyor ki hadis ahir zamanda farz olan (günlük namaz miktarının) beş değil, üç olduğu görüşüne sahip kimseler olacağı uyarısında bulunuyor. Ayrıca âdet günlerinde olduğu halde namaz kılacak kadınların olacağını bildiriyor. Böyle davranan kadınlar sanki daha derin dini bir duygu ve vesvese sabebiyle ihtiyatlı davranmak yüzünden böyle yapacaklar. Fakat yaptıkları bu davranış sünnetin dışına çıkarak olmaktadır. Bu, bir öncekinden (namazı üç vakit saymaktan) daha aşağı bir derecededir.
İbn Hazm'ın açıkladığına göre bazı insanlar, öğle namazının dört rek’at değil, beş rek'at olduğuna inanmaktadır.
Utbiyye isimli kitapta yer aldığına göre Ibn'ul Kasım, İmam Mâlik'in şöyle dediğini bildirmiştir:
Namazda ayağını hiç kımıldatmayacak şekilde namazda (bir yere) dayanmayı ilk icad eden adam adı-sanı bilinen bir kimsedir. Şu kadar ki ben onun adını söylemek istemiyorum. O adam, hakkında konuşulmasından hoşlanmazdı. Bundan dolayı adam ayıplandı. Yaptığı iş mekruh bir iş idi.
Bu konuda İbn Rüşd şöyle diyor:
İmam Mâlik'e göre namaz kılan adamın, namazda ayağını rahatlatması caizdir. Müdevvene isimli kitapta böyle denmektedir. İmam Mâlik (namazda ayakta dururken) iki ayağı birbirine yaklaştırmayı mekruh görmüştür. Bunun sebebi ayaklardan sadece birine dayanarak ayakta durup diğerine basmadan durma pozisyonunda olmamak içindir. Böyle bir davranış namaz sınırları içinde bir iş olmayıp ne Peygamber'den, ne de kendilerinden hoşnut olunan sahabeden böyle bir uygulama görülmemiştir. Böyle bir uygulama sonradan icad edilen bir şeydir.
Namazda böyle bir uygulamayı yapan kimse, bu yaptığını -hakkında bir rivayet olmadığı halde- namazın güzelliklerinden sayarsa, böyle bir davranışa büyük bid'at denilir.
Şayet namazdaki ayakları yaklaştırma meselesi için söylenilen mekruhtan maksadın tenzihen mekruh olduğu kabul edilirse, bunun benzeri küçük bid'at sayılır.
Zaruriyyattan din esası ile ilgili olarak bazı meselelerde böyle bir durum sabit olduğuna göre, çeşitli derecelerde olan diğer bid'atlarda da bu düşünülebilir. Günahlarda küçük olan bulunduğu gibi bid'atlarda da küçük olan vardır.[54]
Külli Ve Cüzi Bid'atlar
2- Bid'atlar şeriatta küllî ve cüzi kısımlara da ayrılır. Bunun anlamı şudur ki bid'at sebebiyle şeriatta meydana gelen ihlal küllî olur. Akıl ile güzel ve çirkin olanı belirlemek, Kur'anın dışında (bir şeyi kabul etmeyerek) hadisle ilgili haberleri inkar etmek, Haricîlerin "Allahtan başka hiçbir kimse için hüküm (veya hakem olmak) yoktur." demeleri veya bunlara benzeyen bid'atlar bu kabildendir. Bunlar şeriatta belirli bir teferruata mahsus değildir. Bu bid'atların önemlileri, cüzi/detaylardan sayılamayacak kadarını ihtiva etmektedir.
Yahut, bid'at sebebiyle şeriatta meydana gelen ihlâl, birtakım cüz'iyyatta (detaylarda) olur. İmam Mâlik'in "tesvib sapıklıktır" dediği namazla ilgili tesvib bid'atı, bayram namazı için kamet getirmek, namaz kılarken tek ayağa dayanmak ve benzerleri bu kabildendir.
Bid'atın bu kısmı, vuku bulduğu alanı taşmadığı gibi, kendisi altına başka konuları alarak onlara asıl teşkil etmez.
Birinci kısımda yer alan bid'atlar büyüklerden sayılınca hedefi açık bir şekilde ortaya çıkar. Bununla beraber bu kısmı (Hz. Peygamber'in hadisinde bildirilen) 72 fırkaya sokmak ve bu gruba münhasır kılmak mümkün olur. Kur'an ve Hadiste bildirilen cezalar, bu kısımda ifade edilen türden bid'atlara mahsus olur, genel olmaz. Bunun dışındakiler, bağışlanması ümid edilen küçük günahlar kabilinden olur. Bunları sayı altına almak söz konusu değildir. Bunların hepsinin bir asıldan olduğu kesin bir şekilde söylenemez. Böylece bid'atin külli ve cüz'i kısımlara ayrılmasının gerekçesi açıklanmış olmaktadır.
3- Günahların büyük ve küçük kısımlara ayrılması sabittir. Şüphe yok ki daha önce geçen deliller gereği bid'at dahi günahlardandır. Bu durum aynı kısımların bid'at için de geçerli olmasını gerektirir.
Bütün bid'atların büyük günahlara girdiği genellemesini yapacak özel bir bağlayıcı delil yoktur. Böyle yapmak, bir şeyi delilsiz olarak değerlendirmek demektir. Eğer böyle bir şey geçerli olsaydı bid'atin taksiminden yana olan âlimler mutlaka bir istisna hükmüne yer verirlerdi. Onlar bid'atın dışındaki günahların büyük ve küçük kısımlara ayrıldığını nas olarak ifade etmişlerdir. Şu kadar ki onlar bid'atlardan herhangi birini bu taksimin dışında tutmaya ilgi göstermemişler ve taksim hususunda genel ifade kullanmışlardır. Bu gösteriyor ki âlimlerin bid'atla ilgili taksimi tüm çeşitleri içine almaktadır.
Burada şöyle bir şey denilebilir: "Bid'atlar arasında farklılıkların olmasından mutlak olarak, bid'atlardan küçük günah olanın varlığını isbat etmeye delil yoktur. Bu, ancak bid'atların kimisinin kimisinden daha fazla bid'at olduğunun delilidir. Dolayısıyle kimisi ağır, kimisi daha da ağırdır, kimisi hafif, kimisi daha da hafiftir. Bu hafiflik bid'atın, küçük bir günah sayılacağı sınıra kadar iner mi?" İleri sürülen bu düşünce kesinlik ifade etmemektedir. Bid'at dışındaki günahlarda küçük ve büyük kısımlar açık biçimde mevcuttur.
Bid'atlarda ise iki durum vardır:
a- Bid'at din koyucuya aykırı olarak, ona rağmen yapılır. Bu durumda bid'atı işleyen kimse, kendisi için belirlenen sınır ile yetinen değil, dinin eksiğini gideren bir pozisyondadır.
b- Her bir bid'at -az da olsa- ya fazladan bir şeriat ortaya koyma veya ondan eksiltme, veya doğru (sahih) olan bir aslı bozmadır. Bunların hepsi bazen tek başına, bazen de meşru olana katılmış olarak bulunur. Netice itibariyle meşru olana bir kusur getirir. Eğer bir kimse böyle bir şeyi şeriatta bilerek yaparsa kesinlikle kâfir olur. Zira şeriatta fazlalık, eksiklik veya bozma yapmak küfürdür. Bunların az veya çok olması arasında bir fark yoktur. Böyle bir şeyi bozuk bir yorum veya hatalı bir görüş sebebiyle veya meşru olan bir şeye katarak yapan kimse, kafir olma durumuna düşmese de hükmü itibariyle yaptığı şeyin azı ile çoğu arasında fark yoktur. Çünkü bunların hepsi, azına da çoğuna da İslamın tahammül etmediği bir cinayettir.
Bu bakış açısını, ayırım yapılmaksızın bid'atı kötüleyen delillerin genel ifadesi desteklemektedir. Bid'atın küllî olanı ile cüz'î olanı arasında fark olması söz konusudur. Böylece birinci ve ikinci sorunun cevabı verilmiş olmaktadır.
Üçüncüye gelince, bunda dahi bir hüccet (delil) yoktur. Çünkü Hz. Peygamberin "Her bid'at sapıklıktır." hadisi ve Selefin sözlerinden daha önce geçen ifadeler, bid'at hususunda genel bir kötülüğü göstermektedir. Bu itibarla bid'atlar günahlarla beraber böyle kısımlara (küçük-büyük kısımlarına) ayrılmaz. Böyle bir taksim ancak bid'atın dışındaki günahlarda olur.
İkinci bölümde zikredilenleri dikkate alırsan, bid'atlar arasında fark olmadığı ortaya çıkacaktır. Buna en yakın ve uygun söylenebilecek şey şudur: Bütün bid'atlar, Yüce Allah'ın şeriatı için belirlediği sınırları aşmaya nisbetle büyüktür. Şu kadar ki bid'at, söylediğimiz gibi her ne kadar büyükse de, bid'atlar birbirine nisbet edildiği zaman göreceli olarak büyük ve küçük olanlar bulunur. Bu büyüklük ve küçüklük:
a- Ya bazısının, diğerine nisbetle daha şiddetli cezası olmasına göredir. Azabı daha büyük olan, kendisinden aşağı olana nisbetle daha büyüktür.
b- Veya, fesatda arzu edilen sonucun elde edilip edilmemesine göredir. Nitekim-Sünnete uyarak itaat etmek de faziletli ve daha faziletli kısımlara ayrılır. Çünkü bu itaatin maslahatı da mükemmel ve en mükemmel kısımlarına ayrılmaktadır. İşte bid'atlar da zararlı sonuçları bakımından rezil ve en rezil, küçük ve büyük kısımlarına ayrılabilir. Bu, nisbî ve göreceli bir durumdur. Bir şeyin kendisi büyük olabilir. Fakat kendisinden büyüğe göre küçüktür.
Bu ifadeyi daha önce Ebu'l Maâli İmam'ul Haremeyn söylemiştir. Fakat onun sözü günahların büyük ve küçük kısımlara ayrılması hususundadır. O bu konuda şöyle demiştir:
"Bizim kabul ettiğimiz bakış açısına göre Allah'a karşı gelmiş olmak yönüyle her günah büyüktür. Bunun içindir ki söz birliği etmişçesine şöyle denilir: Allah'a karşı gelmek, kullara karşı gelmekten daha büyük bir şeydir. Şu kadar ki bizim söylediğimiz gerekçeye göre her bir günah büyük ise de bunlardan bazıları diğer bazılarına nisbetle değerlendirildiğinde her birinin mertebesi farklı farklıdır." dedikten sonra daha önce geçen manadaki şeyleri zikretmiştir. Her ne kadar bu görüşün bakış açısı olarak bir yönü var ise de, başka âlimler bu görüşte İmam'ul Haremeyn'e katılmamışlardır, "Muvafakat" isimli kitabımızda buna işaret edilmiştir. İmam'ul Haremeyn'in dışındaki bilginlerin ifadesine göre dış görünüş (Zahiri durum) İmam'ul Harameynin kanaatına uygun değildir. Fakat bid'at olguları, onun görüşünü reddetmemektedir. Bu durum karşısında bid'atlarda küçük olanların bulunduğuna inanmak, neredeyse müteşabihattan olma vaziyetindedir. Bid'atlarda tenzihen mekruhun yok olduğuna inanmanın açık bir vaziyet olması da böyledir.[55]
Bid'atın Şeriatla Çatışma Durumunda Olduğu Hususunda Düşünce Üretmek
Bu konu çok titiz bir şekilde düşünülmeli ve insaflı bir şekilde hakkı verilmelidir. Şekline bakılarak ne kadar basit olursa olsun bid'ata hafif gözüyle bakılmamalıdır. Bil’akis bid'atin şeriat ile çelişki/çatışma içinde olduğuna ve şeriatta bir eksiklik var imiş, henüz tamam olmamış da, bid'at bu eksikliği tamamlıyormuş durumunda olduğuna bakılmalıdır. Bid'atin dışındaki günahlar böyle değildir. Çünkü bunlar şeriatta eksiklik olduğu veya onun bir kısmını yok farzetme durumunda değildir. Günahkâr kimse şeriatı terk etmek duygusu içinde olmayıp dinin hükmüne aykırı davrandığını Allah'a ikrar ve itiraf etmektedir.[56]
Günah İle Bid'at Arasındaki Temel Fark
Günahın özü, mükellefin dinî yönden sahih olduğuna inandığı şeyi (dîne) aykırı bir şekilde yapmaktır. Bid'atin özü ise, şeriatın/dinin mükemmel oluşu inancına muhalefet etmektir. Bundan dolayıdır ki Mâlik b. Enes:
Her kim bu ümmetin selefinin/geçmişlerinin yapmadığı bir şeyi icad edip yaparsa, Hz. Peygamber'in peygamberlik görevine ihanet ettiğine inanmış demektir. Çünkü Yüce Allah:
"Bu gün size dininizi ikmal ettim" buyurmuştur. (Maide, 3) diyor. Bu olay daha önce de hikaye edilmiş, anlatılmıştı.
Medine'den (Hz. Peygamber'in mescidinden) ihrama girmek isteyen kimseye dahi söylenen sözler bunun benzeridir. Adamın:
Bunda ne fitne/zarar var? İhrama girilen yere bir kaç mil fazla ilave etmekten başka bir şey yapmıyorum. Demesi üzerine Zübeyr b. Bekâr:
Hz. Peygamber'in eksik yaptığını zannetmenden daha büyük hangi fitne olabilir? demişti.
Daha önce de geçtiği üzere bid'atlar arasında küçük olanların bulunmasının sahih olduğu ifade edilmişti. Bunun cevabı, böyle bir şeyin bir yol ile sahih olacağı, inşaallah bu meselenin enine boyuna ele alınmasında ortaya çıkacaktır, şeklinde ifade edilebilir.[57]
Bid'atçıların Kısımları;
Bid'atı Bilerek Yapanlar Ve Bilmeden Yapanlar
Bid'at işleyen kimse, işlediği şeyin bid'at olduğunu bilen veya bilmeyen birisi olarak düşünülebilir. Yaptığının bid'at olduğunu bilmeyenler iki kısımdır. Bunlardan birisi hükümleri çıkaran/istinbat eden ve hükümleri düzenleyen müctehidlerdir. Diğeri ise bu müctehidleri taklid eden/onlara uyan kimselerdir.
Her iki duruma göre de bid'atin yapılmasında vazgeçilmez bir şekilde yorum/te'vil söz konusudur. Bu durum bid'atı yapan kimsenin müslüman olduğunu dikkate almamız halindedir. Çünkü bid'at işleyen kimse, din ile çatışma halinde ve dine rağmen dinde fazlalık veya eksiklik yahut bozukluk ileri sürme durumundadır. Bu kimseyi müslüman olarak görmemiz için mutlaka yoruma/tevile ihtiyaç vardır.
Bu yorum, "Yaptığım şey bid'attır, fakat iyi bir şeydir." veya "Yaptığım şey bid'attır, fakat filan değerli kimseyi bunu yaparken gördüm." şeklinde olur. Yahut bid'atı yapan kimse onu benimser, lakin dünyalık bir faydayı elde etmek için yapar. Dünyalık bir faydayı elde etmek veya buna bir zarar gelmesinden kortuğundan günah olan bir şeyi yapan kimse gibi.
Bu kimse menfaatine bir zarar gelmesi korkusundan kaçmak için bid'at işlemiş olabilir. Yahut, kendisine sünnete uyma hususunda itiraz yapılmasından kaçmak için bid'at işlemiş olabilir. Nitekim günümüzde işaret edilen pek çok bid'at ve benzerleri böyledir.
Yaptığının bid'at olduğunu bilmeden, onu ortaya koyana gelince, bu kimsenin yaptığı şeyin bid'at olduğuna inanması mümkün değildir. Bil'akis ona göre yaptığı şey meşru olan şeyler arasında yer almaktadır.
Hz. Peygamber'in doğduğu gün olduğu için pazartesi günü oruç tutmak,
Rabî'ul evvel ayının 12. gününü, bu tarihte Rasulullah doğduğu için bayram saymak,
Müzik ve semâ'ı, yüce duygular veriyor diye Allah'a yaklaştırıcı saymak,
Birlik/beraberlik özelliği var diye, devamlı olarak namazların arkasından toplu olarak dua yapmayı teşvik etmek,
Kendi inancına göre Hz. Muhammedin sünnetine yardım ettiği düşüncesinden hareketle dinde yalan hadisler ilave etmek.
Son örnekteki yalan hadis ileri süren kimseye:
Sen Hz. Peygamber üzerine yalan söylüyorsun. Halbuki Allah'ın Rasulü:
"Her kim bilerek ve kasıtlı olarak benim üzerime yalan söylerse cehennem ateşinde yerine yerleşsin." Buyurmuştur,[58] denildiğinde şöyle der:
Ben Peygamber'in üzerine/aleyhine olacak bir yalan söylemedim. Ben onun lehine olmak üzere yalan söyledim.
Veya dinde eksiltme yapmak. Bunu yaparken Necm suresi 28. ayetindeki kafirleri kötüleyen ".... Halbuki onların bu hususta hiç bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez." İfadelerine dayanarak yorum/te'yil ile âhad hadis olarak nakledilenleri yok sayar. Bunların hepsi yorum kabilindendir.[59]
Mukallidlerden Sapık Olanlar
Bid'at konusunda (başkalarını) taklit edenlere gelince, bunun da kendine göre bir yorumu vardır. Çünkü o şöyle der: Kendisi örnek ve uyulacak durumda olan filan kimse bu işi yapıyordu. Musikiyi tasavvufi tarikatın bir parçası saymak gibi, Bunu benimseyenler tasavvuf şeyhlerinin müziği dinlediğini ve vecde gelerek bazılarının öldüğünü ileri sürerler. Dans ve benzeri hareketlerle vecde gelip giysilerini yırtarlar. Çünkü şeyhleri de bunu yapmıştır. Bu tür davranışların pek çoğu tasavvufa bağlı olanlarla yapılmaktadır.[60]
Bunlar bid'atlarına delil olarak Cüneyd-i Bağdadi, Bayezid Bestâmi, Siblî ve diğerlerini göstermektedirler. Bunlardan nakledildiği sağlıklı olarak bilinsin veya bilinmesin, sözlerine delil olarak sarılırlar. Allah'ın ve Rasûlünün bildirdiklerini delil olarak kullanmayı terk ederler. Oysa bunlarda hiç şüphe yoktur. Zira bunları adaletli kimseler nakletmiş, anlamak ve öğrenmek için sürekli çalışan bilginler yeterince açıklamışlardır.
Fakat tasavvufçulardan bid'at ehli olanlar bununla beraber sünnette/hadiste ihtilaf olduğunu kesinlikle benimsemezler. Çünkü İslam'a mensup bir kimse sünnetde/hadiste ihtilaf sahifesinin açılmasına razı olmaz. Ancak bunlar te'vil'in eteklerinin altına girerler.
Böyle olduğuna göre İmam Mâlik'in "Her kim bu ümmetin selefinin/geçmişlerinin yapmadığı bir şeyi icad edip yaparsa Hz. Peygamber'in peygamberlik görevine ihanet ettiğine inanmış demektir." Sözü de Medineden ihrama girmek isteyen kimseye söylenen- "Hz, Peygamber'in eksik bıraktığı bir fazileti ilk defa yapan birisi olduğunu sanmandan daha büyük finte olur mu?" sözü, bu işin teorisyenlerince âdet olduğu üzere karşıt görüşte olan kimseyi ilzam etmektir. Sanki o şöyle demiştir:
Bu sözde sana benim söylediğim gibi bir şey gerekmektedir. Çünkü o şöyle diyor:
Sen onu (yapmayı) kasd ettin. Öyle bir şeyi müslüman bir kimse kasdetmez. (Burada bir soru söz konusu olmaktadır. Şöyle ki): Sürekli bir mezhebe uymayı seçmekle o mezheb, seçen kişi için vazgeçilmez midir, değil midir? Bu, usul âlimler arasında ihtilaflı bir meseledir. Mağrib'li ve Becâlı hocalarımızın ifade ettiklerine göre -ki bu görüş muhakkik âlimlerin de görücüdür- bir kimsenin bir mezhebe uymayı seçmesi, o mezhebin seçen kişi için vazgeçilmez olması demek değildir.
Karşıt görüşte olan kimseye bu gerçek kabul ettirildiği takdirde İmam Mâlik gördüğü yanlış uygulamalara şiddetle karşı çıkmıştır. Buna göre bu manayı (yaptığı işi hır mezhebe dayanarak yapmış olmasını) dikkate almak tahkik ehline göre geçerli değildir.
Bu duruma göre küçük veya büyük olmakta günah ile bid'at eşittir.[61]
Bidatin Küllî Ve Cüz'î Kısımlarının İzahatı
İmdi: Bid'atlar külli ve cüzi olmak üzere iki kısımdır.
Külli olan bid'atlar, dinin detaylarında sayı altına almayacak kadar gerçekleşme durumundadır. Bunun örneği yetmiş üç fırkanın bid'atlarıdır. Bunlar cüz'î olmaktan öte küllî konulara mahsustur. İlerde 73 fırka meselesi ile ilgili açıklamalarda bu durum ortaya çıkmaktır.
Cüz'î bid'atlara gelince, bunlar dinin detaylarını içine alan konularda olanlardır. Bu tür bid'atlar her ne kadar (hadiste ifade edildiği gibi) dalâlet özelliği ile vasıflandırılabilirse de, cehennem ateşi ile tehdit edilecek suçlar içine girmezler.
Nitekim bir lokma yiyecek çalmak, satış sırasında bir tane eksik tartmak hırsızlık özelliği ifadesine girerse de bunlarla hırsızlık gerçekleşmez. Hırsızlığın gerçekleşmesi büyük ve küllî miktar ile hırsızlık cezası için gerekli nisap miktarının[62] çalınması ile olmaktadır. Bir lokmanın, bir tanenin çalınmış olması ile ilgili deliller açık bir şekilde bunların hırsızlık içerisine girdiğini göstermez.
Görmüyor musun, ayırımcılık ve İslam toplumunun dışına çıkmak gibi bid'at ehline ait olan özellikler, cüz'î bid'atlerde genellikle ortaya çıkmaz. Ancak cüz'î bid'atler çoğunlukla küçük hatalar ve ayak sürçmeleri kabilindendir. Bundan dolayıdır ki tevil ile birlikte, keyfi davranmak suretiyle dinin detayı arasında yer alan bir hususta bid’at işlemek ve cüz'î bid'attan doğan fesat, küllî bid'attan doğan fesat gibi değildir.
Buna göre bid'at denilen şeyde cüz'ilik ve yoruma dayalı olmak özellikleri birleşirse, bunun küçük (günah kabilinden bir) bid'at olması .sahih olur.
En iyi bilen Allah'tır.-
Bir örnek vermek gerekirse, ayakta durmak ve hiç gölgede bulunmamak suretiyle oruç tutmayı adamak, Allah'ın helâl kıldığı uyku, lezzetli yiyecek, kadın (ile evlenmek), gündüzleri yemek içmek ve benzeri şeyleri -ki bunlardan kimileri yukarda zikredilmiş, kimileri de ileride gelecektir- kendisine haram kılmak cüzi bid'atlardandır.
Şu kadar ki külli ve cüz'î bid'atlar bazen açık, bazen gizli olurlar. Nitekim yorumun/te'vil'in de kaynağı, yakın olabileceği gibi uzak da olabilir. Böylece bu kısmın örneklerinin pek çoğunu belirlemek müşkil olur. Bunun sonucu olarak büyük olanlar küçükten sayılabileceği gibi bunun tersi de olur. Bu durumda problemin çözümü içtihada bırakılır.[63]
Bazı Bid’atları Küçük Olarak Değerlendirmenin Şartları
"Bid'atlardan bazıları küçük olur" dediğimiz zaman, bu birtakım şartlarla meydana gelmektedir.
Birinci şart: Bid'atı devamlı olarak yapmamaktır. Çünkü küçük günahın devamlı yapılması, onu yapana göre büyük günah (gibi) olur. Bu sonuç o küçük günah yapmakta ısrar etmekten doğmaktadır. İşte o (küçük) günahı ısrarlı olarak yapmak onu büyük günaha dönüştürmektedir. Bundan dolayıdır ki şöyle demişlerdir:
"Israr edince küçük günah, istiğfar edince de büyük günah yok olur." Bid'at da böyledir. Şu kadar ki gerçekte günahlarda bazen ısrar edilir, bazen edilmez. Buna göre günah işleyenin (mahkemede) şahitliğinin kabul edilmesi veya reddedilmesi, şahidin hoşnut olunan birisi olup olmaması söz konusudur. Bid'at böyle değildir. Çünkü bid'atın özelliği devamlılık, sürekli yerini koruması, onu yapmayanın başına kıyamet, koparmak, ayıplamak, aptal ve cahil olmakla suçlanmak, bid'atçı ve dalalet içinde olmayı reddetmek, bu ümmetin geçmişlerine ve kendisine uyulan önder kimselere aykırı davranmaktır. Bunun delili nakledilen ibretli vak'alardır. Çünkü bid'atçılar, güçlü bir grupları varsa ehl-i sünneti reddederler. Veya her yörede emirleri yerine getirilen bir devlet başkanına yapışır (ondan güç alır)lar. Geçmiş dönem âlimlerinin[64] hayatını inceleyenlerin orada bizim söylediklerimizden bir şeyler bulacağı gayet açıktır.
Bu konudaki nakillere gelince, selefin, ilk dönem âlimlerinin zikrettiğine göre (bir yerde) bid'at icad edilince mutlaka devamlı olur. Günahlarda durum böyle değildir. Günah, işleyen kimse tevbe edip Allah'a dönüş yapabilir. Ümmetin 73 fırkaya bölüneceğini bildiren rivayetlerden bazısındaki şu ifade yukarda söylenenleri güçlendirmektedir.
"Kuduz hastalığına tutulan kişiden bu hastalık, nasıl (vücudun her tarafına) sirayet ederse bid'at düşkünlüğü de böyle sirayet eder.”[65] Bundan hareketle selef, bid'at düşkünü olan kimsenin -daha önce de geçtiği üzere kesinlikle tevbesi olmayacağını söylemişlerdir.
İkinci Şart: Başkalarına yaptığı bidate uymaları için çağrıda bulunmamaktır. Çünkü bid'at göreceli olarak küçük olabilir. Sonra bu bid'atı işleyen kişi (başkalarını) aynı şeyi söylemeye sevkederse bunların günahı çağrıda bulunan kimseye olur. Çünkü o bid'atın yaygınlaşması için kışkırtma yapan kendisidir. Kendi yaptığı bid'atın daha çok yapılmasına, daha çok gerçekleşmesine sebep olmuştur. Sahih hadis ısbat etmiştir ki;
"Her kim kötü bir yol icad ederse onun günahı ve o kötülüğü yapanların günahı onu ilk olarak yapanadır. Bununla beraber onu işleyenlerin günahından hiçbir eksilme olmaz.."[66]
Küçük günah ile büyük günah arasındaki farklılık günahın az veya çok olmasına göredir. Muhtemel ki yaptığı bid'ata çağrıda bulunmakla, küçük olanı büyüğe eşit olur veya büyükten daha ziyade bile olur.
Eğer bir kimse bid'at işlemek zorunda kalırsa en iyisi, sadece kendisi yapmalı, kendi günahı ile birlikte başkalarının günahını yüklenmemelidir. Yapılan bid'ata başkasını da davet etmesi durumunda, işin içinden çıkmak zorlaşır. Çünkü günah Allah ile kul arasında olunca, bağışlanması ve tevbesi umulur. Buna başkalarını da davet etmesi halinde tevhenin kabulü imkansızdır. Bid'at'ın kötülenmesi ile ilgili bölümde bu konu geçmişti. Bu meselede sözün kalan kısmı ilerde gelecektir. -İnşaallah-
Üçüncü şart: Bid'atın insanların toplu olduğu veya sünnetlerin yapılıp dinin ana kurallarının ortaya konulduğu yerlerde yapılmamasıdır.
Bid'atın kendisine uyulan ve haklarında iyi düşünceler beslenen kimselerin bulunduğu toplulukta yapılmasına gelince, bu İslamın genel gidişatına en zararlı bir şeydir. Çünkü bu durum iki şeyden öte geçmez; Ya bid'at sahibine uyulur (veya uyulmaz).[67] Aslında halk (sıradan kimseler), her duyduğuna uyar. Özellikle şeytanın güzelleşirmekle görevli olduğu ve nefsin güzel görmeğe düşkün olduğu bid'atlar böyledir. Küçük bir bid'at sahibine uyulduğu zaman, o küçük bid'at, sahibine göre büyük olur. Çünkü her bir sapıklığa çağrıda bulunana hem o sapıklığın, hem de o sapıklığı yapanların her birinin günahı vardır. Kendisine uyanların çokluğuna göre günahı büyük olur.
Bu durum aynen günahlarda da vardır. Çünkü mesela, bilgin bir kimse küçük de olsa açıktan bir günah işlerse o günahı insanların işlemesi kolay olur. Çünkü (bu durumda) cahil kimse şöyle der:
"Eğer bu davranış onun söylediği gibi günah olsaydı, onu yapmazdı. Âlimin onu yapması, bizim bilmediğimiz, fakat onun bildiği bir sebebe dayanmaktadır."
Bid'at dahi böyledir. Kendisi uyulan durumda olan bir bilgin, bid'atı açıktan işlerse, hiç şüphesiz, cahil kimse bunu, ibadet ve yapanı Allah'a yaklaştıran bir şey zan edecektir. Çünkü bilgin, bid'atı o veçhile yapmaktadır. Hatta bu açıdan bid'at, günahtan daha şiddetlidir. Çünkü bir günah'ı işleyen kimseye uyulmadığı olur. Bid'at ise böyle değildir. Yapılanın kötü bir bid'at olduğunu bilen kimse dışında, hiç bir kimse bid'ata uymaktan çekinmez. İşte o zaman bid'at günah derecesinde olur. Böyle olunca da bid'at'ın büyük günah olmasından şüphe yoktur. Bid'at sahibi bid'atına uyulması çağrısında bulunuyorsa bu, daha şiddetlidir. Bid'atı açıktan işlemek, ona uyulmasına sebep ise, çağrıda bulunmak uyulmayı daha çok etkiler.
Hasan'dan rivayet, olunduğuna göre İsrail oğullarından bir adam bir bid'at icad edip, insanlara bunu yapmaları çağrısında bulundu. Adam, günahını anlayınca köprücük kemiğini deldirip bir halka takdırdı. Halkadan geçirdiği bir zincirle kendisini bir ağaca bağlattı. Ağlamaya ve Rabbine yalvarmaya başladı, yüce Allah o zamanın Peygamberine vahy ederek onun tevbe etmesine gerek olmadığını, bulaştığı şeyin bağışlandığını bildirdi.
(Her bid'atın bir sapıklık olduğu ve her bid'atın cehennemde olduğu hadiste bildirildiğine göre, bid'at işleyerek) dalâlete düşen/sapıtan ve cehennem ehlinden olanın durumu acaba nasıl olur?
Bid'atın, sünnetin yapıldığı yerlerde gerçekleştirilmesine gelince bu açıktan bid'ata çağrıda bulunmak gibidir. Çünkü İslamın gereği olan şeylerin açıktan yapılması orada yapılan her şeyin İslamiyetin gereği olduğu sanılmasına yol açar. Bid'atı açıktan yapan kimse, sanki "İşte şu (yaptığım şey) sünnettir. Buna uyunuz." demiş gibidir.
Ebû Mus'ab[68] diyor ki:
Bulunduğumuz yere îbn Mehdî[69] gelmişti. Namaz kıldı. Namaz kılarken dış giysisini safta önüne koymuştu. İmam selam verince insanlar bir ona bir de İmam Mâlik'e baktılar. Mâlik, imamın arkasında namaz kılmıştı. Selam verince şöyle dedi:
Burada koruma görevlilerinden kim var? Hemen iki adam geldi. Mâlik onlara:
Bu giysinin sahibini yakalayıp hapse atın! dedi. Adam hapsedildi. İmam Mâlik'e:
O İbn Mehdî'dir, denilince ona dönüp söyle dedi:
Elbiseni safta önüne koyup ona bakmak suretiyle insanların gözünü meşgul etmekten ve bizim camimizde bilmediğimiz (alışılmamış) bir şeyi yaparken Allah'tan sakınıp korkmadın mı? Oysa Hz. Peygamber:
"Her kim bizim camimizde bizim bilmediğimiz bir şeyi icad edip yaparsa, Allah'ın, meleklerin ve İnsanların, tüm bunların laneti onun üzerine olsun." buyurmuştur.[70] Bunun üzerine Ibn Mehdi ağladı. Kendi kendine Hz. Peygamberin camisinde ve başka camide bir daha ebediyyen bunu yapmamaya söz verip yemin etti.
Aynı olay İbn Mehdi'nin kendisinden gelen rivayette şöyle anlatılmıştır: "İki görevliye dedim ki:
Beni Abdullah'ın babasına (İmam Mâlik'e) mi götürüyorsunuz? Onlar:
Şayet istersen ona götürürüz, dediler. İmam Mâlik şöyle dedi:
Ey Abdurrahman! Akılları karıştıracak şekilde mi namaz kılıyorsun? Ben bu soruya şöyle cevap verdim:
Ey Abdullah'ın babası! Gördüğün gibi sıcak bir gündür. Giysim bana ağır geldi. Bunun üzerine İmam Mâlik:
Bu yaptığınla geçmişlere dil uzatmak ve onlara aykırı davranmak istemediğine yemin eder misin? dedi. Ben de: yemin ederim ki böyle bir şey kasdetmedim dedim. İmam Mâlik görevlilere:
"Onu bırakınız" emirini verdi.
İbn Vaddah'ın anlattığına göre İmam Mâlik'in zamanında Medine'de müezzin tesvib'de bulundu. İmam Mâlik ona birini gönderdi ve Müezzin geldi. Mâlik ona:
Bu yaptığın nedir? diye sordu. Müezzin:
İnsanların şafak vaktinin olduğunu bilip kalkmalarını istediğim için böyle yaptım, dedi. İmam Mâlik ona şöyle dedi:
Bunu yapma! Memleketimizde daha önce olmayan bir şeyi icad etme! Hz. Peygamber bu şehirde on yıl yaşadı. Ebu Bekir, Ömer ve Osman böyle bir şey yapmadılar. Memleketimizde daha önce olmayan bir şeyi icad etme!
Müezzin bunu yapmaktan vazgeçti. Bir süre geçtikten sonra şafak attığı sırada minarede öksürmeye başladı. İmam Mâlik ona birisini gönderip sordu:
Bu yaptığın nedir? Müezzin şöyle dedi:
İnsanların şafak vaktini bilmelerini istedim. Mâlik ona:
Ben olmayan bir şeyi bizim aramızda icad etmeni yasaklamadım mı? dedi. Müezzin:
Sen bana ancak tesvib yapmamı yasaklamıştın, diye cevap verdi. İmam Mâlik ona:
Yapma! dedi. Bir süre bunu yapmaktan vazgeçti. Sonra kapılara vurmaya başladı. Mâlik gene ona birisini gönderip:
Ne bu yaptığın? dedi. Müezzin:
İnsanların şafak vaktini bilmelerini istedim, cevabını verdi. Mâlik ona:
Yapma! Beldemizde olmayan bir şeyi icad etme! Emrini verdi. İbn Varidah der ki:
Mâlik tesvib i mekruh görürdü. Bu sadece Irak'da icad edilmiş bir şeydi. İbn Vaddah'a:
Mekke, Medine, Mısır veya diğer şehirlerde tasvib yapılır mıydı? denildiğinde şöyle cevap verdi:
Ben onun ancak bazı Kûfelilerde ve (Şîanın bir grubu olan) İbâziyyede olduğunu duydum.
İlk anda meseleye bakana göre basit bir şey gibi görünen bir işi İmam Mâlik'in nasıl yeni bir icad saydığını (iyi) düşün. İmam Mâlik tesvib hakkında: "O bir sapıklıktır." demiştir. Böyle olduğu açıktır. Çünkü (dinde) sonradan ortaya çıkarılan her şey bid'attir. Her bid'at ise dalalettir. Mâlik, müezzinin (insanlara bir uyarı olmak üzere) öksürmesine ve kapıları çalmasına hoş görü ile bakmamıştır Çünkü böyle bir sey, yerleşip sünnet haline gelmeye elverişlidir. Nitekim Abdurrahman'ın elbiseyi namaz kılarken önüne koymasınıda sünnet olarak benimsenmiş bir şey olarak algılanması korkusundan dolayı yasaklamıştır.
Mağrib'de Mehdî denen birisi şafağın attığını bildirmek üzere "Sabah oldu, Elhamdü lillah" sözünü icad etmişti. Bunu insanları itaata yöneltmek, cemaati toplamak, emredileni yapmak ve gereken hareketi gerçekleştirmek için yaparlardı. Bu tesvibe son dönemdekiler tıpkı ezan gibi özel bir önem verdiler.
Ayrıca İskenderiyye'de icad edilen dua Mağriplilere taşınmıştır. Endülüs camilerinde ve diğerlerinde âdet haline gelen de budur. Tüm bunlar şu ân'a kadar camilerde sünnet (gibi) olmuştur. Innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn!
İmam Mâlik'in işaret ettiği tesvib böyle açıklanmıştır: Müezzin ezanı okuduğu zaman insanlar (Cemaata gelmekte) ağır davranırlardı. Bunun üzerine müezzin ezan ile kamet arasında "Kad kâmet'is-Salâtü/namaz başladı" "Hayye Alâ’s-Salâti, Hayye Ala'l Felâhi/Haydin namaza, Haydin kurtuluşa" der (ezandan başka bu sözlerle halkı namaza çağırır) di. Bu uygulama bizdeki[71] onların "Es Salâtü, Rahime kumullah/Namaz! Allah size rahmeti ile muamele etsin" sözünün bir benzeridir.
Abdullah bin Ömer (r.a.) bir gün camiye girmişti. Orada namaz, kılmak istiyordu. (Bu arada) müezzin tesvib yaptı. Abdullah b. Ömer camiden çıkıp (yanındaki adamına):
Haydi, bu bid'atçının yanından çıkalım dedi ve o camide namaz kılmadı. İbn Rüşd diyor ki:
Bu, bizim Kurtuba'da uygulanan gibidir. Şöyle ki: Müezzin (sabah) zatımdan sonra müstakil olarak sabah namazından önce "Hayye ale’s-salâti" diyerek çağrıda bulunur. Sonraları bu bırakılmıştır. Gene İbn Rüşd diyor ki:
Bundan maksat müezzinin ezan sırasında (Hayye Ale'l Felâh'dan sonra) "Hayye Alâ Hayr'il Amel/Haydin en hayırlı işe" demesidir. Çünkü bu, şîa mezhebinden sünnete aykırı davrananların ezanda yaptığı bir eklemedir. Mecmu' isimli eserde şöyle denmiştir: Camide iken tesvib yapıldığını duyan kimse, Abdullah bin Ömer'in yaptığı gibi oradan çıkar.
Mesele hakkında söylenecekler vardır. Tesvib'den maksat İmam Mâlik'in hakkında "O sapıklıktır" dediği tesvib'dir. Bu söz sonradan çıkarılıp icad edilen işlerin topluluk arasında veya sünnetin yerine getirildiği yerlerde yapılmasının daha şiddetli/zorlu olduğunu göstermekledir. Meşru olan şeyleri korumak, korumaların en zorudur. Çünkü bid'atın buralarda yapılması, insanların onu benimseyip yapmaları ile sonuçlanır. Böylece bunların günahı da ilk defa yapana döner gelir. Sonuç itibariyle bid'atı ilk olarak yapanın vebali çoğalır, bid'atının tehlikesi büyüktür.
Dördüncü Şart: Bid'atı küçük görüp, basit algılamamaktır. Çünkü böyle yapmak, onu hiç yerine koymaktır. Günahı hiçe saymak, günahtan büyüktür. İşte bu küçük olan ama aynı zamanda günah olan bir şeyin iki bakış açısı vardır: Birincisi dindeki derecesi ikincisi yüce Allah'a karşı aykırı davranmış olmaktır. Birinci bakış açısı itibariyle dinden o günahın küçük olduğunu anlamış isek, küçük yayılır. Çünkü biz, günahı din nereye koymuş ise oraya koyarız, ikinci açıdan bakıldığında mesele bizim inancımızla ilgilidir. Allah'a karşı aykırı davranmış olmakla, Allah'a karşı var olması gereken saygı zedelenmiş olur. Bu hususta bize gerekli olan gerçekten bunun büyük bir şey olduğunu kavramaktır. Çünkü bu açıdan bakıldığında büyük ile karşılaşmakla, küçükle karşılaşmak arasında i'ark yoktur.
Günaha göre, günah olmak itibariyle, gerçekte yukardaki iki bakış açısı arasında fark yoktur. Çünkü günah tasavvuru bu iki bakış açısına bağlıdır. Küçük olduğuna inanılması ile onun meydana gelişini büyük bir şey olarak değerlendirmek, birbirine ters düşmez.
Çünkü bunlardan her biri ayrı ayrı cihetlerle yapılan değerlendirmelerdir.
Günahı işleyen kişi onu işlerken yüce ve Rabbani yönü küçük görmek kasdı içerisinde olmamış, din koyucunun küçük veya büyük saydığı bir şeyi işlerken keyfi arzusuna uymayı kasd etmiş olabilir. Bu durumda günah, kişinin durumuna göre gerçekleşir. Nitekim bid'atı yapan kişi de din koyucu ile çekişmeyi ve dini küçük görmeyi kasdetmiyor. Dinin gereği gibi davranmayı kasdediyor, fakat ilave ettiği ve başkalarına tercih ettiği bir yorum ile bunu yapıyor.
Şu kadar ki, dinde bid'at işlemeyi küçük görmek böyle değildir. Çünkü bu ancak, her şeyin mâliki Hak Teala'ya karşı aykırı gitmektir. Zira bu durumda yasak ve aykırı davranmak meydana gelmiştir. Bunu hafife almak büyük bir şeydir. Bundan dolayıdır ki şöyle bir şey söylenmiştir: "Hatanın küçüklüğüne bakma, kime karşı işlediğine bak."
Sahih'de rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber veda haccında şöyle buyurmuştur:
"Bu gün hangi gündür?" Çevresindekiler:
Hacci Ekbar günüdür, dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Bu gününüz nasıl kutsal/saygıdeğer bir gün ise bu şehriniz (Mekke)'de canlarınız, mallarınız ve namuslarınız dahi öyle kutsal/saygı değerdir. Bir suç işleyen kendi suçundan başka bir şey ile suçlanmaz. Baba oğlunun, oğul da babanın işlediği ile suçlanamaz. Dikkat ediniz! Şeytan muhakkak ki şu memleketinizde kendisine tapınılmasından ebediyyen ümidini kesmiştir. Sizin ufak tefek/değersiz saydığınız işlerinizde bile ona itaat yoktur. Şeytan, değer vermediğiniz işlerinizde ona boyun eğmenizden hoşnut olacaktır."[72]
Hadisteki "...Ona boyun eğmenizden hoşnut olacaktır." ifadesi değersiz görülen günahlardaki tehlikenin büyüklüğünü göstermektedir.
İmam Gazzâli bu şartı dikkatlice değerlendirmiş ve İhya isimli kitabında önemsememek sebebiyle küçük günahın büyük olacağını bildirmiştir.
Gazâli: “Kul günahını büyük gördükçe, günah Allah katında küçülür. Kul günahını küçük gördükçe de Allah katında büyür." dedikten sonra bunu açıklamış ve geniş bir izahat vermiştir.
Buraya kadar söylediğimiz şartlar meydana gelince ümid edilir ki bid’atların küçükleri küçük günah olur. Eğer şartlardan biri veya çoğu yerine gelmez ise bid'at, büyük günah olur veya büyük olmasından korkulur. Nitekim günahlarda da durum böyledir.
En iyi bilen Allah'tır.[73]
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
[1] Bu hükümlerin hepsi aynı derecede değildir
[2] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/47.
[3] Bu kelimelerin sözlük ve dini anlamlan ilerde eseri tahkik eden zât tarafından dipnot halinde verilecektir. Ancak anlatılanların kavranmasına yardımcı olmak üzere gene Şâtıbi'nin önemli eserlerinden olan Muvâfakât'ından alıntılar yaparak bu kelimeleri açıklayalım.
Zaruriyyat: Onsuz olmayan, din ve dünya işlerinin kıvamı kendilerine bağlı bulunan hususlardır... Zaruriyyatın tamamı beş konuda toplanır: Dinin korunması, Nefsin korunması, Neslin korunması, Malın korunması, Aklın korunması. '
Hâciyyat: Onsuz olmakla birlikte bir genişlik ve kolaylık sağladığı için ihtiyaç duyulan, bulunmadığı zaman genelde sıkıntı ve güçlüklere sebep olan şeylerdir.
Tahsîniyyât: Üstün ahlak anlayışına uygun bir davranış göstermeyi, sağduyu sahiplerinin hoş karşılamayacağı nahoş hallerden uzaklaşmayı temine yönelik şeylerdir. Bakınız: Şatıbî, .Muvafakat, tercüme. Dr. Mehmed Erdoğan, İz yayıncılık. 1990, 2/7-9-10
Her üç terim için tek konuda bir örnek verelim: Zaruriyyattan olan can'ı korumak için ölmeyecek kadar yemek zaruriyyat; İhtiyacı karşılayacak şekilde ve türden yemek haciyyât; lüks derecede kaliteli yiyecekleri yemek tahsiniyyattır, (Çeviren)
[4] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/48-49.
[5] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/50.
[6] Bu zat Said b. Müseyyib b. Hazn b. Ebî Vehb b. Amr b. Âbid b. Imrân b. Mahzum'dur. Kendisi Mahzunu kabilesinden ve Kureyştendir. İkinci Tabakadan olan ibnul Müseyyib, sağlam ve büyük fıkıh bilginlerindendir. Mürsel olarak rivayetleri mürsellerin en sahihidir. Seksen yaşından fazla bir durumda iken hicretin 94. Yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib. 1/305; Şezerat. 1/102! Tezkire. 1/54.
[7] Bu zât Hz. Ömerin kölelerindendir. Künyesi Ebu Abdullah veya Ebû Ûsâme'dir. Kendisi Medineli olup güvenilir bir alimdir. Mürsel rivayetleri vardır. Üçüncü tabakadan olup, hicretin 36. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 1/272; Şezarât. 1/194. Cerh ve Ta'dil. 3/555.
[8] Hadisi bu lafızla Müslim Sahihinde rivayet etmiştir. Hadisin genel numarası 2856 kitap numarası 50-51dir. Cilt 4 shf.2191-2192 Ayrıca Siyer-i îbıri Hişamda 1/81 de ibn-i İshaktan rivayet edilmiştir.
[9] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/51-52.
[10] Bu zât, Ali b. Hüseyin b. Alidir. Künyesi Ebü'l Hasen olup Murûc'uz-Zeheb isimli kitabın sahibidir.
[11] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/53-54.
[12] Hadisin tamamı Buhârinin Sahihindir. Fethul Bârüb hadis numarası 5073 ve 5074’dür.Hadisin Müslim’de numarası 1402.Tirmizi’de 1083 numarada. Nesai'de cilt 6, sahife 58’de,İbn-i Mace’de 1848 numarada. Dârimî’de cilt 2. shf. 178. 2167 ve 2169 numaradadır.
[13] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/55.
[14] Hadisin tamamı Buhârî'nin Sahihinde Nikah bölümün dedir. Feth'ul Bâri'de ve hadis numarası ti 127 dir. Ayrıca hadisi Ebu Davud da rivayet etmiştir. Hadis numarası 2272 dir.
[15] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/56-57.
[16] Bunlar şîadan İmamiye ve Zeydiyye dışındaki Batınilerdir. Kurtubî tefsirinde (5/17) şöyle diyor: Bil ki (evlenme konusundaki ayette yer alan) bu sayılar! İki, üç, dört, sayıları dokuz kadınla evlenmenin mubah olduğunu göstermez. Bunu söyleyen, Kur'an ve sünneti anlamaktan uzaktır. Bunu söyleyen, bu ümmetin selefinin (geçmişinin) üzerinde olduğu anlayışa yüz çevirmiştir. Bunu söyleyen, sanmıştır ki bu kelimelerin arasında bulunan vav harfi cem içindir (yani sayıların toplam değerini verir, demiştir.) Bunu söylerken düşüncesini, Peygamberin dokuz kişi ile evlenmesi ile desteklemiştir. Bu cahil anlayışı ileri süren ve Rafızıce sözü söyleyenler ve bazı zahiriler "ikişer" anlamına gelen kelimeyi iki anlamına gelir şekilde değerlendirmişlerdir. üçer' ve "dörder" anlamına gelen kelimeleri de böyle anlamışlardır. Zahirilerden bazıları bundan daha çirkinini söylemişlerdir. Bunlara göre bu ayet 18 kadınla evlenmenin mubah olduğunu ifade ediyormuş! Dayanakları da şu imiş! Bu kelimelerde geçen sayılar tekrar ve vav harfi cem' ifade etmekmiş. Yani iki+iki+üç+üç+dört+dört=toplamı 18 edermiş!? Bunların hepsi Arapçayı ve sünneti bilmemek ve ümmetin icmâına aykırı davranmaktır.
[17] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/58.
[18] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/59.
[19] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/60.
[20] Bu zat Emevilerden Ebu Sufyan’nın oğlu, Muaviye’nin kardeşi meşhurbir sahabidir. Ömer onu Şam’a vali olarak tayin etmişti. Hicretin 19. yılında Şam’da taun hastalığından vefatetti. Bakınız: Takrib,2/365; cerh ve Ta’dil,8/271; Şehrazat-1/30.
[21] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/61.
[22] Bu eserin daha önce basılan bir nüshasına talik yapan Reşid Rıza bu meseleye şu notu düşürüyor. İçki düşkünü tıp adamları ve şairler içkinin bu özellikleri olduğunu söylemektedirler. Evet içkinin zehiri sinir sisteminde bir uyanmayı, uyanıklığı meydana getirir. Fakat bu uyanıklığın peşinden bir gevşeklik ve zayıflık gelir. Tepki kanununun gereği budur. Meşhur Arap Şairi Ebu Nuvâs’ın "Bizzat dert olan şeyi bana derman diye var" dediği gibi, içkinin verdiği zayıflık ve gevşeklik deliliğe veya öldürücü hastalıklara kadar varır. Bu konuda bu çağ tıp bilgilerinin görüş birliği vardır.
[23] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/62.
[24] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/63.
[25] Hadisin tamamı Buhârî'de Şirb ve Musakat bölümünde 2370, Cihad ve Siyer bölümünde 3012 numaradadır. Ayrıca Ebu Davud 3083-3084 numarada, 3/177 de. Ahmed b. Hanbel Müsned, 4/71-73 de, İbn-i Hıbbân Sahihinde. 1/174; 7/94 ve 149 da rivayet etmişlerdir. Hâfız îbn-i Hacer Askalani Feth'ul Barî'de şöyle diyor: Hadisin manası hakkında İmam-ı Şafii şöyle demiştir: Hadisin manasında iki şeye ihtimal vardır. Birinci ihtimal, müslümanlar için Hz. Peygamberin korumasında olan yerden başka, bir yeri koruma altına alacak kimse yoktur, ikinci ihtimal. Hz. Peygamberin koruması gibi olandan başka koruma altına alınan yer yoktur, birinciye göre mana: Hz. Peygamberden sonra hiç kimseye bir yeri koruma altına almak yoktur demektir, ikinciye göre mana; Koruma görevi Hz. Peygamberin makamında olan zâta aittir. Bu ise özellikle halifedir, demektir. (Fethul Bari. 5/54)
[26] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/64.
[27] Hadisle değiştirme olmuştur, İhtimal ki kitabı el yazısı ile yazarken bu hata yapılmıştır. Götdüğümüz gibi hadisin sununda "bize haram kılınmadı" cümlesi yer alıyor. Fakat doğrusu hadisin bütün rivayetlerinde “bize çok ısrar edilmedi.” şeklindedir. Hadisi Buhârî Cenazeler bölümünde 1278 numarada. Hayız bölümünde 313 numarada. Talak bölümünde 53-11 numarada. Müslim Cenazeler bölümünde 938 genel numarada. 2/646, Ebu Davud Cenezeler bölümünde 3167 numarada 3/199, İbıri Mâce Cenazeler bölümünde 1577 numarada. 1/502, Ahmed b. Hanbel Müsnedinde. 6/408 de rivayet etmiştir.
[28] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/65-66.
[29] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/67.
[30] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/67.
[31] Yazarın bu ifadesini Hanefi usulcülerindeki mekruh anlayışı ile bağdaştırmak mümkün değildir. Çünkü Hanefi usulcülerine göre mekruh, harama yakın (tahrimen) ve helâle yakın (tenzihen) olmak üzere iki kısımdır. Şu kadar ki yazarın ifadeleri helale yakın mekruhda düşünülebilir. (Çeviren)
[32] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/67.
[33] Mütekaddimin deyimi. bilim tarihi içinde yer alan bir deyimdir. Sözlük anlamı geçenler, önde olanlar demektir. Terim olarak her biri başlı başına birer muazzam hukuk ekolu olan dört büyük mezheple bu deyime farklı mana yüklenmiş olabilir. Bir bakış açısı örneği olmak üzere Hanefi mezhebinde bu deyim "Ebu Hanife ve bizzat ondan okuyan talebeleridir". Bakınız: Keşşaf'u Istılahât'ıl Fünun. Tehânevi. 1/677 (Çeviren)
[34] Bu. Buhârînin rivayet ettiği uzun bir hadisin parçasıdır. Hadis Buhârî'de Nikah bölümünde Feth’ul Bari’de 5063 numarada. Müslim'de Nikah bölümünde 1401 genel numarada, Nesâi'de Nikah bölümünde 6/60 da. Dârimî'de Nikah bölümünde 2/69 numarada. Zâd’ul Meâd, 4/250 de, Albaninin lrvâ'ul Ğalilinde 1782 numarada rivayet edilmiştir.
[35] Hadısi Buhârî Eyman ven-Nüzür bölümünde Feth'ul Bâride 6704 numarada, imam Malik Muvatta’ında Nüzur ve Eyman bölümünde 2/475 ve 6 numarada rivayet etmiştir.
[36] Bu zat, Kays b. Ebî Hazim el-Becelîdir. Künyesi Ebû Abdillah ve kendisi Kûfelidir. Sağlam bir kimsedir. Hem cahiliye hem İslam dönemini yaşamıştır. (Hz. Peygamberi) gördüğü söylenmiştir. Bu zâtın cennetle müjdelenen on kişinin hepsinden rivayette bulunma gibi bir özelliği vardır, İkinci tabakadandır. Hicretin 97 veya 98. yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib. 2/127: Şezerat. 1/112.
[37] Bu. Buhârî'nin Menakıb'ul Ensar bölümünde rivayet ettiği hadisin baş tarafıdır. Hadis Feth'ul Baride 3834 numaradadır.
[38] Hadisi Buhâri Eymân ve Nüzür bölümünde iki ayrı yerde rivayet etmiştir. Hadis, Fethul Bâride 6697 ve 6700 numaradadır. Ayrıca İmam Malik Muvatta'ında Nüzür ve Eymân kitabında rivayet etmiştir. Hadisin numarası 8'dir.
[39] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/68-70.
[40] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/70.
[41] Bu zât. İshak b. İbrahim b. Mahled el-Hanzalîdir. Künyesi Ebû Muhammed b. Râhaveyhtir. Kendisi Mervlidir. Güvenilir, hafız ve müctehiddir. Ahmet b. Hanbelin arkadaşıdır. Hicri 238 yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 1/54; Nîzân. 1/182; Tezkire, 2/433.
[42] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/71.
[43] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/71.
[44] Bir örnek olmak üzere Fetih suresi 10. Ayetini hatırlayalım- "... Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir..." Görüldüğü üzere ayette Allah'ın eli diye bir ifade vardır. Bu ayet müteşâbihattandır. Allah'ın eli var mıdır, yok mudur? Varsa nasıldır? gibi soruların sorulmasını engellemeyi murad ederek Hz. Ömer Sabîğ'i cezalandırmıştır. (Çeviren)
[45] Bilindiği üzere Iraklı Sabîğ Hz. Ömer'in kefaletinde bir kimse idi. Sabiğ hep Kur'an'daki müteşâbih ayetlerle ilgili sorular soruyordu. Bunun bu davranışı Kur'an'dan şüphe edilmeye yol açıyordu. Bunun içindir ki Hz. Ömer onu dövdü ve Medine'den sürerek insanlardan uzaklaştırdı.
[46] Bu zat Yemendeki Eş'arîlerden Abdullah b. Kays'tır. Değerli ve meşhur bir sahabidir. Hayber savaşında bulunmuştur. Hz. Ömer ve Hz. Osman onu idareci olarak tayin etmişlerdir. Sıffîn olayındaki iki hakemden biridir. Zayıf yapılı ve kısa boylu idi. Kur'an'ı okurken güzel bir sesle okurdu. Hicretin 50. yılında vefat etmiştir. îbn'ul Imâd'ın Şezerât'ta bildirdiğine göre sahih olan hicretin 40. yılında vefat etmiş olmasıdır. Bakınız: Takrib, 1/4411 Şezerat, 1/53; Tezkire. 1/23
[47] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/72.
[48] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/73.
[49] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/73.
[50] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/74.
[51] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/75-76.
[52] Hadîsi Ahmed b. Hanbel. Müsned'inde 5/251 de rivayet, etmiştir.
[53] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/77.
[54] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/78.
[55] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/79-81.
[56] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/82.
[57] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/82.
[58] Bu hadisi Buhârî Sahihinde İlim ve Peygamberler/Enbiya bölümünde rivayet etmiştir. Hadis Feth'ul Bâride 106-107-108-109-110 ve 34 61 numaralarda yer almıştır. Aynı hadisi Tirmizi Fiten. İlim ve tefsir bölümlerinde 2659-2660-2661-2669 2951 ve 2257 numarada, İbn Mace, Mukaddimede 33 numara ile (l. Cild, 13 shf.) da. Darimî, Mukaddimede 231-232-233- 234-235-236-237-238 numarada (1/87-88-89) Ahmed b. Hanbel Müsnedinde 1/293 de ve pek çok yerde rivayet etmişlerdir.
[59] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/83-84.
[60] Geçmişte tasavvufçulardan bid'ata bulaşan kötü kimselerin özellikleri budur. Zamanımızda işledikleri bid'atlar çoğalarak devam etmektedir. Bunlar, işlerinde ve davranışlarında sünnete sarılmaya davet edenlerin yokluğunda olur. Hak ehlinin çağrıları ağır basarsa batıl davalar ölür. Müslümanların bulunduğu her beldede durum budur. Eski ve yeni olarak kurallaşmış olan olgu böyledir.
[61] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/85-86.
[62] Hırsızlık cezası için gerekli olan nisap miktarı hakkında İslam fıkhındaki ekollerde farklı görüşler varsa da bunun on dirhem ve daha fazla miktara eşit olduğunu söylemek bu hususta bir fikir vermektir. Ancak on dirhemin günümüzde nasıl bir kıymet ifade ettiğini ortaya koymak bakımından. Hz. Peygamber döneminde on dirheme orta derecede iki koyun alınabildiğini hatırlatmak yerinde bir beyan olacaktır. (Çeviren)
[63] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/87-88.
[64] Bu konunun en iyi delili, Ahmed b. Hanbel'in de başına gelen "Kur'an mahlûk mudur, değil midir?" belasıdır. Bu mesele incelendiğinde doğru yolda yürüyen kimse için büyük faydalar olduğu görülür. Ahmed b. Hanbel bu olaydan önce Şam ve Irak halkı için yol gösterici bir bilge lider idi. Bu olaydan sonra da tüm dünya halkı için böyle oldu.
[65] Hadis için bakınız: Ebu Davud Sünen. Kitab’üs Sünne. 1.Bâb; Avn'ul Ma'bud.12/342 (Çeviren)
[66] Bu sahih bir hadisten bir parçadır. Hadisi Müslim İlim kitabında 1017. Zekât kitabında, bölümün 15. hadisi olarak: Nesaî, Zekât kitabında 5/75-76-77; Tirmizi, İlim kitabında 2675 numara ile, İlin Mâce. Mukaddimede 203 numara ile. Ahmed b. Hanbel Müsned'de 4/357-359-360-361-362 de. Darimi, Mukaddimede 514 ve 515 numara ile rivayet etmişlerdir.
[67] Parantez içindeki ifade orjinalde yoktur. Fakat az önce söylenen "iki şeyden öte geçmez” ifadesinin açılımı yapılmamış "ya bidat sahibine uyulur" denilip, ikinci şık söylenmemiştir. Kanatimizee ikinci şık parantez içinde söylediğimiz husustur. (Çeviren)
[68] Ebu zât, Ahmed b. Ebî Bekir b. el-Hâris b. Zürare b. Mus'ab b. Abdurrahman b. Avf Ebû Musab ez-Zührîdir. Doğru bir fıkıh bilginidir. Ebû Hayseme rey/akıl yolu ile fetva verdiği için onu ayıplamıştır. Onuncu tabakadandır ve hicri 242 yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib. 1/12: Şezerât/2100.
[69] Bu zat, Abdurrahman b. Mehdi b. Hassan el-Anileridir. Ebû Saîd el-Basrî bunların azadlı kulesidir. Kendisi güvenilir ve sağlam bir kimsedir. Hadis hafızı, hadis ve hadis ricalini bilen bir zâttır. Dokuzuncu tabakadan olup hicretin 298 yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrîh, 1/499: Tezkire. 1/329: Maârif, shf.513.
[70] Rivayetler arasında "Her kim yeni bir şey icad ederse..." ifadesinden başkasını ve yukardaki rivayette yer alan "bizim camimizde" ifadesini bulamadım. Hadis için bakınız; Kenzu’l Ummal, hadis no: 44336; Feth'ul Bari. Hadis no: 1868 Müslim. Hac bölümü, genel hadis no: 1366-1370 ve 1720; Ebû Hacer'in "Mevsûatu Etraf il Hadis. 8/35.
[71] Yazar’ın Gırnatalı olduğu hatırlanmalıdır. (Çeviren).
[72] Bu hadis İbn-i Hişam'ın Siresinde yer alan uzun bir rivayetin özetidir. 4/275 istersen ayrıca Buhârî'nin Hac kitabında ve başka pek çok yerlerde zikrettiği rivayetlerine başvur. Hadis numarası 1739-1741-1742; Müslim. Kasâme bölümü hadis genel numarası 1679; Ibn Mace, Mukaddime bölümü, hadis no:233; Dârimî. Menasik bölümü, hadîs no:1916; Ebu Davud. Menasik bölümü, hadis no:1905 Hadisi ayrıca Âkulî Ritabu'r Rasf isimli eserinde rivayet etmiştir. 1/598
Çevirenin Notu: Görüldüğü üzere eseri tahkik eden Dr. Nedvî'nin verdiği kaynaklar arasında Tirmizi yoktur. Metinde yer alan hadisteki son kısmın Tirmizideki şekliyle mealini veriyoruz. “... Fakat sizin değersiz saydığınız işlerinizde şeytana boyun eğeceksiniz, O da bundan hoşnut olacaktır." Tirmizi. hadis no: 2159.
[73] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/89-96.

