5- HAKİKİ VE İZAFÎ BİD’ATLERİN HÜKÜMLERİ VE ARALARINDAKİ FARKLAR
Bundan önce hakiki bid'ati ve izafi (göreceli, nisbî) bid'ati açıklamak gereği vardır. Bu konuda biz şunları söyleriz:
Hakiki bid'at, ne Kitab'dan, ne sünnetten ne icmadan şer'i bir delili bulunmayan, ne de ilim adamlarınca icmali veya tafsili muteber bir istidlale dayanmayan bid'attır. Nitekim yukarıda da belirtildiği gibi bu sebeple bid'at diye isimlendirilmiştir. Çünkü o, geçmişte örneği olmayan uydurulmuş bir şeydir. Her ne kadar bid'atçi kendisinin şeriatın dışına nisbet edilmesini reddetse bile bu böyledir. Çünkü o, istinbat ettiği şeylerle deliller neyi gerektiriyorsa onun altına girdiğini iddia ediyor fakat bu iddia ne işin hakikatında ne de zahire göre sahih/geçerli değildir. İşin hakikatında bu iddianın doğru olmadığı onların istinbatının delillerle karşüaştırılmasıyle anlaşılır. Bu iddia zahire göre, yani dış görünüşü itibariyle de doğru değildir. Çünkü bid'atçinin delilleri, -şayet onlarla istidlal ettiği sabit ise- aslında delil değil, birer şüphedir. Yoksa iş gayet açık olurdu.
İzafi (göreceli, nisbi) bid'ate gelince bunda iki tane şaibe (şüphe, kusur) yönü vardır: Bunlardan birincisi, o bid'atin delillerle ilişkili bir durumunun olmasıdır ki bu yönüyle bid'at değildir. Diğer şaibe ise o bid'atin delillerle ilişkili hiçbir durumunun olmaması, tamamen hakiki bid'at gibi olmasıdır. Böyle iki tane şaibe taşıyan bir şeyle amel edilince kişi bu iki şeyden birisinden asla kurtulamaz. Bu sebeple biz bu tür bid'ate "izafi bid'at" ismini verdik. Yani bu iki yönden birisine nisbetle sünnettir. Çünkü delile dayanmaktadır. Diğer yönüne nisbetle bid'attir, çünkü delile değil, şüpheye dayanmaktadır veya hiçbir şeye dayanmamaktadır.
İkisi arasında mana yönünden fark vardır. Aslı itibariyle delili vardır. Keyfiyeti, ahvali ve tafsilatı yönüyle de delile ihtiyacı olduğu halde bu yönleriyle delili yoktur. Çünkü bu tür bid'atler sadece âdetlerde değil genellikle ibadetlerde olur. Bunu inşaallah anlatacağız.
Bundan sonra bizim söyleyeceklerimiz şunlardır: Biz hakiki bid’atlerle ilgili hükümler konusunda söylenecek şeyleri söylemekten vazgeçtik. Çünkü bu tür bidatler çok meşhurdur ve insanlar arasında yaygın bir şekilde bilinmektedir, bunlarla ilgili çeşit çeşit fırkalar çıkmıştır, insanlar grup grup bu fırkalara dağılmışlardır ve onlarla ilgili yeteri kadar misaller daha önce geçmiştir, âlimler de bunları öteden beri bilmektedir. Bununla beraber hakiki bid'atın izâfı bidatten bağımsız, sırf kendisine ait hükümleri çok nâdirdir. Bilakis hükümlerin pek çoğunda her ikisi de müşterektir ki bu kitabın gayesi de bunları açıklamaktır. Halbuki izafi bid'at böyle değildir, onun kendisine ait özel hükümleri vardır ve bu hükümler özel açıklamayı gerektirir ki bu bölümün gayesi de budur. Ancak öncelikle şunu söylemek gerekir ki izafî bidat de iki kısımdır: Birincisi hakiki bid'ate yakın olan izâfı bidattir ki neredeyse hakiki bid'at sayılır. Diğeri neredeyse hâlis sünnet sayılacak kadar hakiki bid'atten uzak izâfı bidattir.
Bu taksimatı yaptıktan sonra artık her bir bölüm üzerinde ayrı ayrı söz etmek bir zorunluluk haline gelmiştir. Bunlardan herbirini vaktin gerektirdiği ölçüde fasıllara ayırdım. Başarı Allah'tandır.[1]
Fasıl
Allah Teala, İsa (a.s.) ve ona tâbi olanlar hakkında şöyle buyurdu:
"Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu biz emretmedik. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır."[2]
Abdullah ibn Humeyd, İsmail ibn İshak el-Kâdı ve daha başkaları Abdullah ibn Mes'ud'dan naklettiler. O şöyle dedi. Rasulullah (s.a) bana dedi ki:
Bilir misin, insanların en iyi bileni kimdir? Dedim ki:
Allah Rasülü daha iyi bilir. Dedi ki:
"İnsanların en iyi bileni, amelinde kusurlu da olsa, kalçaları üzerinde sürünüyor olsa da, insanlar ihtilafa düştükleri zaman hakkı görebilendir. Bizden öncekiler yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Bunlardan üç tanesi kurtuldu, diğerleri helak oldu. Bir fırka vardır ki bunlara melikler çok eza cefa ettiler ve onları Allah'ın dini -yani İsa'nın (a.s.) dini- üzere oldukları için öldürdüler. Onlar da dağlarda dolaştılar ve oralarda ruhban hayatı yaşadılar. Allah Teala bunlar hakkında şöyle buyurdu: "Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu biz emretmedik. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardı." Onlardan mü'min olanlar bana iman edenler ve beni tasdik edenlerdir. Fâsıklar, yani yoldan çıkanlar ise yalanlayanlar ve inkar edenlerdir."
Bu hadis Kulelilerin hadislerindendır. Buradaki ruhbanlık, halktan ayrı yaşamak dünyayı ve kadın gibi dünya zevklerini terk etmektir. İslamdan önceki Hristiyanların yaptığı gibi manastırlara kapanıp kendini tamamen ibadete vermek de ruhbanlık anlamına gelir. Müfessirlerden bir topluluk ruhbanlığı bu şekilde tefsir ettiler.
"Fakat Allah'ın rızasını kazanmak için ruhbanlık yaptılar." diye meal verdiğimiz bölüm, âyette diye istisna şeklinde geçer. Bu istisnanın muttasıl/bitişik olması da, munfasıl/ayrı olması da muhtemeldir. İstisnayı muttasıl olarak kabul edersek sanki mana şöyle olur: Biz ruhbanlığı onlara ancak Allah'ın rızasını kazanmaları şartıyle yazdık. Yani ruhbanlık bizim meşru kıldığımız şeylerdendir. Fakat Allah'ın rızasını kazanmak kaseliyle olması şarttır. Ruhbanlığa da hakkıyla riayet etmediler. Çünkü Hz. Muhammed'e (s.a) iman etmedikleri zaman ruhbanlığın hakkına riayeti terk etmiş oldular. Müfessirlerden bir grubun görüşü budur.
Çünkü Allah'ın rızasını kazanmak, kendilerine meşru kılınan şeyle amelde şart koşulduğu zaman, onların bu şarta riayet etmeleri gerekir. Halbuki ruhbanlık onları nerelere götürdü? Bu ruhbanlık onlara ancak üzerinde bulundukları din başka bir dinle nesh edildiği zaman yeni dini kabul edip neshedilen (yani hükmü kaldırılan) dini terk etmeleri şartıyle meşru kılındı. Allah'ın rızasını kazanmanın gerçek anlamı da budur. Bunu yapmadıkları ve evvelki dinlerinde ısrar ettikleri zaman bu onların meşru olana değil, hevâ ve hevese tâbi olmaları anlamına geldi. Meşru olana tâbi olmak, Allah'ın rızasını kazanmakla elde edilir. Allah'ın rızasını kazanmak da ancak bununla yani O'nun gönderdiği Peygamber'e (s.a) iman etmekle mümkündür.
Allah Teâla "Biz, onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik,içlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardı." buyurdu. İman edenler, Allah'ın rızasını kazanmak için ruhbanlık yapanlardır. Fâsıklar ise, ruhbanlığı bu şartın dışına çıkarak yapanlardır. Çünkü onlar Rasulullah'a (s.a) iman etmediler.
Ancak bu tesbit, onlar için meşru kılınan şeyin bid'at diye isimlendirilmesini gerektirmektedir. Bu da bid'at tarifinin delalet ettiği manaya aykırıdır.
Buna verilecek cevap şudur: Bunun bid'at diye isimlendirilmesi, onların meşru olan şeyin şartını ihlal etmelerinden dolayıdır. Çünkü onlara bir şart koşulmuştu, onlar da bu şartı yerine getirmediler. Bir ibadet herhangi bir şarta bağlanmış da o şartıyle birlikte eda edilmemişşe o şarta uygun bir ibadet olmaktan çıkmış ve bid'at haline gelmiştir. Meselâ kıbleye yönelmek, abdestli olmak gibi namaza ait şartlardan herhangi bir şartı kasten ihlal eden kimsenin durumu buna benzer. Bunların bir şart olduğunu bilir de bile bile bunları yerine getirmezse ve namazı bu şartları ihlal ederek kılmakta ısrar ederse bu amel, bidat, kabilinden bir şey olur. Hz. Muhammed'in (s.a) peygamber olarak gönderilmesinden önce Hıristiyanların ruhbanlık yapmaları sahih/doğru bir hareketti. Hz. Muhammed (a.s.) peygamber olarak gönderilince bundan tamamen vazgeçip onun dinine dönmeleri gerekirdi. Neshedilmiş olmasına rağmen halâ onda devam etmek şer'an bâtıl olan bir şeye devam etmek demektir. Bu da bid'atm ta kendisidir.
Bu bakış açısına göre onların davranışları iki şeyden dolayı bid'at diye isimlendirilmiştir:
Birincisi: Hakiki bid'at oluşundan dolayıdır. Çünkü bu davranış bid'at tarifinin içine girer.
İkincisi: İzafi bid'at oluşuna râcidir. Çünkü Kur'an'ın zahiri bunun onlar hakkında mutlak olarak kötülenmediğine delâlet eder. Bununla beraber onlar bunun şartını ihlâl ettikleri için bid'at olmuştur. Onlardan kim bunun şartını ihlal etmez de Hz. Muhammed'in bi'setinden önce ruhbanlık yaparsa, âyeti kerimenin delâletine göre onun için ecir ve sevap yazılmıştır: "Biz, onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik." Yani zamanında ruhbanlık yapıp sonra peygamber olarak gönderilince Hz. Muhammed'e (s.a) iman eden kimseye biz mükâfat verdik.
Biz dedik ki: Bu duruma göre onların bu davranışı izafi bid'attır. Çünkü o, hakiki bid'at olsaydı, onunla üzerinde bulundukları şeriatlerine muhalefet etmiş olurlardı. -Çünkü bu, yani şeriatlerine muhalefetleri hakiki bir bid'attır. Böyle olunca da ruhbanlık yaptıklarından dolayı onlara mükâfat verilmezdi. Hatta Allah'ın emirlerine ve yasaklarına muhalefetlerinden dolayı cezaya müstehak olurlardı. Bu da onların kendileri için caiz olan bir şeyi yaptıklarının delilidir. O halde onların bid'ati hakiki bid'at değildir. Fakat bid'at lafzı hangi manaya kullanılırsa kullanılsın (ister izafi manaya, ister hakikî manaya olsun) yine de üzerinde durulması gerekir. İnşaallah biraz sonra gelecektir.
İster izâfı olsun, ister hakiki olsun bu sözün bu ümmeti ilgilendiren bir hükmü yoktur. Çünkü bizim şeriatımızda ruhbanlık neshedilmiştir. İslamda ruhbanlık yoktur. Peygamber (s.a):
"Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir." buyurmuştur.
İbn el-Arabi âyet hakkında dört görüş nakletti: Birincisi yukarı" da geçendir. İkincisi ruhbanlığın kadınlardan uzaklaşmak olmasıdır ki bizim şeriatımızda bu neshedilmiştir. Üçüncüsü uzlet için manastırlara kapanmaktır. Dördüncüsü seyahattir. Bu dördüncüsü yani seyahat, zaman bozulduğunda bizim dinimize göre menduptur/teşvik edilen bir şeydir. ;
Zahirine göre bunun (yani dağlarda dolaşıp seyahat etmek anlamına gelen ruhbanlığın) bid'at olması gerekir. Çünkü İslamdan önce ruhbanlık yapanlar bunu dinlerini korumak için meliklerden kaçarak (yani dağlarda dolaşarak) yaptılar ve bu yaptıkları bid'at (üye isimlendirildi. Böyle bir hareketin mendup olması onun bid'at
olmamasını gerektirir. O halde İbn el-Arabi'nin ruhbanlığı zamanın fesadında (fitne zamanlarında) dağlarda yapılan mendup seyahat diye manalandırmasıyle Kur'an'ın bunu bid'at diye isimlendirmesi nasıl uzlaştırılacaklar? Fakat bu meselenin bir açıklaması vardır.
İnşallah bu da anlatılır.
Denildi ki: Ayet-i kerimede "Onlar bid'at uydurdular." Denilmesinin anlamı şudur: onlar hakkı terk ettiler. Domuz etlerini yediler, şarap içtiler, cünüp olduklarında yıkanmadılar ve sünnet, olmayı terkettiler. "Ona gereği gibi uymadılar." bölümünün anlamı itaati ve dinî inancı gözetmediler demektir. Bu cümledeki "Ona" zamirinin mercii önceden belirtilmemiştir, dini inancı demektir. Bu mânâ, ayetin öncesindeki "Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet vermiştik." bölümünden anlaşılmaktadır. "Ona (yani Hz.İsa'ya) uyanlar"ifadesinden orada peşinden gidilen dinî bir inancın olduğu anlaşılır. Nitekim Sâd sûresi 32.âyetinin sonundaki bir zamirin mercii de önceden belirtilmemiş, ancak ondan önceki 31. âyette buna dair bir ipucu/karine vardır. Söz konusu ayetlerin meali şöyledir:"Akşama doğru ona (Süleyman'a) çalımlı, cins koşu atları sunulmuştu. Süleyman: Doğrusu ben bu iyi malları, Rabbimi anmayı sağladıkları için severim. Nihayet güneş battı.”[3] (Mealde verdiğimiz"güneş battı" ifadesi âyetin metninde bir zamirle temsil edilir. Bu zamir güneşe gönderilmiştir. Çünkü bir önceki ayette geçen el-aşiyyu" kelimesi öğleden sonraki zaman dilimini yani güneşin göründüğü bir zamanı ifade eder. Ki biz onu akşama doğru diye terceme ettik. "Tevârat" ise gözlerden gizlendi demektir ki biz onu güneş battı diye çevirdik)
Bu görüşe göre âyetin anlamı şöyle olur: Onların uyguladıkları böyle bir ruhbanlığı biz yazmadık/emretmedik. Biz onlara ancak hakkı emrettik. O halde bundaki bid'at izâfı değil, hakiki bid'attir. Buna ister izafi denilsin, isterse hakiki denilsin âlimlerin çoğunluğunun görüşü bu vecihtir. Ayetin hükmünün hu ümmete nisbetinde de bir tartışma yoktur.
Said ibn Mansur ve İsmail el-Kâdı, Ebû Ümame el'Bahili'nin (r.a) söyle dediğini naklettiler:
Siz Ramazan ayında gece namazı kılmayı kendinize farz yaptınız. Halbuki Allah Teala bunu size farz kılmamıştı. O size sadece orucu farz kılmıştı. O halde ona devam ediniz ve terk etmeyiniz. Çünkü İsrailoğullarından[4] bazı kişiler Allah'ın kendilerine farz kılmadığı şeyleri, Allah'ın rızasını kazanmak için uydurdular. Fakat ona da hakkıyla riayet etmediler.
Allah Teala da onları terk etmelerinden dolayı kendilerini ayıpladı ve "Uydurdukları ruhbanlığa gelince... ona da gereği gibi uymadılar." buyurdu.
Bir rivayette de şöyle geçer: İsrailoğullarından bazı kişiler Allah'ın rızasını kazanmak için bid'at uydurdular. Ona da hakkıyle riayet etmediler. Daha sonra onu terk ettikleri için Allah Teala kendilerini ayıpladı. Ebu Umame bunu söyledikten sonra şu âyeti okudu: "Uydurdukları ruhbanlığa gelince.,.. Ona da gereği gibi uymadılar."
Bu görüş, bazı müfessirlerin görüşlerine de yakındır. "Ona da gereği gibi uymadılar." âyetini onlar şöyle tefsir ettiler: Yani bu konuda kusur işlediler ve ruhbanlığa devam etmediler.
Bazı tefsir nakilcileri dediler ki: Bu tevilde, nafile ve tatavvu olan bir şeye başlayan herkesin bunu tamamlaması ve hakkını gözetmesinin zorunlu olduğu anlamı vardır.
İbn el-Arabi dedi ki: Ruhbanlığın onlara kendileri bunu ısrarla devam ettirdikten sonra emredildiğini zannedenler bu izah tarzlarında yanılmışlardır.
İbn el'Arabi dedi ki: Bu yorum ne kelâmın/âyetin muhtevasından, ne üslûbundan ne de manasından çıkartılabilir. Bir kimseye herhangi bir şey ya şeriat vasıtasıyle emredilir veya o kişinin yaptığı bir adak onun emredilmesine sebep olur.
İbn el-Arabi dedi ki: Din ve inanç grupları arasında bu konuda ihtilaf yoktur.
Ona uygun bir şekilde amel edeceksek bu görüşün[5] üzerinde iyice düşünüp araştırma yapmaya ihtiyaç vardır. Çünkü âlimlerin çoğunluğu birinci görüşü[6] kabul etmişlerdir. Bu dinde bir bid'at, yoktur ve bid'at, delille alakayı kesmek demek olduğu için kesinlikle bidate cevaz verme görüşüne de tahammül etmez. Çünkü -yukarıda da geçtiği gibi- her bidat bir dalâlettir. Asıl olan delile uymaktır, ona aykırı hareket etmek değildir.
Bununla beraber biz -Allah'ın izniyle- Ebû Ümame'nin görüşünü de her ne kadar meselenin zahirine nisbetle uzak bir ihtimal de olsa, Şer'i delile uygun olmak üzere doğru bir bakıştan hareket ederek bir kenara atmayız. Yani o, Hz. Ömer'in Ramazanda mescidde insanları bir imamın arkasında toplamasını bid'at olarak kabul etti. Çünkü Hz. Ömer (r.a) insanlar namaz kılarlarken mescide girdiğinde şöyle dedi:
"Ne güzel bidattir bu! Ne var ki bunu kılmadan yatıp da sonra gecenin son kısmında kalkıp bunu kılanların davranışları daha iyidir."
Yukarıda da geçmişti, Hz. Ömer bunu herhangi bir bakış açısıyla bid'at diye isimlendirdi. Halbuki Ramazan ayında imamın insanları mescitte toplaması bir sünnettir. Sünnetin sahibi olan Hz. Peygamber (s.a) bunu uygulamıştır. Ancak farz olmasından korktuğu için bunu daha sonra terk etmiştir. Vahy zamanı sona erince illet, ortadan kalkmış ve iş normale dönmüştür (Yani farz olma korkusu kalmamıştır). Ancak Hz. Ebû Bekir (r.a), halifeliği döneminde çok daha önemli meselelerle karşı karşıya kaldığı için bunu gerçekleştirmesi mümkün olmadı. Hz.Ömer'in halifeliğinin ilk dönemlerinde de bu mümkün olmadı. Nihayet durumu inceledi ve uygulamayı başlattı. Fakat görünürde bu iş, sanki kendisinden öncekiler tarafından hiç uygulanmamış gibi olduğu için bid'at diye isimlendirdi. Yoksa sünnetle sabit olan bir şeye aykırı olduğu için bu isim verilmiş değildir.
Sanki Ebû Ümame (r.a) de bu amelle ilgili uygulamayı gözönünde bulundurdu ve Hz. Ömer'in yaptığı isimlendirmeye de bağlı kalarak bunu bid'at olarak isimlendirdi. Sonra âyet-i kerimeden anladığı manaya dayanarak da buna devam etmelerini emretti. Onun âyet-i kerimeden anladığı mana işe şu idi: Gereğini yerine getirmemek demek, farz olmayıp mendup olan bir ameli devamlı yapmayı tercih etmelerine rağmen ona devamı terk etmeleri demektir. Onlar da bu tercihlerinin gereğini yerine getirmediler. Çünkü zorunlu olmayan ve revatip sünnetler cinsinden olmayan tatavvular iki şekilde yapılırlar:
Birincisi: İnsanın gücünün dahilinde olan şeylerde onun asıl üzere bırakılmasıdır (yani tatavvu olarak kalmasıdır). İnsan bu tür tatavvûları bazan büyük bir iştiyakla yapar bazan da onu yapmak için iştiyak duymaz. Veya bazan onu âdeti üzere yapması mümkün olur, bazan da meşguliyetinin çokluğu ve benzeri bir sebepten dolayı onu yapmaya imkan bulamaz. Mesela bir adamın bugün tasadduk edeceği bir şeyi vardır ve tasadduk eder. Yarın böyle bir imkanı olmayabilir veya imkanı olur da tasadduk yapmaktan haz almaz. Veya tasadduk edeceği şeyi elinde tutmayı o andaki çıkarlarına daha uygun görebilir veya bunun dışında insanın karşılaştığı başka bir sürpriz buna engel olabilir. Hiç kimsenin bütün tatavvûları bu şekilde terk etmesinde herhangi bir sakınca yoktur ve terk etti diye de kınanmaz. Çünkü bunda bir kınama ve azarlama olsaydı tatavvu olmazdı. Tatavvu' farzdan farklıdır.
İkincisi: Tatavvuların yapılması gerekli bir yükümlülük olarak yerine getirilmesidir. Mesela kişinin belli bir vakitte herhangi sahih bir ameli düzenli olarak yapmayı kendisi için görev edinmesi, gecenin bir bölümünü ibadetle geçirmeyi, özellikle aşure ve arafe gibi fazileti sabit olduğu için belli günlerde oruç tutmayı kendisi için
alışkanlık haline getirmesi veya sabah akşam Allah'ı zikretmeyi kendisine vazife edinmesi gibi şeyler böyledir. Böyle bir durumda tatavvular bir yönüyle vaciplerin özelliğini almışdırlar. Çünkü kişi bu tatavvûları gücü yettiğince sürekli yapmaya niyet ettiği zaman vaciplere ve revâtib sünnetlere benzemiş olurlar. Nitekim bu vaciplik, yapılması şer'an zorunlu olmasaydı bir vacip olarak ısrar edilmezdi. O zaman da aslının terkinde herhangi bir sakınca olmazdı. Bunun bizdeki bir benzeri farzlardan sonra gelen revâtip nafilelerdir. Çünkü bunlar aslında müstehaptırlar Devamlı ve düzenli hale getirilmiş olmaları yönünden sünnetlere ve vaciplere benzemişlerdir.
Bu mana, Rasulullah'ın (s.a) ikindi namazının farzından sonra iki rekat daha namaz kıldığında bunun sebebi sorulunca verdiği cevapdan da anlaşılmaktadır. Rasulullah (s.a) o cevabında şöyle demişti:
"Ey Ebû Umeyye'nin kızı! İkindi namazından sonraki iki rekatı mı sormuştun? Abdulkays kavmine mensup insanlar İslama girmek için gelmişlerdi. Onlarla meşguliyeti sebebiyle öğleden sonraki iki rekatı kılamamıştım. İşte bu iki rekat, kılamadığım o iki rekattır."
Çünkü bu soru kendisine bu iki rekatı nehyettikten sonra sorulmuştu. Hz. Peygamber (s.a) öğlenin farzından sonra revâtip nafile (devamlı nafile) olarak bu iki rekatı kılıyordu. Bunları geçirince vacibin kazası gereğince sanki bir kazayı kılar gibi vaktinden sonra kıldı.
İşte o zaman iki durum arasında bu çeşidin tatavvua ait, bir durumu meydana gelmiş olmaktadır, ancak şeriattan anladığımıza göre bu durum mükellifin isteğine bırakılmıştır. Hal böyle olunca biz, şeriatın maksadının da kolaylaştırmak ve yumuşaklık sağlamak olduğunu, mükellefin âciz kalabileceği veya sürekli yapması halinde sıkıntıya girebileceği şeyleri mecbur etmemek olduğunu anladık. Çünkü sürekli yapılan bir şeyi terk etmek her ne kadar başlangıçta mekruhluk derecesine ulaşmasa da o, kişinin Rabbine verdiği bir söz mesabesindedir. Verilen sözü yerine getirmek ise genel manada talep edilen bir şeydir. Bu sebeple onu ihlâl etmek mekruh olur.
Her ne kadar amelde devamlı olmak matlup ve saygıdeğer bir davranış da olsai kolaylığı ve yumuşaklığı tercih etmenin de Kur'an ve sünnetteki delilleri şunlardır:
"Biliniz ki, içinizde Allah'ın elçisi vardır. Şayet o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz."[7]
Müfessirlerden bir grubun görüşüne göre, ayetteki sözü edilen çok işlerde kastedilen İslâmi yükümlülüklerdir. Ayette geçen kelimesinin manası ise "sıkıntıya düşerdiniz, meşakkatle karşılaşırdınız." demektir. Halbuki Allah'ın dininde meşakket/zorluk yoktur. Âyetin devamında: "Fakat Allah size imanı sevdirmiştir." buyurulur ki manası o yükümlülükleri kolaylaştırmak suretiyle imanı sevdirmiştir anlamına gelir.
Hz. Peygamber (s.a) hoşgörülü bir haniflik anlayışı ile gönderilmiş ve başkalarının üzerindeki ağırlıkları ve zincirleri indirmiştir. Allah Teala Peygamberini (s.a) tanımlarken şöyle buyurdu:
"Sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı çok merhametlidir, çok şefkatlidir."[8] Bir başka âyette şöyle buyurulur:
"Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez."[9] Diğer bir âyette şöyle buyurulur:
"Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister, Çünkü insan zayıf yaratılmıştır."
Allah Teala nefsi sıkıntıya sokmayı sınırı aşmak olarak isimlendirir:
"Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın."[10]
Bu konuda hadislerden de pek çok delil vardır. Visal (yani iftar etmeden aralıksız oruç) meselesi bunun bir örneğidir. Hz. Aişe'den (r.a) gelen bir hadiste o şöyle demiştir: Allah Rasulü (s.a) iftar etmeksizin peşpeşe oruca devam etmekten men ederdi. Dediler ki:
Ama sen iftar etmeden oruca devam ediyorsun? O şöyle buyurdu:
"Şüphesiz ben sizin gibi değilim. Ben Rabbimin katında gecelerim, O beni yedirir ve içirir."[11]
Enes'ten (r.a) rivayet edildi! O şöyle dedi:
Rasulullah (s.a) Ramazan ayının sonunda iftar etmeksizin oruca devam etmişti. Müslümanlardan bazı kişiler de aynı şeyi yaptılar. Bu durum Rasulullah'a ulaştırıldı. Bunun üzerine o şöyle buyurdu:
"Şayet Ramazan ayı bizim için uzamış olsaydı, iftarsız oruca kendisini kaptıranlar bu işten vazgeçsinler diye iftar etmeksizin aralıksız oruca devam ettikçe edecektim."
Bu ifadeleri onların hareketini tasvip etmediğini gösterir.
Ebû Hureyre'den (r.a) rivayet edilmiştir:
Rasulullah (s.a) iftar etmeksizin aralıksız oruçtan nehyetmişti. Müslümanlardan bir adam dedi ki:
yâ Rasulallah bunu sen de yapıyorsun. Rasulullah şöyle dedi:
"Hanginiz benim gibisiniz? Şüphesiz ben Rabbimin yanında gecelerim; O beni yedirir ve içirir."
Onların visalden (yani iftar etmeden peşpeşe oruç tutmadan) vazgeçmek istemediklerini gördüğünde; bir gün, sonra bir gün daha onlarla birlikte orucuna iftarsız devam etti.
Sonra hilali gördüler. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
"Eğer hilâl görürünmeseydi, size daha da artıracaktım, (iftar etmemeyi sürdürecektim.)"
Sanki bu davranışıyla, visalden vazgeçmek istemedikleri için onları cezalandırmak istiyordu.[12]
Ramazan ayında Hz. Peygamber'in onlara teravih namazı kıldırması meselesi de bunun bir örneğidir: onların üzerine bu iş farz olur da yapmaktan âciz kalırlar ve bu sebeple günaha girerler korkusuyla bu işi (daha sonra) terk etti. Bu da Hz. Peygamber'in (s.a) onlara karşı yumuşaklıkla muamelesinin bir örneğidir.
Kadı Ebû Tâlib dedi ki:
Allah Teala'nın merhametinden dolayı, şayet bu namaza onlarla birlikte devam ederse üzerlerine bunun farz kılınacağını ona vahyetmiş olması muhtemeldir.
Hz. Aişe (r.a) dedi ki:
Rasulullah (s.a) yapmayı sevdiği bir ameli terk etmişse, insanlar da o ameli işlerler de, üzerlerine farz kılınıverir korkusuyla terk etmiştir.
Hz. Peygamber'in (s.a) şu sözünden de bu manaya işaret ettiği söylenir:
"Cuma gününe oruç tahsisi yapmayın."[13]
el-Mühelleb dedi ki:
Bu hadisin vürud sebebi, o oruca devam edilmesi ve neticede farz kılınması korkusudur.
İmam Malik'in Muvatta'da geçen sözü ile hadisteki yasaklama bu mana ile birleşir. Bunda anlaşılmayacak bir durum yoktur.[14]Kolaylığı tercih etmenin delillerinden birisi de el-Havlâ bint Tüveyt’ten gelen şu hadistir: Hz. Aişe dedi ki:
Bir defasında yanımda bir kadın var iken Rasulullah (s.a) benim yanıma geldi. Bana dedi ki:
"Bu kimdir? Ben dedim ki:
Bu, geceleri uyumayıp namaz kılan bir kadındır. Bunun üzerine Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu.
Demek geceleri uyumuyor ha! Amellerden gücümüz yettiği kadarını yapınız. Vallahi siz bıkıp usanmadıkça Allah da bıkmaz."[15]
Hz. Peygamber (s.a) kadının hareketini tasvip etmediğini belirtmek için "Demek geceleri uyumuyor ha!" demiştir. Çünkü kadının yorulmasından, usanmasından veya hakkı sekteye uğratmasından ya da bitkin düşmesinden korkmuştur.
Bunun bir benzeri de Enes'ten (r.a) gelen şu hadistir:
Rasulullah (s.a) mescide girdi; iki direk arasında asılı bir ip gördü ve sordu:
"Bu nedir?" Dediler ki:
Bu Zeyneb'in ipidir. Namaz kılarken yorulup güçsüz kaldığı zaman bu ipe tutunup kendine destek yapıyor. Bunun üzerine Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu:
"Çözün onu! Biriniz dinç iken gücü ve morali yerinde iken namaz kılsın, güçsüz kaldığı zaman veya yorulduğu zaman da otursun."[16]
Abdullah ibn Amr'dan (r.a) rivayet edilmiştir, o şöyle dedi:
Hz. Peygamber (s.a) benim devamlı oruç tutacağımı ve bütün gece namaz kılacağımı öğrenmiş ve benimle karşılaşınca şöyle demişti.
"Duydum ki sen devamlı oruç tutuyor ve bütün geceyi de namaz kılarak geçiriyormuşsun öyle mi? Öyle yapma, çünkü gözünün hakkı vardır. Nefsinin hakkı vardır ve ailenin hakkı vardır; Bazan oruç tut, bazan tutma, bazen namaz kıl, bazen de uyu.”[17]
İbn Seleme'den gelen bir rivayette o şöyle dedi:
Bana Abdullah ibn As (r.a) anlattı: Ben her gün oruç tutuyor ve bütün gece de Kur'an'ı hatmediyordum. Bu durumu ben Rasulullah'a (s.a) ya anlatmıştım, ya da o öğrenmiş ve beni çağırmıştı. Huzuruna vardığımda bana dedi ki:
"Duyduğuma göre her gün oruç tutuyor ve her gece Kur’an okuyup (hatm) ediyor muşsun, öyle mi?" Dedim ki: Evet ya Rasulallah, ben bunun sadece hayırlı/iyi bir şey olduğunu zannediyorum. Dedi ki:
"O halde her ayın üç günü oruç tut, senin için yeter." Dedim ki:
Ey Allah'ın Rasulü! Benim bundan daha fazlasına gücüm yeter. Dedi ki:
"Ama eşinin senin üzerinde hakkı vardır, misafirlerinin senin üzerinde hakkı vardır ve vücudunun hakkı vardır. İyisimi sen Davud Peygamberin orucunu tut. Çünkü o, insanların en âbidi idi." Dedim ki:
Ey Allah'ın Rasulü! Davud peygamberin orucu nasıl bir oruçtu? Dedi ki:
"O bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı." Rasulullah sonra dedi ki:
"Her ay da Kur'an'ı bir defa hatmet." Dedim ki:
Ey Allah'ın Rasulü! Benim bundan daha fazlasına gücüm yeter. Dedi ki:
"O halde her hafta bir hatim yap ve bunu artırma. Çünkü eşinin senin üzerinde hakkı vardır, misafirlerinin senin üzerinde hakkı vardır, vücudunun hakkı vardır."
Ben bu hususta daha iddialı konuşup ısrar ettim. O da ısrar ettive şöyle buyurdu:
"Kim bilir ömrün uzun olur da çok yaşarsın, bu dediğini yapamazsın."
Hakikaten buyurduğu başıma geldi; yaşlanınca, "Rasulullah'ın ruhsatını keşke kabul etseydim." dedim. Bir başka rivayette Rasulullah (s.a) şöyle dedi:
“Bir gün oruç tut, bir gün tutma; Bu, Davud'un orucudur. En iyi oruç budur.” Dedim ki:
Benim bundan daha fazlasına gücüm yeter. Dedi ki:
“Bundan daha fazlasını yapma.”
Abdullah ibn Amr dedi ki:
Rasulullah'ın (s.a) söylediği o üç günü kabul etmiş olmam bana ailemden ve malımdan daha sevimlidir."[18]
Tirmizi'de Câbir'in şöyle dediği nakledilir:
Bir adam, Rasulullah'ın (s.a) huzurunda ibadetten ve çok çalışmaktan/kendini zorlamaktan söz etti. Bir diğeri de kolaylaştırmak ve yumuşaklıktan söz etti. Bunun üzerine Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu:
“İbadette nefsi zorlamak yumuşaklıkla denk olamaz.” (Yani kolaylaştırmak ve yumuşaklık daha faziletlidir). Tirmizi dedi ki: Bu rivayet hasen-gariptir.
Enes'ten (r.a) rivayet edildi, O şöyle dedi:
Peygamber'in (s.a) hanımlarının evlerine üç grup insan geldi ve O'nun ibadetinden sordular. Kendilerine O'nun ibadeti bildirilince sanki azımsadılar ve dediler ki:
Biz nerede, Allah Rasulü (s.a) nerede? Biz hiç onun gibi olabilir miyiz? O'nun yaptığı ve yapacağı bütün günahlar bağışlanmıştır. Birisi şöyle dedi:
Ben bütün gece uyumayacağım, onu namazla geçireceğim. Diğeri şöyle dedi.
Ben her gün oruç tutacağım, hiç oruçsuz gün geçirmeyeceğini. Bir diğeri şöyle dedi:
Ben kadınlardan uzak duracağım, hiç evlenmeyeceğim. Allah Rasulü (s.a) geldi ve onlara şöyle dedi:
"Bu sözleri söyleyenler siz misiniz? Bana gelince; ben Allah'tan hepinizden daha çok korkarım ve O'ndan hepinizden daha çok çekinirim; lakin ben (nafile) orucu hem tutarım, hem tutmam, (nafile) namazı hem kılarım, hem uyuduğum da olur. Hanımlarla da evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir,"
Bu anlamda daha pek çok hadis vardır. Bunların tamamı kolaylığı ve kolaylaştırmayı tercih etmeye delâlet eder. Bu da ancak (yukarıda anlatılan) birinci şekliyle düşünülebilir, yani tatavvuun (nafilenin) aslı üzere bırakılması ve onun bir mecburiyet haline getirilmemesidir. Şayet nafile bir ibadetin sürekli yapılması tercih edilmişse onun da şimdi açıklayacağımız gibi meşakkat vermeyecek bir devamlılıkta olması düşünülmelidir.[19]
Fasıl
Bir kimse bunu, yani nafile bir ibadeti kendisi için bir zorunluluk haline getirirse hu iki şekilde olur: Birincisi, kişinin böyle bir zorunluluğu kendisi için adamış olmasıdır ki, aslında böyle bir adakta bulunmak mekruhtur. İbn Ömer (r.a) hadisini görmüyor musun; o şöyle dedi:
Rasulullah (s.a) bir gün bize adakta bulunmayı yasaklıyor[20] ve şöyle diyordu:
"Nezir (adak) hiçbir şeyi (kötülüğü ve zararı) def etmez. Ancak adak sebebiyle cimriden mal çıkarılmış olur." Bir başka rivayette ise:
"Adak, bir şeyi ne öne alır, ne de sona bırakır, o sadece cimriden mal çıkmasına vesile olur."[21]
Ebü Hureyre'den (r.a) rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu:
"Adakta bulunmayın; çünkü adak, kaderden olan hiçbir şeyi engellemez. Sadece, adamak sebebiyle cimriden mal çıkarılır."
Allah bilir ya, bu hadis Arapların bir âdetine dikkat çekmek için söylenmiştir; onlar mesela, Allah benim hastalığıma şifa verirse şu kadar oruç tutacağım veya kaybettiğim bana gelirse, ya da Allah beni zengin ederse şöyle şöyle sadaka vereceğim diye adakta bulunurlardı. Rasulullah diyor ki:
Adak, kaderden olan bir şeyi değiştirmez, bilakis, sağlık da, hastalık da, zenginlik de, fakirlik de onun için Allah'ın bir takdiridir.
Mesela âlimlerin zikrettiği şekilde sılayı rahim ömrün ziyadeleşmesi için bir sebep kılınmıştır, fakat nezir/adak bunlar için bir sebep kılınmamıştır. Bilakis, bu konuda adağın varlığı ve yokluğu arasında hiçbir fark yoktur. Fakat adağın yerine getirilmesinin meşrûiyyeti sebebiyle Allah Teala onunla cimrinin malından bir miktarını çıkarır. Adağın yerine getirilmesi âyet ve hadisle hükme bağlanmıştır:
"Söz verdiğiniz zaman, Allah'a verdiğiniz sözü yerine getirin."[22]
"Kim Allah'a itaat etmeyi adamışsa, Allah'a itaat etsin."[23]
Malik ve Şafii gibi âlimler de adağın yerine getirilmesinin vacip olduğunu söylemişlerdir.
Yasaklamanın sebebi nefsi sıkıntıya sokması yönündendir. Bunun mekruh oluşunun delilleri yukarıda geçti. Nezir olma vasfının dışında onun kendisi için bir zorunluluk haline getirilmesi yönüne gelince bu sanki bir çeşit, va'd/söz verme hükmündedir. Verilen sözün yerine getirilmesi istenir. Adeta o, şeriatın kendisine, vâcib kılmadığı bir şeyi vâcib kılmış gibidir. Bu da bir zorlamadır. Bununla ilgili delil de yukarıdaki Enes hadisinde geçti. Söz konusu hadiste üç grup insan Rasulullah'ın hanımlarının evine gelmiş, peygamberin nasıl ibadet ettiğini sormuşlar, bunu öğrenince, "biz nerede Peygamber (s.a) nerede?" demişlerdi. Sonra da birer birer ne yapmak istediklerini söylemişlerdi.
Bunun bir benzeri bir başka rivayette geçti; o rivayete göre Rasulullah (s.a) Abdullah ibn Amr'ın şöyle dediğini haber aldı:
"Yaşadığım sürece, bütün günleri oruçlu geçireceğim, bütün geceleri de namaz kılarak geçireceğim."
Bu adak anlamında söylenmiş bir söz değildir. Çünkü öyle olsaydı Hz. Peygamber (s.a) ona: "Her ay üç gün oruç tut" veya "şöyle şöyle oruç tut" demezdi, "adağını yerine getir" derdi. Çünkü "Kim Allah'a itaati adamışsa, O'na itaat etsin" buyurmuştur.
Nezir anlamındaki bir zorunluluğa gelince, âlimlerin söylediklerine göre onu yerine getirmek mendupluğu değil, vâcipliği gerektirir, (yani adağı yerine getirmek mendup değil, vaciptir.) Kitap ve sünnet buna delâlet eder. Fıkıh kitaplarında bu zikredilmiştir. Bu sebeple sözü uzatmayacağız.
İkinci manaya gelince, yani nezir/adak vasfı olmaksızın bir zorunluluk haline getirmeye gelince, deliller genel olarak bunların yerine getirilmesini gerektirir. Fakat bu, Ebû Umame'nin mescitte cemaatle teravih namazı kılmakla ilgili yaklaşımındaki delillerin işaretine göre, terk edildiğinde kınama derecesine ulaşmayan bir gerekliliktir. Başlangıçta devamlılığa niyet edilmesi sebebiyle bu, bir zorunlu revâtip nafile şeklini aldı. Bu sebepledir ki Ebû Umame de onlara bu işe devam etmelerini emretti. Tâ ki söz verip de sonra sözünü yerine getirmeyen ve bu sebeple ayıplanan kişi durumuna düşmesinler. Fakat bu kısım da iki şekilde olur:
Birinci Şekil: O amelin bizzat kendisinde güç yetirilemeyen veya sıkıntı veren veya ciddi bir meşakkate ya da daha hayırlı bir şeyin ihmaline sebebiyet veren bir durumun olmasıdır. Hz. Peygamber'in (s.a), "Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir." dediği ruhbanlık budur. İnşaallah ileride bu konuda gerekli şeyler söylenecektir.
İkinci Şekil: O amelin içine girildiğinde herhangi bir meşakkat ve sıkıntının olmaması, fakat ona devam edilmesi halinde bu yüzden meşakkat ve sıkıntıyla karşılaşılması veya daha önemli bir şeyin ihmaline sebep olmasıdır. Burada da başlangıçta yasaklama vardır. Yukarıdaki deliller buna işaret etmektedir. Müslim'in bazı rivayetlerinde bunu yorumlayıcı ifadeler vardır. Şöyle ki, bu rivayetlerden birinde (Abdullah ibn Amr) şöyle dedi:
Ben bu hususta daha iddialı konuşup ısrar ettim, Rasulullah da bana ısrar etti ve dedi ki:
"Kim bilir ömrün uzun olur da çok yaşarsın, bu dediğini yapamazsın."
Bir amelin zorunluluk haline getirilmesinde Rasulullah'ın neleri gözönünde bulundurduğuna iyi dikkat ediniz! Bunlar başlangıçta belki gerekli olmayabilir, fakat bu amele ölünceye kadar devam edilecekse onun kişiyi ileride de meşakkate sokmaması göz önünde bulundurulmalıdır. Nitekim Abdullah ibn Amr daha sonra şöyle demiştir: Hakikaten Rasulullah'ın (s.a) buyurduğu başıma geldi; yaşlanınca "Rasulullah'ın ruhsatını keşke kabul etseydim." dedim.
Rasulullah'ın (s.a) Ebû Katade'den rivayet edilen hadisi de bu manaya yorumlanır. Söz konusu hadiste Rasulullah'a soruldu:
İki gün oruç tutup bir gün tutmayan kimsenin durumu nasıl olur? Rasulullah (s,a) dedi ki:
"Buna kimsenin gücü yeter mi?" Sonra gün aşırı oruç tutmak hakkında da dedi ki:
"Buna gücümün yetmesini çok isterdim."
Bunun manası -Allah bilir ya- şöyledir: "Bunu devanı ettirmeye gücümün yetmesini çok isterdim." Ancak o yine de visal orucuna devam etmiş ve şöyle demiştir:
“Ben sizin gibi değilim; ben Rabbim'in katında gecelerim, O beni yedirir ve içirir.”
Sahih'teki bir rivayette şöyle denilir:
"Rasulullah (s.a) bazı zamanlar o kadar çok oruç tutardı ki biz, o hiç oruçsuz gün geçirmiyor, derdik. Bazı zamanlar da o kadar çok oruçsuz gün geçirirdi ki biz, o hiç oruç tutmuyor derdik."[24]
Fasıl
Bu durum sabit olduğuna göre, bir kimsenin devamlı işlemek maksadıyle bir amelin içine girmesi, şayet, meselâ o ameli devamlı yaptığı zaman bıkkınlığa sebebiyet vermesi alışılmış/bilinen bir şey ise bunu zorunlu/devamlı hale getirmenin başlangıçta mekruh olduğuna inanması gerekir. Çünkü bu, hepsi de yasaklanmış olan pek çok şeye sebebiyet verir:
Birincisi: Şüpehsiz Allah ve Rasülü bu dinde kolaylığı ve yumuşaklığı hediye etmiştir. Nafile bir amelî kendisi için zorunlu hale getiren bu kişi, dinin hediyesini kabul etmeyen kimse gibidir. Bu, hediye sahibinin hediyesini reddetmeye benzer. Bir kölenin efendisine karşı böyle bir tavır sergilemesi yakışık almaz. Kulun Rabbine karşı böyle bir tavır sergilemesi nasıl yakışık alsın?
İkincisi: Böyle bir zorunluluğun şer'an daha hayırlı ve çok daha önemli olan hır şeyin yerine getirilmesinde kişiyi acze ve yetersiz hale düşürmesinden korkulması. Rasulullah (s.a) Davud'un (a.s) durumunu anlatmak için şöyle demişti:
"O, bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı, düşmanla karşılaştığı zaman da arkasını dönüp kaçmazdı"
Rasulullah (s.a) bu sözüyle, Davud'un (a.s) tuttuğu orucun, düşman karşısında onu zayıf duruma düşürmediğine dikkat, çekmek istemiştir. Bu oruç onu zayıf duruma düşürmemiştir ki bu sebeple harp meydanlarında cihadı terk etmiş olsun ve düşmandan kaçsın. Abdullah ibn Mes'ud'a (r.a):
Sen çok az oruç tutuyorsun, denilince şöyle cevap verdi:
Oruç tutmak beni Kur'an okumaktan alıkoyuyor. Halbuki Kur'an okumak benim için oruç tutmaktan daha sevimlidir.
Bu sebeple İmam Mâlik gecenin tamamının ihya edilmesini mekruh görmüş ve şöyle demiştir:
Belki sabah namazı vaktinde uyku kendisine galip gelebilir. Rasûlullah'da (s.a) güzel bir örnek vardır, imam Mâlik daha sonra şöyle dedi:
Sabah namazına bir zarar vermediği müddetçe bütün geceyi ihya etmede bir beis yoktur.
Arefe günü tutulan orucun kendisinden önceki ve kendisinden sonraki senenin günahlarına keffaret olduğu bildirilmiş, sonra da hacıların o gün oruç tutmamalarının daha faziletli olduğu haber verilmiştir. Çünkü o gün oruçlu olmamak vakfe ve dua esnasında kuvvetli olmayı temin eder. İbn Vehh'ın bu konuda bir hikayesi vardır. Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştu:
"Senin ailenin senin üzerinde hakkı vardır, misafirlerinin senin üzerinde hakkı vardır ve nefsinin senin üzerinde hakkı vardır."
Kişi aslında mecbur olmadığı bir ibadete kendisini tamamen verirse bu haklardan herhangi birisini ihlal edebilir.
Ebu Cuhayfe'den (r.a) rivayet edilmiştir; O şöyle dedi:
Rasulullah (s.a) en son olarak Selman ile Ebu'd-Derdâ'yı birbirine kardeş yaptı. Selman Ebu'd'Derda'yı ziyaret etti. (Hanımı) Ümmü'd'Derdâ'yı perişan bir vaziyette görünce;
"Neyin var?" diye sordu. Ümmü'd-Derda şöyle cevap verdi:
Kardeşin Ebu'd-Derdâ'nın artık dünya ile bir işi kalmadı. Derken Ebu'd-Derdâ geldi; ona (misafirine) yemek yapıp getirdi ve:
Buyur, ye!
Ben oruçluyum dedi. Selman cevap verdi:
Sen yemeden ben tek bir lokma bile almam. Bunun üzerine o da yedi. Gece olunca, Ebu'd-Derdâ gece namazını kılmaya gidecekti. Selman ona:
Uyu, dedi. Uyudu sonra namaz kılmaya kalktı. Selman ona yine;
Uyu, dedi; o da uyudu. Sabah namazı vakti girince Selman ona:
Haydi şimdi kalk! Dedi. Kalktılar, beraberce namaz kıldılar. Sonra Selman ona şöyle dedi:
Bak kardeşim! Rabbinin şenin üzerinde hakkı vardır, misafirinin de senin üzerinde hakkı vardır. Ailenin de senin üzerinde hakkı vardır; her hak sahibine hakkını ver! Sonra birlikte gelip Rasulullah'a durumu bildirdiklerinde, Rasulullah (s.a):
"Selman doğru söylemiştir." buyurdu. Tirmizi dedi ki:
Bu hadis sahihtir.[25] Bu hadis, kişinin üzerindeki hakların tamamına dikkat çekmektedir. Bu haklar, hanımının cinsel ihtiyaçlarını gidermesi, misafirine hizmet etmesi, onunla meşgul olması ve onunla birlikte yemek yemesi ve diğer ihtiyaçlarını karşılaması, çoluk çocuğunun rızkını temin etmesi, onlara hizmet etmesi, nefsinin hakkı, onu meşakkate sokacak şeyleri terk etmesi. Rabbinin hakkı ise yukarıdakilerin hepsi ve farzlar, nafileler cinsinden olan diğer vazifeleridir.
Her hak sahibine hakkını vermesi vâcıbtir. Bir insan mendup olan işlerden herhangi birisini veya ikisini, üçünü kendisi için zorunluluk haline getirirse, bu diğer işlerine mani olur veya diğerlerini daha iyi bir şekilde yerine getiremez ve neticede kınanmayı hak eder.
Üçüncüsü: Bir zorunluluk haline getirilen bu amelden dolayı nefsin bıkkınlık duymasından korkulmasıdır. Çünkü onun devamlı yapılması halinde nefse meşakkat vereceği farz edilir. Bu öyle bir meşakkattir ki bu amelin vakti yaklaştığında nefse bir sıkıntı basar ve o ameli işlememeyi ister veya onun zorunlu hale gelmemiş olmasını temenni eder. Hz. Aişe'nin (r.a) Rasulullah'dan (ş.a) rivayet ettiği şu hadis bu manaya işaret etmektedir:
"Bu din metindir/ sağlamdır. Onda yumuşaklıkla davranın ve nefsinizi Allah'a ibadetten tiksindirmeyin. Çünkü doludizgin giden ne mesafe katedebilir, ne de biniti sağ kalır."
Sertlik, katılık ve yoğunluğa kendini veren kimse hedefine ulaşmak için atını çatlatırcasına süren bir yolcuya benzetiliyor. O, binitine uyguladığı şiddet sayesinde belki yolun bir kısmını kat edebilir. Fakat sonunda binit hayvanı bu şiddete dayanamaz, ya yorulur durur veya çatlar ölür. Şayet hayvana yumuşak davransaydı hedefe ulaşırdı.
İnsanın ömrü de böyle bir mesafedir. Bu mesafenin sonu ölümdür. Biniti nefistir. Yükümlülüklerini yerine getirirken ömür mesafesini kolaylıkla alabilmesi için nefse karşı da yumuşaklıkla muamele edilmesi talep edilir. Hadisi şerifte nefsin ibadetten tiksinmesine sebebiyet verilmesi yasaklanmıştır. Şeriatın yasakladığı bir şey güzel olmaz.
Taberani, İbn Abbas hadisinden tahriç etti: İbn Abbas (r.a) dedi ki:
"Ey Peygamber! Biz seni şahit, müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Allah'ın izniyle bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik. "[26] âyeti nazil olduğu zaman Hz. Peygamber (s.a) Ali ve Muaz'ı çağırdı ve onlara dedi ki:
"Gidin, müjdeleyin, kolaylaştırın, zorlaştırmayan. Çünkü bana: "Ey peygamber! Biz seni şahit, müjdeleyici ve bir dâvetçi olarak gönderdik..." âyeti indirildi. Müslim, Said ibn Ebi Bürde'den tahriç etti; o da babasından, o da dedesinden rivayet etti: Rasulullah (s.a) Said ibn Ebi Bürde'nin dedesi ile Muaz'ı Yemen'e gönderdi. Onlara dedi ki:
"Müjdeleyin, nefret ettirmeyin, kolaylaştırın, zorlaştırmaym, uzlaşın, ihtilafa düşmeyin.”[27]
Yine Müslim'in Ebi Bürde'den rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a) ashabından birisini bir iş için gönderdiği zaman ona şöyle derdi:
"Müjdeleyin, nefret ettirmeyin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın." Bu hadis zorlaştırmayı yasaklamaktadır. İbadetlerde güçlüğü tercih etmek de bir çeşit zorlaştırmadır.
Taberi, Câbir ibn Abdullah'tan rivayet etti, o şöyle dedi:
Rasulullah (s.a) Mekke'de bir kayanın üzerinde namaz kılan bir adama rastladı. Sonra Mekke'de başka bir bölgeye gitti. Bir müddet orada kaldıktan sonra geri döndü. O adamı yine eski halinde gördü. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
"Ey insanlar, doğru ve dengeli olandan ayrılmayınız. -Bunu üç defa tekrarladı- Siz bıkmadıkça Allah bıkmaz."
Burayde el-Eslemi'den rivayet edildiğine göre o şöyle anlattı:
Rasulullah (s.a) namaz kılan bir adam görmüştü. "Bu kim?" diye sordu. Ben:
Filan kişidir, dedim ve onun ibadetini ve namazını anlattım. Bunun üzerine Rasulullah (s.a) dedi ki:
"Sizin dininizin hayırlısı, kolay olanıdır."
Bu, onun böyle şeylerden hoşlanmadığını gösterir. Bu sadece o amele karşı bir isteksizliğin meydana gelmesinden korkulmasıdır. Bir amele karşı duyulan isteksizlik o amelin terk edilmesine sebep olabilir. Daha önce o ameli devamlı yapmaya karar veren kimsenin onu daha sonra terk etmesi mekruhtur. Çünkü bunda verilen söze riayetsizlik vardır. (Bu da dördüncüsüdür.)
Üçüncüsünde buna işaret eden bir delil geçti. Rasulullah'ın (s.a):
"Doludizgin giden ne mesafe kat edebilir, ne de biniti sağ kahr." sözü, "nefsinizi Allah'a ibadetten tiksindirmeyin." sözüyle birlikte, bir amele karşı duyulan tiksinti ve hoşnutsuzluğun o amelden tamamen kesilmeye sebep olacağına işaret eder. Bu sebeple Rasulullah (s.a) münbit toprak parçasını misal verdi. Bu toprak parçası, üzerinden geçişin engellendiği yerdir.
"Uydurdukları ruhbanlığa da gereği gibi uymadılar." âyeti de sözü edilen tefsire göre buna delâlet eder.
Beşincisi: Dinde aşırılığın hükmüne dahil olmaktan korkulmasıdır. Aşırılık, bir işte mübalağa etmek ve onda sınırı geçip israfa dalmaktır. Bundan önceki delillerin içinde bunun delili de vardır. Nitekim yukarıdaki bir hadiste Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştu:
"Ey insanlar, dengeli olmaktan ayrılmayınız." Allah Tealâ da şöyle buyurdu:
"Ey Kitap ehli! Dininizde aşırı gitmeyin/haddi aşmayın."[28]
İbn Abbas'dan (r.a) rivayet edildi, o şöyle anlattı:
(Mina'da) şeytan taşlama sabahı Rasulullah (s.a) bana dedi ki:
"Atmak için bana küçük çakıl taşları topla." Topladığım taşlan eline koyduğumda şöyle buyurdu:
"Evet işte bunlara benzer şeyler. Sakın dinde aşırı olmayın. Sizden öncekiler sadece dinde aşırı gittikleri için helak oldular."
Rasulullah (s.a) aşırılığı yasaklama konusundaki âyetin anlamının her türlü aşırılığı ve ifratı kapsadığına işaret etti. Daha önce zikredilen hadislerin pekçoğu da bu manayadır. Yukarıdaki hadisi Taberi tahriç etmiştir.
Yine Taberi, Yahya ibn Cu'de'den rivayet etti, o şöyle dedi: Şöyle denilirdi:
"Sen endişe ve korku içinde çalış, bir ameli sevdiğin halde onu bırak: Az da olsa süreklilik vasfını taşıyan bir amel, çok da olsa kesintiye uğrayacak amelden daha hayırlıdır." Muaz'abir adam geldi ve dedi ki:
Bana tavsiyede bulun. Muaz ona dedi ki:
Sen bana itaat edecek inisin? Adam:
Evet, dedi. Bunun üzerine Muaz ona şöyle dedi:
Bazan namaz kıl, bazen uyu, bazen oruç tut, bazen iftar et/oruç tutma, çalış ve kazanç peşinde koş, Allah'ın huzuruna sadece nıüslüman olarak gel, mazlumun bedduasından da sakın.
İshak ibn Süveyd'den rivayet edilmiştir; Rasulullah (s.a) Abdullah ibn Mutarrife şöyle dedi:
"Ey Abdullah! İlim, amelden daha faziletlidir. İyilik, iki kötülüğün arasındadır. İşlerin hayırlısı orta olanıdır. Yolculuğun en kötüsü meşakkatli olanıdır."[29]
"İyilik, iki kötülüğün arasındadır" sözünün anlamı şudur: İyilik, dengeli ve adil olmaktır. İki kötülük ise haddi aşmak ve eksik bırakmaktır. (Bu ikisinin ortasında iyilik yani denge ve adalet vardır.) Şu ayet-i kerime de bu manaya delalet eder:
"Eli sıkı olma; Büsbütün eli açık da olma."[30] "Onlar harcadıklarında ne israf, ne de cimrilik ederleri ikisi arasında orta bir yol tutarlar."[31]
Yolculuğun meşakkatli ve yorucu oluşu da aşırılık ve ifratla ilgilidir. Bunun bir benzeri Yezid ibn Mürre el-Cu'fi'den rivayet edildi, o şöyle dedi:
İlim amelden hayırlıdır. İyilik, iki kötülüğün arasındadır.
Ka'bu’l-Ahbâr'dan nakledildi:
Şüphesiz bu din metindir/sağlamdır. Allah'ın dininden kendini nefret ettirme ve onu yumuşaklıkla eda et. Çünkü binitini çatlatırcasma süren kimse ne uzağa gidebilir, ne de biniti sağ kalır. Kendisinin bugün ölmeyeceğine inanan kişi gibi çalış, yarın öleceğine inanan kişi gibi dikkatli ve hazırlıklı ol.
Bunun bir benzerini de İbn Vehb, Abdullah ibn Amr ibn el'As'tan nakletti.
Bütün bunlar, sıkıntı vermeksizin devam edilebilecek amellerin yapılmasına işarettir.
Amr ibn İshak'tan rivayet edildiğine göre o şöyle dedi:
Rasulullah'ın (s.a) ashabından pek çok kişiye yetiştim. Bunlar benden önce gelip geçtiler. Onlardan daha kolaycı olan ve onlardan daha az şiddetten/sertlikten uzak duran kimse görmedim.
el-Hasen dedi ki:
Allah'ın dini, eksikliğin üstüne aşırılığın altına konulmuştur.
Bu anlamdaki delillerin hepsi dinde güçlüğün/zorluğun olmadığı gerçeğine dayanır. Bu güçlükle şu andaki mevcut bir güçlük kastedildiği gibi -mesela aslında kendisi zor olan bir ibadete başlamak böyledir- gelecekte ortaya çıkması muhtemel bir güçlük de kastedilmiştir. Çünkü o amele devam edilmesi halinde güçlüğün ortaya çıkması kaçınılmazdır. "Uydurdukları ruhbanlığa da hakkıyle uymadılar." âyeti bağlamında anlatılan Abdullah ibn Amr'ın (r.a) kıssası bu tür bir güçlüğe işaret eder.
"Allah'ın en sevdiği amel, az da olsa sahibinin devamlı yaptığı ameldir." hadis-i şerifi de buna işaret eder. Bunun içindir ki Rasulullah (s.a) bir ameli yapmaya başladığı zaman onu istikrarlı bir şekilde yapardı. Hatta bu yüzden öğlen ve ikindinin farzları arasında kıldığı iki rekatı (bir meşguliyeti sebebiyle geçirince) ikindiden sonra kaza etmiştir.
Kişi o amelde devama niyet etmemişse durum böyledir. Ya bir de o ameli terk etmemeye niyet ettiği zaman hali nice olur? Ondan bu amele devam etmesi haydi haydi istenir. Bunun için, Rasulullah (s.a) Abdullah ibn Amr'a (r.a) şöyle demiştir:
“Ey Abdullah! Filan kişi gibi olma. O daha önce geceleri namaza kalkardı, şimdi gece ibadetini terk etti."[32]
Bu sahih bir hadistir. Rasulullah (s.a) bu hadiste Abdullah ibn Amr'in filan kişi gibi olmasını menetti. Bu hadis, o filan kişinin veya başkasının başladığı bir ibadeti terk etmesinin mekruh olduğunu açıkça ifade etmektedir.
Netice itibariyle bu kısım, sürekliliği halinde meşakkatin ortaya çıkacağı zannolunan kısımdır. Pek çok illet, sebebiyle böyle bir amelin (zorunlu hale getirilmesinin) terk edilmesi matluptur. Bu kısmın anlatılması esnasında anlaşılmıştır ki, söz konusu amelin devamlılığını mahzurlu kılan illetler mevcut olmadığı zaman terk talebi de ortadan kalkar. (Yani onu sakıncalı hale getiren illet yoksa o amel işlenebilir.) Terk talebi ortadan kalkınca da amel aslına döner ki o da fiilin yapılmasının talep edilmesidir.
Şartına da bağlı kalmak niyetiyle o amelin içine giren kimse, bir yönüyle daha işin başında mekruh olan bir işe girmiş demektir. Çünkü o şartın yerine getirilememe ihtimali vardır. Mendup olan bir şeyde ise yerine getirme kararlılığı zahiri üzere bırakılır.
Mendupluk yönünden Şari onun yerine getirilmesini emreder, mekruhluk yönünden de o amelin içine girilmesini (sürekli hale getirilmesini) mekruh görmüştür.
Burada mekruhluk ön plana çıktığına göre, Allah'a yakınlık maksadıyle bir amele girişmek, ortada o amelin o şekilde yapılmasına dair bir emir olmaksızın onu yapmaya girişen kimseye benzer. Bu itibarla böyle bir şey yapmaya bid'at demek gayet kolaydır. Nitekim Ebû Umame de buna kolayca bid'at diyebilmiştir.
Gelecekte ortaya çıkabilecek durumlara veya meşakkatlere bakmaksızın veya şartını yerine getireceğine de inanarak, başlangıçta emredilen bir amel olması yönünden o amelin sahibi ibadet kastiyle nafile bir amele giren kimseye benzer. Bu sahihtir, mendupluk delillerinin gereğine göre cereyan eder. Bu sebeple (Şâri), bir kimsenin böyle bir işe girdikten sonra -bu iş ister bir adak olsun, isterse adak olmaksızın kalben sürekliliğine niyet edilmiş olsun- onu yerine getirmesini emretmiştir. Şayet bu bir bid'at olsaydı, bid'at sınırının içine girmiş olurdu, yerine getirilmesi emredilmezdi, onun ameli de bâtıl/geçersiz olurdu.
Bunun içindir ki bir hadiste şöyle anlatılır:
Rasulullah (s.a) güneşte ayakta duran bir adam gördü. "Bu adam ne yapıyor?" diye sordu. Dediler ki:
"Gölgede durmamayı, hiç konuşmamayı, oturmamayı ve oruç tutmayı adamış" Bunun üzerine Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu:
"Söyleyin o adama, otursun, konuşsun, gölgelensin ve orucunu da tamamlasın,"[33]
Rasulullah'ın (s.a) meşru olmayan bir şeyin uydurulmasını nasıl iptal ettiğini ve aslında meşru olan şeyin yerine getirilmesini nasıl emrettiğini sen de görüyorsun. Mana yönünden ikisi arasında herhangi bir fark olmasaydı, bu ikisinin birbirinden ayırt edilmesinin makul bir izahı olmazdı. Aynı şekilde, böyle bir işe girişen kimsenin ona devam etmesi de emredilmiş olsa, bundan o işe devam etmesinin itaat olduğu sonucunun çıkması zorunlu olur. Çünkü mekruh ve haramdan farklı olarak mubahın devamlılığı emredilmez. Şeriatte bunun benzeri yoktur. Rasulullah'ın (s.a) şu sözü de bunu teyid eder:
"Kim Allah'a itaat etmeyi adarsa, O'na itaat etsin."
Çünkü Allah Tealâ adağını yerine getiren kimseyi övmüş ve ona güzel bir mükafaat vaad etmiştir:
"Onlar verdikleri sözü yerine getirirler."[34]
"Onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik."[35]
Ecir ve mükâfat ancak şer'an talep edilen bir şeyin yerine getirilmesi halinde verilir.
Bu anlamı iyi düşününüz. Allah kendilerinden razı olsun, selef-i sâlih de deliller gereğince bu manaya uygun bir davranış içinde olmuşlardır ve ilk bakışta varmış gibi görülen çelişki problemi de bununla ortadan kalkmıştır. Allah'a hamd olsun ki âyet ve hadislerle ilk dönem müslümanlarının davranışları da sistematik bir bütünlüğe kavuşmuştur. Ancak geride iki tane önemli problem kalmıştır. Bu problemlerin cevabı görüldüğünde mesele tam manasıyle anlaşılmış olacaktır. Bu sebeple biz her bir problem için bir fasıl/bölüm ayırmayı uygun gördük.[36]
Fasıl
(Birinci Problem)
Devamında meşakkat olan fiilleri sürekli yapmaya karar vermenin mekruhluğuna dair daha önceden geçen deliller, bunun aksine delâlet, eden delillerle çelişmektedir. Raaulullah (s.a) ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Kendisine denilirdi ki:
Allah Teala senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetmedi mi? Bu soruya karşılık o şöyle derdi:
"Çokça şükreden bir kul olmayayım mı?" Şiddetli sıcaklarda uzunca bir gün oruç tutar, iftar etmeden orucunu gece de devam ettirirdi. Onu yediren ve içiren Rabbinin katında geceler ve Rabbine ibadet ederken nefsini buna benzer zorluklara sokardı. Rasulullah'da (s.a) güzel bir örnek vardır ve biz de onu örnek almakla emrolunduk.
Bu hükmün sadece ona mahsus olduğu, Rabbinin bu sebeple onu yedirip içirdiği ve ümmetinin güç yetiremeyeceği amelleri onun yapabilecek güçte olduğu gerekçesiyle bu delili reddederseniz, sahabeden, tabiinden ve böyle şeylerin mekruhluğuna dair getirdiğiniz bu delilleri bilen İslam müctehidlerinden sabit olan böyle şeylere ne diyeceksiniz? Hatta onlardan bazıları kendilerini ibadete verdiler ki bu yüzden ayakları tutmaz oldu, çok secde yapmaktan dolayı bazılarının alınları deve dizi gibi nasır bağladı.
Osman ibn Affan'dan gelen bir habere göre o, yatsı namazını kıldığı zaman bir rekatta Kur'an'ın tamamını okuyuncaya kadar vitir yapardı. Senelerce yatsı abdestiyle sabah namazını kılan, senelerce devamlı oruç tutan nice kişiler vardır! Onlar sünneti bilen ve bir an bile sünetten sapmayan kimselerdi.
İbn Ömer'in ve İbn Zübeyr'in (r.a) iftar etmeden yirmidört saat oruç tuttukları rivayet edildi.
İmam Mâlik -ki o kendisine uyulan bir imamdır- yıl boyu devamlı oruç tutulmasına cevaz verdi. Yani bayram günleri hariç senenin her günü devamlı oruç tutulabilir, dedi,
Veysel Karanı ile ilgili olarak anlatılan şeylerden birisi de onun sabaha kadar bütün geceyi ibadetle geçirdiğidir.
O, "Allah'ın devamlı secde eden kullarının olduğunu öğrendim." der ve çokça nafile namaz kılmak isterdi. Namazda bazan kıyamı uzatır, bazan rukûu, bazan da secdeyi uzatırdı.
Rivayet edildiğine göre el-Esved ibn Yezid, nefsini oruç ve ibadete o kadar zorlardı ki vücudu morarır ve sararırdı. Alkame ona şöyle derdi:
Yazıklar olsun sana, niçin bu vücuda işkence ediyorsun? O şöyle derdi:
İş, ciddidir, iş ciddidir.
Enes ibn Mâlik'ten rivayet edildiğine göre Mesruk'un hanımı şöyle dedi:
Mesruk, ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Bazan arkasına oturur ve onun kendisine yaptığını görünce ağlardım.
Sa'bi şöyle nakleder: (Sıcak) bir günde Mesruk (oruçlu iken) bayıldı. (Kızı kendisine acıdığı için orucunu bozmasını isteyince ona) şöyle dedi:
Yavrucuğum! Ben de, süresi elli bin yıl olan bir gün için nefsime acıdığımdan doyalı bunu yapıyorum.[37]
er-Rabi' ibn Heysenı'den:
Veysel Karanî'nin yanma gelmiştim. Onu sabah namazını kılarken gördüm. Oturmuştu. Onu teşbihinden alıkoymayayım, dedim. Namaz vakti olunca kalktı, öğleye kadar namaz kıldı. Öğleyi kılınca ikindiye kadar namaz kıldı, ikindiyi kılınca oturdu, akşama kadar Allah'ı zikretti. Akşam namaz kılınca yatsıya kadar namaz kıldı. Yatsıyı kılınca sabaha kadar namaz kıldı. Sabah namazını kılınca oturdu ve (uykusuzluktan) gözlerini tutamadı. Sonra uyandı. Onun bu esnada şöyle dediğini işittim:
Allahım! Uykucu bir gözden ve doymayan bir karından sana sığınırım.
Öncekilerden bu manada pek çok rivayet vardır. Bunlar sürekliliğinde meşakkat olan amellerin de işlenebileceğine delâlet ederler. Hiç kimse onları bu davranışlarından dolayı sünnet karşıtı olarak görmemiştir. Bilakis onlar sünnet karşıtlarının en öndeki düşmanlarıdırlar. Allah bizleri de onlardan eylesin.[38]
Ve yine yasak, matlup olan bir ibadete değil, bilakis onda gösterilecek olan aşırılığa yani o ibadeti yapanı meşakkate sokacak bir aşırılığa yöneliktir. Onun hakkında hu illet yoksa yasak onun hakkında geçerli değildir. Nitekim Şâri: "Bir hâkim öfkeliyken hüküm vermesin" deyince, bunun da illeti delilleri değerlendirmesinde fikrin karışması olduğuna göre bu yasak, fikri karışan herkes için geçerlidir. İllet ortadan kalktığı zaman yasak hükmü de kalkar. Hatta delillerin değerlendirilmesine mani olmayan az miktardaki bir öfkenin varlığı halinde de bu yasak geçerli değildir. Usûlden yürürlükte olan sahih uygulama budur.
Hakkında illet bulunmayan kimsenin hali, korku veya ümidin veya muhabbetin kendisine galip gelmesi hükmüyle amel eden kimsenin hâlidir; Çünkü korku, itici bir kırbaçtır, ümit, sürükleyici bir liderdir; muhabbet ise alıp götürücü bir seldir. Korkan bir kişi şayet meşakkatle karşılaşırsa, yaptığı iş zor bile olsa, daha zor olana karşı duyduğu korku onu daha az meşakkatli olana sabretmeye sevk eder. Ümitvar olan, meşakkatle karşılaşsa da o işi yapar. Çünkü tam manasıyle rahata kavuşma ümidi onu bazı sıkıntılara sabretmeye sevk eder. Seven ise bütün gücünü aşkla sevgilisinin yolunda sarf eder. Bu sebeple zorluklar ona kolay gelir. Uzaklar ona yakın olur. Böylece o kuvvetlidir. Sevgisinin hakkını tam olarak ödeyemediğini nimetin şükrünü tam olarak eda edemediğini düşünür. Ömrünü bu uğurda tüketir fakat arzusunu tam olarak gerçekleştiremediğini düşünür. Hal böyle olunca da delillerin arasını birleştirmesi sahihtir. Bir ameli ya mutlak olarak veya yasaklayıcı delilin mevcut olmadığını zannederek ona kendisini vermesi ve sürekli yapmaya girişmesi daha sonra meşakkat ona dâhil olsa bile caizdir. O amelin devamlılığı sahih olunca bu, delillerin gereğine ve selefi salihin uygulamasına da uygun olur.
Birinci problemin cevabı şudur: Yukarıda geçen ve yasaklamayı ifade eden deliller sahihtir ve açıktır. (İlk Müslümanlardan bu yasağa aykırıymış gibi görülen davranışlarla ilgili) nakledilen şeyler de üç şekilde yorumlanabilir:
Birincisi: Muhtemeldir ki onlar devam ettirebileceklerini zannettikleri orta bir yolu izlediler ve ileride daha evla olanı veya bizzat o ameli terke sebep olacak ya da zorluğu ve ağırlığından dolayı o amelden soğumalarına sebep olarak ölçüde kendilerine meşakkat vermesi muhtemel şeylere nefislerini zorlamadılar. Bilakis kendileri hakkında nefislere kolay gelen şeylere sarıldılar. Zoru değil, sadece kolay olanı talep ettiler. Rasulullah'ın (s.a) ve yukarıda kendilerinden birtakım haberler nakledilen öncekilerin durumu budur. Çünkü onlar sadece sünnet ile amel ettiler ve bütün mükellefler için gösterilen genel yoldan gittiler. Problemin cevabı konusunda Taberi'nin tuttuğu yol budur. Soruda buna aykırı olarak ortaya atılan şeyler ise, bunları yapanlar kendileri örnek alman ve peşlerinden gidilen kişiler olunca hepsinin makul bir izahını yapmak mümkündür.
İkincisi: Muhtemeldir ki onlar güçleri dahilinde olan şeyleri yapmakta biraz mübalağa gösterdiler. Fakat bunu devamlı yapmak kararlığı ile veya adak sebebiyle ya da başka bir maksatla yapmamışlardır. İnsan bazan, o anda kendisine meşakkat vermediği halde devamlılığı halinde meşakkat verebilecek işlere girişebilir, ileride ortaya çıkabilecek şeyleri dikkate almaksızın özel bir durumda o amele karşı duyduğu iştiyakını fırsat olarak değerlendirebilir. Başlangıçta meşakkatsiz bir şekilde o ameli edâ eder, nihayet güç yetiremeyecek duruma gelince onu bırakır. Bunda bir sakınca yoktur. Çünkü genel olarak mendubun terkinde bir sakınca yoktur.
Hz. Aişe'den rivayet edilen şu hadisteki ifade edilen şeyler de bu manaya gelmektedir: Söz konusu rivayette Hz. Aişe (r.a) şöyle demektedir:
Rasulullah (s.a) bazı zamanlarda o kadar çok oruç tutardı ki, biz o hiç orucuna ara vermiyor derdik. Bazı zamanlarda da oruca o kadar ara verirdi ki, biz o hiç oruç tutmuyor derdik. Ben onun Ramazanın dışında bir ayın tamamını oruçlu geçirdiğini görmedim.
Edâ edilecek amele karşı duyulan istek ve arzunun, ilgili hakların ödenmesinin ve amellerdeki kuvvetin nasıl gözönünde bulundurulduğunu dikkatlice inceleyiniz. "Bir gün oruç tutmak, iki gün tutmamak" hakkında Rasulullah'ın "Keşke buna gücüm yetseydi" demesi de bu manayadır. O bu sözüyle böyle bir oruca devamı kastetmiştir. Çünkü o, bazı zamanlar o kadar sürekli oruç tutardı ki, o biç oruçsuz gün geçirmiyor, derlerdi. Bu tutum, Rasulullah'ın (s.a): "Allah'ın en sevdiği amel, az da olsa, sahibinin sürekli yaptığı ameldir" sözüyle de çelişmez. Şayet onun ameli devamlı olursa, azlığının bir sakıncası yoktur. Bu söz de devamlılığın meşakkat verdiği amel olarak yorumlanır.
Onlardan yani sahabe tabiin ve müctehit imamlardan nakledilen, yatsının abdesti ile sabah namazı kılmak, gecenin tamamını ibadetle geçirmek ve senenin tamamını oruç tutmak gibi delillere gelince onların da söz konusu şarta uygun olmaları muhtemeldir. Yani bu ameller onlar tarafından kendileri için bir zorunluluk olarak görülmemiştir. Ancak kişi o andaki duyduğu istek ve arzuyu ganimet bilmiş ve o ameli yapmaya girişmiştir. Başka bir zaman gelmiş aynı iştiyakı yine yakalamıştır. Bu amel, daha önemli olan başka şeyleri yapmasına engel olmadığı sürece de ona devam etmiştir. Bu iştiyakı uzun bir zaman da devam edebilir. Her halükârda onu bırakma imkanına da sahiptir. Fakat o her zaman o ameli devam ettirmek için fırsatları değerlendirir. Bu iştiyakın ömrünün sonuna kadar devam etmesi de imkansız değildir. Bu bir zorunluluk/mecburiyet olmadığı halde (başka) birisi bunu bir mecburiyet zannedebilir. Bu doğrudur. Özellikle korkunun itmesi, ümidin sürüklemesi ve sevginin alıp götürmesiyle birlikte onu yapmaya devam eder. Hz. Peygamberin (s.a): "Namaz benim gözümün nuru oldu" sözünün anlamı da budur. Bu sebeple ayakları şişinceye kadar namaz kıldı ve Rabbi'nin "Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl." emrini yerine getirdi.
Üçüncüsü: Amelin devamı halinde mükellefin meşakkat veya başka bir şeyle karşılaşıp karşılaşmaması kurallara bağlı bir durum değildir. Bilakis izafidir/görecelidir, vücut kuvveti, kararlılık kuvveti ve inanç kuvveti gibi insanların fizyolojik ve psikolojik durumlarına ( göre farklılık gösteren bir durumdur. İki kişiye nisbetle tek bir amel' bile farklı farklı görünümler ortaya koyar. Çünkü bunlardan birisi vücutça daha kuvvetli veya daha kararlı veya vaad edilen şeye inancı daha güçlü olabilir. Meşakkat de bu ve benzeri şeylerin gücüne nisbetle zayıf/az olabilir ve bunların zayıflamasıyle birlikte de meşakkat kuvvetlenebilir/çoğalabilir.
O halde biz deriz ki: Hangi amel olursa olsun devamlı oluşu mesela Zeyd'e nisbetle meşakkat veriyorsa ona yasaklanmıştır, Amr'a nisbetle meşakkat vermiyorsa ona da yasak değildir. Bu sebeple biz öncekilerin devamlı yaptıkları amelleri kendilerime meşakkat vermediği şeklinde yorumlarız. O amellerin az miktarda olanı dahi (devamlılığı halinde) bize meşakkatli olsa bile onlara meşakkatli olmayabilir. Bu sebeple onlar gibi olanların ameli, onların yaptıkları sekliyle, bizim de onların giriştikleri şeylere girişmemiz için delil olamaz. Ancak meselenin illetinin onlarla bizim aramızda müşterek olması şartıyle bizim için delil olabilir. O da bu amelin bir benzerinin devamlı yapılması halinde (bize de) meşakkat, vermemesi şartıdır.
Biz bu konudaki sözlerimizi bunların hepsini müşahede ettiğimiz için söylemedik. Her şeyde orta yolu ve yumuşaklığı/kolaylığı tercih etmek daha hayırlıdır ve daha uygundur. Delillerin işaret ettiği de budur. Delillerin tavsiye ettiği şey derinleşmek ve zorluklara talip olmak değildir- Halkın tamamı ve çoğunluğu için bu kolay bir iş değildir. Ancak az bir kısmı bunu başarabilir.
Visal orucu ile ilgili olarak Hz.Peygamber'in (s.a) söylediği şu söz bu mananın doğruluğunun delilidir:
"Ben sizin gibi değilim. Ben Rabbimin katında gecelerim, o beni yedirir ve içirir."
Hz. Peygamber (s.a) bu sözüyle visal orucunun kendisine meşakkat vermediğini, Allah'ın hakkını ve insanların haklarını ödemesine engel olmadığını kastetmiştir. Buna göre kim ki Rasulullah'a (s.a) verilen imkanların bir örneği kendisine verilir de gücüyle, iştiyakıyle ve amelin kendisine yüklediği yükün hafifliğiyle birlikte o ameli sürekli yapabilecek hale gelirse o ameli sürekli yapmaya girişmesinde bir sakınca yoktur.
Hz. Peygamber'in (s.a), Abdullah ibn Amr'm hareketini tasvip etmeyişine gelince, onun bunu devam ettirmeye gücü yetmeyeceğini müşahade etmiş olabilir. İbn Amri keşke Rasulullah'ın (s.a) ruhsatını kabul etseydim, dedi. İbn ez-Zübeyr, İbn Ömer ve diğerlerinin visal orucu konusundaki davranışları da Raaulullah'ın (s.a) davranışına uygundur. Yani bu konuda Rasulullah'a (s.a) verilen hisse (güç ve kuvvet), onlara da verilmiştir. Allah'a hamdolsun, bu cevap el-Muvafakat kitabında zikredilen esasın üzerine bina edilmiştir. Hal böyle olunca seleften nakledilen amellerin önceden söylediğimiz şeylere aykırı bir durumu yoktur.[39]
Fasıl
Fakat geride nehyin, yani bir tatavvuun sürekli hale getirilmesinin yasaklanışının illetlendirilmesi (sebebe bağlanması) konusundaki yapacağımız inceleme kaldı. Eğer bunun illeti tesbit edilebilirse, illetin olmaması yasağın da ortadan kalkmasını gerektirecektir. Alimlerin bu konuda söyledikleri genel olarak doğrudur. Fakat tafsilatının incelenmesi gerekir. Bu da yasağın illetinin iki şeye dayandığıdır: Birincisi: Devamlılığın meşakkat vermesi halinde o amelin kesintiye uğraması ve terk edilmesi korkusudur. Diğeri ise Allah hakkı ve kul haklarından daha önemlilerinde kusurlu duruma düşmek korkusudur.
Birincisi: Rasulullah (s.a) bu konuda zanna değil, bilinen bir kaideye dayanan temel bir esas koymuştur. Yani sürekli yapıldığı takdirde sıkıntı (harec) veren amelin sürekli hale getirilmesinin şeriat tarafından reddedildiğini açıklamıştır. Çünkü Rasulullah (s.a) hoşgörülü haniflikle/hak bir din ile gönderilmiştir. Sıkıntıyla hoşgörü/kolaylık bir arada bulunmaz. Her kim nefsini sıkıntıyla karşılaşacağı bir işe zorlarsa kendisi hakkında itidalin dışına çıkmış olabilir. Onun sıkıntıyla karşı karşıya gelmesinin sebebi Şâri değil, bizzat kendisidir. Tamamlamak şartıyle bir amelin içine giren kimse, girdikten sonra bunu tamamlarsa bu güzeldir. Çünkü gayet açıktır ki bu amel ya, şartına uygun bir şekilde yaptığı için, meşakkatsizdir veya meşakkatlidir de ona sabreder, fakat nefsinin kendisi üzerindeki hakkı olan yumuşaklığı/kolaylığı ona sağlanmamış olur. Bunun açıklaması ileride gelecektir. Eğer giriştiği bir ameli tamamlamazsa o zaman da sanki Rabbine verdiği sözü yerine getirmemiş gibi olur ki bu daha ciddi bir durumdur. Şayet beraet-i zimmet aslı üzere kalır da kendi kendini böyle bir zorunluluğun altına sokmazsa korktuğu başına gelmez.
Fakat bir kimse şöyle diyebilir: Buradaki nehiy, o ameli yapacak kişiye kolaylık sağlamak amacına yöneliktir. Nitekim Hz. Aişe (r.a) şöyle demiştir:
"Rasulullah (s.a) visal orucunu onlara merhametinden dolayı yasakladı."
Sanki o, ibadette nefsin hazzını da dikkate aldı. Ona:
Yap ve terk et, denildi. Yani sana meşakkat verecek şeylere kendini zorlama. Nitekim farzları eda ederken kendini meşakkate zorlamazsın. Çünkü Allah Tealâ farzları kullarına kolayca yapabilecekleri şekilde vaz etmiştir/koymuştur. Kuvvetli ve zayıf, büyük ve küçük, hür ve köle, erkek ve kadın kim olursa olsun hepsi aynı kolaylık içinde farzları edâ edebilirler. Hatta bazı farzlar mükellefe güçlük verdiği zaman bu farz ondan ya tamamen düşer veya onun yerine güçlük vermeyen başka bir şey yapar. Üzerinde konuşulan nafileler de böyledir.
Nefsin hazzı gözetilince kendisini sürekli ibadete vermede iş dönüp dolaşıp amel edene varmaktadır. el"Muvafakat isimli usûl kitabında hazların düşürülmesi konusunda ortaya konulan kaideye binaen onun nefsinin hazzını temin etmeme ve kendisine meşakkat verebilecek şeylerde onu devamlı kullanma gibi bir hakkı vardır. O halde bu değerlendirmeye göre bu, yasaklanmış bir iş değildir. Nitekim o amelin isteklisi olduğu müddetçe insanın üzerine başkasına ait hakları ödemesi vacip olur. O ameli talep etmeme/yapmama konusunda insanın serbestlik hakkı vardır. Talebi terk ederse vâciplik de kalkar. Yasaklama, nefsin hazlarını korumak için de gelmiştir. Kişi bu hazlardan vazgeçtiği zaman yasaklık ortadan kalkar ve amel mendupluk aslına döner.
Cevap: Nefislerin hazları onların talep edilişlerine nisbetle, kulların üzerindeki Allah'ın haklarındandır da denilebilir, kulların haklarındandır da denilebilir. O zaman sizin söylediğinizin bir geçerliliği yoktur. Çünkü bunda mükellefin bir seçme hakkı yoktur. O, başkasına yumuşaklıkla muamele ettiği gibi, kendi nefsine de yumuşaklıkla yükümlüdür. "Nefsi’n senin üzerinde hakkı vardır," hadisi şerifi bunun delilidir. Selman (r.a) Ebu'd-Derda'ya (r.a) "her hak sahibine hakkını ver" derken nefsin hakkı ile başkasının hakkını birleştirmiş, sonra bunu haklardan bir hak olarak ifade etmiştir.
Bu "hak" lafzı ancak lâzım olan bir şey için kullanılır. Bir insanın kanını ne kendisi ne de başkası için mubah görmesinin, herhangi bir organını ne kendisinin ne de başkasının kesmesini mubah görmesinin ve herhangi bir şeyle acı vermeyi mubah görmesinin helal olmayışı bunun delilidir. Kim bunu yaparsa günahkârdır, cezayı hak eder. Bu gayet açıktır.
Şayet biz: Bu, kul hakkındandır ve kulun seçimine bağlıdır, dersek bu söz mutlak bir anlam ifade etmez. Çünkü kulların haklarının Allah'ın hakkından bağımsız olmadığı usûl ilminde açıklanmıştır.
Bizim üzerinde durduğumuz konuda bunun delili şudur: Şayet bu, mutlak olarak bizim seçimimize bırakılmış olsaydı bu konuda bize bir yasaklama olmazdı. Belki biz işin başında muhayyeriz (yani nafile bir ameli kendimiz için sürekli hale getirme tercihini yapıp yapmamakta serbestiz). Buna (?..)[40] Bu konu tamamen mükellefin seçimine bırakılmış olsaydı bir ibadeti yapmayı nezre den kimse onu dilerse yapar, dilerse terk ederdi.
Müctehit imamlar adağı yerine getirmenin vâcipliğinde ittifak etmişlerdir. Benzerleri de onun gibidir ve yine biliyoruz ki şeriat bize imanı sevdirmiş ve onu gönüllerimizde sindirmiştir. Allah Teala'nın şeriatı mükellefin onu kolaylıkla ve zevkle uygulayacağı şekilde düzenlemiş olması da bu cümledendir. Bu, meşekkatlerin meşruluğuyla bir arada olamaz. (Nafile) amellere fazla kaptırmak genelde yorgunluk, bıkkınlık ve o amelde kesintiye sebep olunca, bu, imanın sevdirilmesinin ve gönüllere sindirilmesinin zıddı gibi bir durumdur ve mekruhtur. Günkü şeriatın konuluş gayesine aykırıdır. Bu şekilde bir işe girişmek meşru değildir.
İkincisi: Mükellefle ilgili haklar çok çeşitlidir. Bunların hükümleri de delillerin asıllarının verdiği manaya göre muhteliftir. Malumdur ki bir mükellefin üzerinde iki tane hak çakıştığı ve bunların arasını birleştirmek mümkün olmadığı zaman delilin muktezasında daha kuvvetli ve önemli olan hakkın öne alınması zorunludur. Şayet vacip ile mendup, bir mükellefin üzerinde çakışırsa vacip, menduba tercih edilir ve böyle bir durumda mendup, mendup olmayan haline gelir. Hatta aklen ve Şer'an terki vacip olan haline gelir. Çünkü "Vacibin kendisiyle tamam olduğu şey de vaciptir." (Burada mendubun terkedilmesi vacibin yerine getirilebilmesi için zorunlu hale gelir.)
Terk etmek vacip hale gelince onunla amel eden kimse o zaman onunla nasıl Allah'a ibadet etmiş olur? Üstelik o, delillerin asıllarında talep edilen şeyle Allah'a ibadet eden kimsedir. Çünkü mendupluğun delili hazır, onun gözünün önünde durmaktadır. Fakat bununla beraber bu ibadeti yapmakla ilgili olarak onunla amel etmesine engel bir durum vardır ki o da vacibin o andaki mevcudiyetidir. Vacip ile amel ederse genel manasıyle/zaman zaman mendubu terk etmesinde bir sakınca yoktur. Ancak yukarıda da geçtiği gibi bu mendubu önceden kendisi için sürekli hale getirmesi yönünden sakıncadan kurtulamaz. Şayet mendupla amel ederse, vacibi terk etmekle günahkâr olur.
Geriye şu konu kaldı: Edâ edilirken bir hakkın ihlaline sebep olan mendub, mendub yerine geçer mi, geçmez mi? Şayet sen: Böyle bir durumda mendubu terketmek aklen vaciptir dersen, içerisinde vacibin yerine getirilmesine engel bir durum olmasına rağmen yine de bu mendub, sevaba sebep olabilir. Şayet sen: Böyle bir durumda mendubu terk etmek şer'an vâcibdir dersen, o zaman sevaba sebep olması mümkün değildir. Ancak birtakım şartlarla mümkündür. Bu konuda da söylenecek pek çok şey vardır.
Nafileleri sürekli hale getirmede her türlü varsayıma göre ortaya çıkacak şeyleri sen de görüyorsun. Bütün bunlar, bu süreklilik bir sıkıntıya yol açtığı ve vaciplerin yerine getirilmesini kasıtlı veya kasıtsız, doğrudan engellediği zaman ortaya çıkar. Selman ile Ebû'd-Derda arasında konuşmada geçenler de buna dahildir. Çünkü gecelen devamlı ibadetle geçirmek genel olarak hanımının kendi üzerindeki haklarını edasına mani olmuştur. Gündüzleri devamlı oruç tutmak da böyledir.
Şayet, kuşluk namazını veya başka bir nafileyi devamlı hale getirmesi, hastasına bakmasını, rızık temini ve benzeri konularda ailesine yardımcı olmasını engellerse onun durumu da böyledir.
Onun derecesinde olmasa bile şayet bu süreklilik, sonuçta ailesi için çalışıp kazanamayacak veya farzları gereği gibi edâ edemeyecek veya cihad edemeyecek ya da ilim tahsil edemeyecek derecede bedenini zayıflatacak ve kuvvetten düşürecekse o da aynı şeydir. Nitekim Davud'dan (a.s) söz eden hadis-i şerifte onun gün aşırı oruç tuttuğuna ama düşmanla karşılaştığı zaman da arkasını dönüp kaçmadığına dikkat çekilmiştir.
Sonra farz olan orucun yolculukta tutulmasında da serbestlik getirildi. Daha sonra Mekke'nin 'fethi günü Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu:
"Siz düşmanınıza yaklaştınız. Orucu bozmanız sizi daha da kuvvetlendirecektir." Ebû Said el-Hudri dedi ki: Sabahleyin kimimiz oruçlu, kimimiz oruçsuz idi. Sonra bir konak daha ilerledik. Rasulullah buyurdu ki:
"Siz düşmanınızla karşılaşacaksanız. Orucu bozmanız sizi daha da kuvvetlendirecektir. Orucunuzu bozunuz." Bu, Rasulullah'ın kesin emridir.
Bütün bunlar orucun düşmanla karşılaşmaktan ve cihad amelinden daha az önemli olduğuna işarettir. Nafile oruç bu hükme daha lâyıktır.
Câbir'den (r.a) rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a) bir adamın üzerine kalabalıkların gölge yaptığını görünce şöyle buyurdu:
"Seferde oruç tutmak iyi bir şey değildir."
Yani ruhsat olduğu halde insan bu hale geldiği zaman vacip olan oruç bile olsa seferde onu tutmak iyi bir şey değildir. O halde böyle bir durumda ruhsatla amel etmek, vacibin odasından daha önemli sayılacak kadar talep edilen bir şeydi, Aslen vacip olmayan şey ise buna daha lâyıktır.
Netice olarak kim olursa olsun, nefsini kendisine meşakkat verecek bir şeye zorlayan kimse bu şekilde iyi bir yola girmiş olmaz.[41]
Fasıl
(İkinci Problem)
Birinci problem ve cevabını böylece anlattıktan sonra sıra ikinci probleme geldi. O da şudur: Sürekliliği meşakkat veren nafileleri sürekli yapmak delile aykırıdır. Delile aykırı olunca da bununla ibadet eden kimse bu takdirde meşru olmayan bir şeyle ibadet etmiş olur. Meşru olmayan bir şey ise bid'atin ta kendisidir. Böyle bir durumda bid'ati kötüleyen delilleri ya onun için de sıralarsın veya sıralamazsm. Şayet bid'ati kötüleyen delilleri böyle bir amel için sıralarsan bu iki şeyden dolayı sahih değildir/geçersizdir:
Birincisi: Rasulullah (s.a), Abdullah ibn Amr'in davranışına karsı, gerektiği şekilde hoşnutsuzluğunu ifade edince Abdullah ibn Amr (r.a) Hz. Peygamber'e (s.a):
"Ben bundan daha fazlasını yaparım" dedi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a) ona:
"Bundan daha fazlasını yapma." dedi ve daha sonra da onu o ısrarcı tutumunda bıraktı. Şayet Abdullah, Rasulullah'ın kendisini bu davranıştan nehyetmekle birlikte onayladığı anlamını da çıkarmasaydı "keşke Rasulullah'ın ruhsatını kabul etseydim!" deyinceye kadar ısrarcı tutumunu sürdürmez ve yıl boyu oruç tutmaya devam etmezdi. Şayet: Bu bir bid'attir ve bütün bid'atler istisnasız zemmedilmiştir/yerilmiştir, dersek o zaman da Abdullah ibn Amr'in hata ettiğini söylemiş oluruz. Halbuki bu caiz değildir. Nitekim sahabenin, Rasulullah'ın yasakladığı bir şeye ibadet yaparak kasten onun emrine muhalefet ettiğine inanmak doğru değildir. Allah kendilerinden razı olsun, sahabiler böyle bir duruma düşme konusunda Allah'tan en çok korkan kimselerdi. Visal orucu ve benzeri zor ibadetler Abdullah ibn Amr'in dışındaki başka sahabilerden de sabit olmuştur. Hal böyle olunca böyle şeylere bid'at denilemez.
İkincisi: İfa etmek ve bırakmamak şartıyla bir nafileyle amel eden kişi, şarta bağlı kalır ve o şekilde edâ ederse Şâriin maksadı hâsıl olmuş olur. O zaman ortadan yasaklık kalkar ve delile muhalefet de söz konusu olmaz, bid'at de söz konusu olmaz. Nafile amelindeki başladığı devamlılığı bırakırsa ve bunu da kendi iradesiyle yaparsa şüphesiz delile muhalefet etmiş olur. Bunun durumu adakta bulunan kişinin durumuna benzer. Mazeretsiz olarak mendubu terk etmiştir. Bununla birlikte onun bu terkine bid'at ismi verilemez. O nafileyi sürekli yaparken de yaptığı işe bid'at denilemez. Sürekli yapan da sürekli yaparken terk edende bid'atçi diye isımlendirilemezler. Bir hastalığa yakalanması veya başka bir mazeretten dolayı terk etmişse zâten delile muhalif olduğunu söyleyemeyiz. Nitekim vâcibde bile herhangi bir mazeretten dolayı o vacibi terk etmek mecburiyetinde kalan kimse delile muhalefet etmiş olmaz. Mesela hastanın orucu, güç yetiremeyenin haccı terketmesi gibi. O halde bu terk ediş de bid'at değildir.
Böyle bir amel (yani nafileleri sürekli hale getirme ameli) için bid'ati kötüleyen delilleri sıralamazsak, o zaman şunu söyleyebiliriz: Bid'atin kısımları içinde öyleleri vardır ki bunlar yasaklanmamıştır. Üstelik bunlardan bazıları ibadet maksadıyle yapılırlar. Bunlar mürsel maslahatlar cinsinden şeyler değildir. Genel manada herhangi bir asla (şer'i aslı delile) dayanan diğer şeylerden de değildir. O halde bu asıl (yanı yasaklanmamış olması) ibadet maksadıyle sürekli hale getirilen aslı olan ve olmayan her şeyi kapsar mı, kapsamaz mı? Aslı olan derken genel manada bir aslı (yani icmalî bir delili) kastediyoruz. Yoksa özel manada bir aslı (yani tafsili bir delili) kastetmiyoruz. Mesela Rasulullah'ın doğdukları geceyi ibadete, gündüzünü oruca tahsis etmek veya özel rekatlı namazlar kılmak, Recep ayının ilk Cuma gecesini, Şabanın onbeşinci gecesini ibadetle geçirmek, imamın önderliğinde namazların sonunda devamlı açıktan dua etmek ve buna benzer açıkça delili bulundurmayan şeyler böyledir. (Bunlar açık bir delille yasaklanmamıştır diye) bid'atleri kötüleyen deliller bunlar hakkında sıralanmadığı zaman sünnet-bid'at konusunda yukarıda yapılan temellendirme/bir sisteme bağlama çalışmalarının hepsi boşa gitmiş olacaktır. (Bu bir problemdir.)
Birinciye verilecek cevap: Rasulullah'ın Abdullah ibn Amr'ın davranışını (nehyetmekle birlikte) onayladığı (yani onu o haliyle bıraktığı ve muaheze etmediği) doğrudur. Nehy ile irşadın/yasaklama ile yol göstermenin hârici bir durumdan dolayı bir arada bulunması imkansız değildir. Nehiy, ibadetin kendisindeki veya rükünlerindeki bir eksiklikten dolayı değildir. Nehyin sebebi sadece muhtemel bir durumun ortaya çıkması korkusudur. Nitekim Hz. Aişe (r.a) şöyle demiştir:
Visalin nehyi, caydırmak maksadına yöneliktir. Bu nehiy kesin bir yasaklık manasını ifade etseydi, onlar bunu yapmazlardı.
Bak, ibadet olma ve yasaklanmış olma vasfı tek bir şeyde nasıl bir ar ava gelmektedir. Fakat her ikisi de dikkate alınacak şekilde bir araya gelmektedir. Bunun bir benzeri fıkhı meseleler içinde geçmektedir. Muhakkıklardan bir cemaate göre Cuma ezanından sonra alış verişin yasaklanmış olması, onun alış veriş olması yönünden değil bilakis böyle bir alış verişin Cuma namazında bulunmaya engel olması yönündendir. Açıkça yasaklanmış olsa bile onlar yapılan bir alış verişi fasit olarak kabul etmekle beraber yine de caiz görürler/geçerli sayarlar. Çünkü onlar nehyin yani yasağın alış verişin bizzat kendisine değil, beraberindeki bir duruma yönelik olduğunu bilirler. Bu sebepledir ki bu alış verişin feshedilmesi görüşünde olanlardan bir grup bu yasağın gayesinin satıcı ve müşteriyi engellemek olduğunu, yoksa alış verişi yasaklamak olmadığını söylerler. Bunlara göre bu alış veriş fasit de değildir. Yasaklama da alış verişle ilgili değildir.
İbadetin emredilmiş olması bir şeydir. Mükellefin onu ifa ediyor olması da başka bir şeydir. Rasulullah'ın (s.a) başlangıçta kendisini nehyettiği halde, Abdullah ibn Amr'ın yıl orucundaki ısrarına rıza göstermiş olması o davranışın fesadına delalet etmez. Eğer onun fesadına delâlet etmiş olsaydı bir çelişki olurdu ki bu imkansızdır. Ancak burada başka bir bakış açısı daha vardır ki o da şudur: Böyle meselelerde Rasulullah (s.a) mükellef için bir mürşid mesabesindedir ve nasihate ihtiyaç duyulan bir yerde nasihate başlayan kişi gibidir. Mükellef, nefislerin ileride karşılaşacağı arızaları/engelleri kendisinden daha iyi bilen nasihatçının nasihatini dinlemeksizin kendisini o ise zorladığı zaman, tevil ile de olsa nassın mevcudiyetine rağmen kendi görüşüne uyan kimse gibi olmuş olur. Şayet lafızda bid'at diye isimlendirilirse bu bakış açısına göre yapılmış bir isimlendirme olur. Yoksa o da nasihat sahibi tarafından belirlenmiş olan delile uyan kişidir. O delil ise kendini ibadetle Allah'a vermeye delâlet eden bir delildir.
Bundan dolayıdır ki böyle konularda bunların hakiki değil, izâfı bid'at oldukları söylenmiştir. Bu tür şeylerin izafi bid'at oluşunun anlamı şudur: Devamlı yaptığı takdirde meşakkat çekecek kimseye nisbetle bu konuda delil terk edilir, (yani kendini tamamen ibadetle Allah'a verme deliliyle amel edilmez) şartını yerine getiren kişiye nisbetle de bu delil tercih edilir/onunla amel edilir. Bu sebepledir ki Abdullah ibn Amr, zayıfladıktan sonra da ve bu konudaki ruhsatı kabulü temenni edecek derecede bazı sıkıntılarla karşılaşmış olsa da şartını yerine getirmiştir/başladığı ameli boşlamamıştır. Hakiki bid'at, ise böyle değildir. Hakikî bid'atteki delil, tercih edilmemiş olmaktan da öte tamamen ortadan kaybolmuş durumdadır. Bu mesele, müctehidin yanılması meselesine benzer. Her ikisi hakkında da söylenecek söz birbirine yakındır. İnşaallah her ikisi hakkında da ileride bir şeyler söylenecektir.
Tartışmacının "şarta bağlı kalır ve o şarta uygun şekilde edâ ederse..." diye başlayan ve devam eden sözü sahihtir/doğrudur. Ancak "meselâ hastalık gibi bir engelden dolayı terk ederse" sözüne gelince, bizim üzerinde durduğumuz konu böyle değildir. Bilakis burada başka bir bölüm söz konusudur ki o da, görünürde onun sebebi olmasa bile bizzat kendisinin içinde bulunduğu durumun (yani ısrarcı tutumunun) yol açtığı bir sebeple onu terk etmesidir. Meselâ bir kimse kendi iradesiyle cihadı terke derse bu, (emre karşı) apaçık bir muhalefettir. Hastalık veya benzeri bir mazeretten dolayı terk etmesi ise muhalefet değildir, gayet o, kendisinin cihada güç yetiremeyeeek derecede hastalanmasına sebep olacağı genellikle bilinen bir ameli işlerse işte bu, iki taraf ortası yani muhalefetle muhalefetsizlik ortası bir durumdur. Engelin asıl sebebi bizzat kendisi olduğu için o, bu amelinden dolayı övülmez. O, amelden tiksintiye veya vacibin edasında güçsüzlüğe sebep olan kendini nafile ibadete aşırı verme hâlinin bir benzeridir. Bu mükellef, yasağa muhalefet etmiştir. İbadeti şartına uygun bir şekilde edâ etmesine engel bir güçlükle karşılaşması yönüyle de mazur sayılabilir. Böylece burada iki bakış arasında bir bakış daha ortaya çıkmıştır ki bununla amel, mutlaka ikisinden birisine varır, bağımsız değildir.
Tartışmacının "Bid'atin yasaklanmamış kısımları da vardır" sözüne gelince, durum onun dediği gibi değildir. Çünkü mendup, mendupluk vasfıyle emrin mutlaklığı yönünden vacibe benzer.[42] Terk edenin günahkâr olmaması yönünde de mubaha benzer. Mendup vacip ile mubah arasında orta bir noktadır. Ne o tarafa, ne bu tarafa doğru sarkmaz. Ancak şer'î kaidelerin onunla amel etme yönünde bir şartı ortaya koyması bunun dışındadır. Onunla amelin şartı, ya doğrudan mendubun terkine veya ondan daha faziletli olan bir şeyin terkine yol açacak bir güçlüğe sebebiyet vermeyecek tarzda olmasıdır. Bunun ötesi mükellefin seçimine bırakılmıştır. O ameli yapmaya giriştiği zaman, bu girişiminde ya bu şartın ortadan kalkması maksadı da vardır veya yoktur. Şayet böyle bir kasıt varsa bu bölüm inşaallah ileride anlatılacaktır. Meselenin özü şudur: Şüphesiz Şârî', güçlüğün ortadan kalkmasını istemektedir. O ise, hem kendisini zora sokmakta ve gücünün yetmeyeceği bir yükümlülüğün altına girmektedir, hem de o amelin içine girdiğinden dolayı pek çok vacibi ve daha faziletli sünnetleri ihlâl etmektedir. Bunun kötülenen bir bid'at olduğu bilinmektedir.
Böyle bir maksadı olmaksızın o amelin içine girdiği zaman, mendup ya kendi mecrasında devam edecektir veya kendi mecrasında devam etmeyecektir. Şayet iştiyak duyduğu ve giriştiği amelden daha hayırlı başka bir amelle o amel çakışmadığı zaman gücü yettiğince onu yapmakla mendup kendi mecrasında cereyan etmiş olursa bu tartışmasız ve tam anlamıyle bir sünnettir. Çünkü deliller böyle bir amelin sıhhatinde/geçerliliğinde birleşmektedir. Çünkü deliller böyle bir ameli (mutlak anlamda) emretmekte, mükellef de o ameli terketmemektedir, deliller o amelin içine fazla dalıp da meşakkate girmeyi yasaklamakta, mükellef de bundan kendini sakındırmaktadır. O halde bunun sıhhatinde şüphe yoktur. İlk selefin ve onlardan sonrakilerin durumu budur. Şayet mendup kendi mecrasında cereyan etmezse, fakat o amelin içine ısrarcı olma ve devamlı yapma görüşünü dahil ederse bu görüş başlangıçta mekruhtur.
Fakat şeriatten anlaşılan şudur ki, vefa göstermek (yani sürekliliği terk etmemek) -şayet tahakkuk ederse- inşaallah nehyin keffaretidir. Bid'at manası buna uygun düşmez. Çünkü Allah Teala adağı yerine getirenleri ve söz verdiklerinde sözlerinde duranları övmüştür. Vefa göstermezse (yani sürekliliği tercih ettiği halde buna riayet etmezse) nehyin yüzü açıkça ortaya çıkar. Belki, adak olmayan iltizamında (o ameli kendisine sürekli görev edinmede) günahkâr bile olur. Vefasızlık ihtimalinden dolayı onun için bid'at lafzı da kullanılabilir. Bid'at lafzının onun için kullanılması, hakkında bir delilin olmayışından dolayı değil, delilin mevcudiyetinden dolayıdır.
Bu sebepledir ki bir insan, devamlılığında kesinlikle bir meşakkatin meydana gelmeyeceği bilinen veya zannolunan bazı mendupları kendisine görev edindiği zaman -ki bu, üzerine dikkat çekilen üç şekilden üçüncüsüdür- nehyin yani yasağın içine girmemiş olur, bilakis tam anlamıyle mendupların içine girmiş olur. Meselâ farz namazlarla birlikte kılınan revâtip nafileler, namazların arkasından söylenen teşbihler, tahmidler ve tekbirler, sabah akşam sürekli söylenen zikirler ve daha faziletlisini ihlâle sebep olmayan ve ne kendisi, ne de sürekliliği nefse meşakkat vermeyen benzeri şeyler böyledir.
Bu kısmın devamlı yapılmasına dâir teşvik edici apaçık deliller gelmiştir. Hz. Ömer'in Ramazanda mescidde insanları toplaması ve insanların da buna uyması bu delillerden birisidir. Çünkü o başlangıçta Hz. Peygamberden (s.a) sabit olan bir sünnetti. Sonra Hz. Ömer onu gücü yetenler ve isteyenler için sürekli hale getirdi. Devamlı değil, senenin bir aymda bu uygulanacaktı ve insanların kendi tercihlerine bırakılmıştı. Çünkü o şöyle demişti: Teravihi, bir müddet uyuduktan sonra kalkıp kılanların ameli daha faziletlidir.
Selefi salih teravih namazını evlerde kılmanın daha faziletli olduğunu anladılar. Onlardan pek çoğu (yatsı namazını camide kıldıktan sonra) evlerine dönüyorlar ye teravih namazını evlerinde kılıyorlardı. Bununla beraber Hz. Ömer: Bu ne güzel bid'attir, demişti. Gördüğün gibi Hz. Ömer (r.a) senede bir ay da olsa -Allah bilir ya- devamlılığına önem verilmesini, kendisinden öncekilerde sürekli bir amel olarak vuku bulmamasını veya -her ne kadar aslında bu şekilde vâki olsa da- diğer nafilelerden farklı olarak camide açıktan kılınmasını göz önüne alarak onun hakkında bid'at lafzını kullanmıştır. Özellikle bu ibadetin delili açık olunca: Bu ne güzel bid'attır, demiştir. Bunu "güzel" "ne güzel!" anlamına gelen (ni'me) kalıbını kullanarak güzel göstermiştir. kalıbı, teaccüb kalıbının da ifade ettiği medh manasını ifade eder. Şayet sadece medhi/övgüyü ifade eden değil de, hem teaccüp hem de medhi birlikte ifade eden teaccüp kalıbını kullansaydı ve (yanı, bu, bid'attan çok daha güzeldir) deseydi, o zaman bid'at olmaktan kesinlikle çıkardı.
Ebû Ümâme'nin sözü de ayeti delil kullanarak bu mana üzere cereyan etmiştir. O şöyle demişti:
Üzerinize farz kıhnmadığı halde siz Ramazanda teravih namazını cemaatle kılmayı icat ettiniz. Bunun manası bizim yukarıda zikrettiğimizde. Bunun için şöyle dedi:
O halde buna devam edin. Şayet gerçekten bid'at olsaydı bundan men ederdi. Bu yönden biz de sözümüzü, Rasulullah (s.a) ileride meşakkat, vermesinden korkulan ibadet şeklinden nasıl nehyetmişse ona uygun tarzda söyledik ve şeriatteki konuluş biçimine dikkat çekmek için bunu da izafî bid'atler kısmına kolayca koyduk. Tâ ki hiç kimse bunda bir yanılgıya düşüp de başka bir biçimde bunu kullanmasın, ona kıyas ederek, ne yaptığını bilmeksizin hakiki bid'atle amel etmek için bunu bir gerekçe olarak ileri sürmesin. Biz bu konuda bid'at lafzını kullanmakta zorlandık. Şayet bir zorunluluk olmasaydı böyle yapılmaması gerekirdi. Başarı Allah'tandır.[43]
Fasıl
Allah Tealâ şöyle buyurdu:
"Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri haram kılmayın ve sınırı aşmayın; doğrusu Allah sınırı aşanları sevmez. Allah'ın size helal ve temiz olarak verdiği rızıklardan yeyin ve kendisine iman etmiş olduğunuz Allah'tan korkun."[44]
Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında pek çok haber rivayet edilmiş olup hepsi de aynı mananın etrafında döner dolaşır. Bu mana da Allah'ın helâl kıldığı temiz şeyleri dindarlık maksadıyle veya dindarlığa benzer bir maksatla haram kılmaktır. Allah Teala bunu yasaklamıştır ve bunu bir aşırılık/haddi aşma olarak kabul etmiştir. Allah Teala aşırı gidenleri de sevmez. Sonra üzerine basa basa mubah olan şeyleri anlatmış ve takvayı emretmiştir:
"Allah'ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yeyin ve kendisine iman ettiğiniz Allah'tan korkun."
Bu âyet Allah'ın helâl kıldığı şeyleri haram kılmanın takva derecesinden dışarı çıkmak olduğunu anlatmaktadır.
İsmail el-Kâdı, Ebû Kılâbe hadisinden tahriç ederek onun şöyle dediğini nakletti:
Rasulullah'ın ashabından birtakım insanlar dünyayı ve kadınları terk edip ruhbanca bir hayat yaşamak istediler. Bunun üzerine Rasulullah (s. a) kalktı ve onlar hakkında çok sert sözler söyledi. Rasulullah (s.a) şöyle demişti: "Sizden öncekiler sadece kendilerini zorlamak suretiyle helak oldular. Onlar kendilerini sıkıntıya soktular. Allah da onların işini zorlaştırdı. Onların kalıntıları manastırlarda ve kendilerine edindikleri hücreler ve ibadethanelerde kalmıştır. Siz Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, haccedin, umre yapın ve istikamet üzere olun ki Allah da sizi istikamet üzere kılsın."[45] Ravi dedi ki:
"Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri haram kılmayın." âyeti onlar hakkında nazil oldu.
Tirmizi'de İbn Abbas'tan (r.a) rivayet edildiğine göre o şöyle dedi:
Bir adam, Rasulullah'a (s.a) gelerek şöyle dedi. Ey Allah'ın Rasulü! Et yediğim zaman, kadınlara karşı ilgim artıyor, şehvete kapılıyorum, bu yüzden kendime eti yasak ettim. Bunun üzerine bu âyet, nazil oldu. Bu hadis hasendir,[46]
İbn Abbas'tan gelen bir rivayette o şöyle dedi:
Bu âyet, Rasûlullah'ın (s.a) ashabından bir grup hakkında nâzil oldu. Ebû Bekir, Ömer, Ali, İbn Mes'ud, Osman ibn Maz'un, el-Mikdat ibn el-Esved el-Kindi ve Ebu Huzeyfe'nin mevlâsı Salim de bu topluluğun içindedir. Bunlar Osman ibn Maz'un'un evinde toplandılar ve kadınlardan uzak kalmak suretiyle kendilerini hadım etmekte, et ve yağ yememekte, kaba elbiseler giymemekte anlaştılar. Sadece ayakta kalacak kadar yemek yiyecekler ve yeryüzünde ruhbanlar gibi dolaşacaklardı. Onların durumu Rasulullah'a (s.a) ulaştırıldı. Bunun üzerine Osman ibn Maz'un'un evine geldi, ne onu ne de diğerlerini orada bulabildi. Osman ibn Maz'un'un karısı Ümmü Hakim'e dedi ki:
"Kocan ve arkadaşları hakkında bana ulaşan bilgiler doğru mu?" Kadın dedi ki:
Nedir o, ya Rasulallah? Hz. Peygamber duyduklarını ona söyledi. Bunun üzerine Kadın, Rasulullah'a (s.a) konuşmamayı uygun görmedi, fakat kocasının durumunu açıklamaktan da hoşlanmıyordu. Dedi ki:
Eğer sana bunu Osman'ın kendisi haber verdiyse doğru söylemiştir. Rasulullah (s.a) dedi ki:
"Döndükleri zaman kocana ve arkadaşlarına Allah Rasülünün şöyle dediğini söyle: Ben yiyorum, içiyorum. Et de yiyorum, yağ da yiyorum. Ben hem uyuyorum, hem de kadınlara yaklaşıyorum. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.."
Osman ibn Maz'un ve arkadaşları dönünce, karısı Rasulullah'ın (s.a) emrettiği şeyleri onlara haber verdi. Bunun üzerine şöyle dediler:
Demek Rasulullah'a (s.a) bizim durumumuz ulaştı ve bu onun hoşuna gitmedi. Hemen Rasulullah'ın beğenmediği şeyleri bıraktılar. Âyet-i kerime işte bunun üzerine nazil oldu:
"Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri haram kılmayın." İbn Abbas dedi ki:
Yemek, içmek ve cinsel ilişki gibi şeyleri (haram kılmayın) demektir.
"Haddi aşmayın," Dedi ki:
Yani onlar erkekliklerinden kesiliyorlardı.
"Allah haddi aşanları sevmez." Dedi ki:
Helali harama (çevirenleri sevmez)[47]
Sahih'te Abdullah'tan şöyle rivayet edilmiştir:
"Biz beraberimizde kadınlar olmadığı halde Rasulullah (s.a) ile birlikte savaşa çıkıyorduk. Dedik ki:
Kendimizi hadım etmeyelim mi? Fakat Rasulullah (s.a) bunu bizden men etti. Bundan sonra bir elbise karşılığında bir kadınla belli bir süreye kadar evlilik yapmamıza ruhsat verdi. Yani -Allahu a'lem daha sonra neshedilmiş olan mut'a nikahına ruhsat verdi. İbn Mes'ud daha sonra şu âyeti okudu.
"Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı temiz ve iyi şeyleri haram kılmayın."
İsmail, Yahya ibn Ya'mer'den naklen anlatttı. Osman ibn Maz'un gündüzü oruç, geceyi ibadetle geçirerek seyahat etmeyi düşündü. Onun hanımı devamlı koku sürünen bir kadındı. Osman bu düşüncesini uygulamaya koyunca o da sürmeyi ve kınayı terk etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarından birisi ona dedi ki: Kocan senin yanında mı yoksa ondan ayrı mısın? Dedi ki:
Yanımda, fakat Osman kadınları istemiyor. Validemiz durumu Hz. Peygambere (s.a) anlattı. Hz. Peygamber (s.a) Osman'la karşılaşınca ona dedi ki:
"Benim inandığıma sen de inanıyor musun?" Osman:
Evet, dedi. Rasulullah dedi ki:
O halde benim yaptığım gibi yap. "Allah'ın size helal kıldığı temiz ve iyi şeyleri haram kılmayınız."
Said ibn Mansur, Hudayr'dan, o da Ebû Mâlik'ten tahriç etmiştir. Ebû Mâlik şöyle dedi:
Bu âyet, Osman ibn Maz'un ve arkadaşları hakkında nazil oldu. Onlar yemeklerin pek çoğunu ve kadınları kendilerine haram kılıyorlardı. Bazıları da tenasül uzuvlarını kesmeyi tasarlamıştı. Bunun üzerine Allah Teala: "Ey iman edenler size Allah'ın helal kıldığı temiz ve iyi şeyleri haram kılmayın." âyetini indirdi.
Katade'den: Bu âyet Rasulullah'ın ashabından dünyayı ve kadınları terk edip ruhbanca bir hayat yaşamak isteyen insanlar hakkında nazil oldu. Ali ibn Ebi Tâlib ve Osman ibn Maz'un da bunlardandı.
İbn el-Mübarek'in tahriç ettiğine göre Osman ibn Maz'un Hz. Peygamber'e (s.a) gelerek şöyle dedi:
Hadım olmam için bana izin ver. Buna karşılık Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu:
"Kendisini hadım ettiren de, kendi kendini hadım eden de bizden değildir. Benim ümmetimin iğdişliği oruçtur." Osman dedi ki:
Ya Rasulallah! Bana seyahat için izin ver. Rasulullah (s.a) dedi ki:
"Benim ümmetimin seyahati Allah yolunda cihat etmededir." Osman dedi ki:
Ya Rasulallah! Ruhbanlık için bana izin ver. Rasulullah dedi ki:
"Benim ümmetimin ruhbanlığı namazı beklemek için mescitlerde oturmaktır."
Sahih'te geçtiğine göre Rasulullah (s.a) Osman ibn Maz'un'un her şeyi terk edip kendisini Allah'a vermesini reddetmiştir. Şayet ona izin verseydi kendisini iğdiş edecekti.
Bütün bunlar, bu davranışların hepsinin şeriatte helâl olan şeyleri haram kılmak olduğunu, âhiret yoluna girmek maksadıyle de olsa Şâriin yapılmasını kastettiği şeyleri ihmal etmek anlamına geldiğini açıkça ifade etmektedir.
Sahabiler, tabiiler ve onlardan sonra gelenler helal olan şeylerin haram kılınmasının engellenmesi gerektiği görüşündedirler. Ancak bu haram kılma işi, üzerinde yemin edilmeksizin yapılmışsa keffaret gerekmez. Şayet yemin edilerek haram kılınmışsa, yemin edenin keffaret vermesi ve Allah'ın helâl kıldığı şeylerle amel etmesi gerekir.
Bundan dolayıdır ki İsmail el-Kâdi'nin, Ma'kıl'dan naklederek anlattığı şey şudur: Ma'kıl, İbn Mes'ud'a sordu ve dedi ki:
Ben yatağımda bir sene uyumamaya yemin ettim. Abdullah ibn Mes'ud ona:
"Ey İman edenler, Allah'ın helâl kıldığı şeyleri haram kılmayın." âyetini okudu ve dedi ki:
Yaklaş bakalım, (şunu) ye ve ettiğin yeminin keffaretini ver, yatağında da uyu.[48]
Bir başka rivayette şöyle geçer: Ma'kıl çokça oruç tutar ve çokça namaz kılardı. Yatağında uyumamaya da yemin etti. İbn Mes'ud onun yanına geldi ve ona bu durumu sordu. Sonra da bu âyeti okudu.
Muğire'den rivayet, edildiğine göre o şöyle dedi:
"Allah'ın size helal kıldığı temiz ve iyi şeyleri haram kılmayın" âyeti hakkında İbrahim'e dedim ki:
"Allah'ın kendisine helal kıldığı şeylerden birisini kendisine haram kılan adam o mudur?
Evet, dedi.
Mesruk'dan rivayet edildi: Abdullah'a bir hayvan memesi getirildi. Topluluğa dedi ki:
Yaklaşın bakalım. Topluluk yaklaştı ve ondan yemeye başladı. Bir adam dedi ki:
Ben onu yemeyi kendime haram kılmıştım. Abdullah ibn Mes'ud dedi ki:
Bu, şeytanın adımlarından bir adımdır. "Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı temiz ve iyi şeyleri haram kılmayın." Haydi bakalım yaklaş, sen de ye ve yeminin keffaretini öde.
İslam da fetvalar bunun üzerine cereyan etti. Allah'ın kendisine helal kıldığı şeylerden herhangi birisini haram kılanlar kim olursa olsun bu haram kılma onun için hiçbir mana ifade etmez. O halde bu haram kıldığı şey şayet bir yiyecekse ondan yesin, şayet bir içecekse onu içsin, bir giyecekse onu (çekinmeden) giysin, bir köle ise ona sahip olsun. Bu konuda âdeta bir icma vardır. Bu icma Mâlik'ten, Ebû Hanife'den, Şafii'den ve diğer imamlardan nakledilmiştir. Sadece zevce konusunda ihtilaf edilmiştir. Mâlik'in mezhebine göre zevceyi haram kılmak üç talaka benzer bir talaktır. Bunun dışındaki haram kılmalar bâtıldır/geçersizdir.
Çünkü Kur'an bunun bir haddi aşma olduğuna şahitlik etmektedir. Hatta azat etmek maksadıyle başkasının cariyesine yaklaşmayı kendisine haram kılsa bile ona yaklaşması helâldir. Elbise, mesken, susmak, gölgelenmek ve kuşluk yemeği yemek gibi diğer şeyler de böyledir, (onların haram kılınması da bir mana ifade etmez.) Güneşte ayakta durarak ve susarak oruç tutmayı adayan kimsenin durumu hakkındaki hadis yukarıda geçmişti. Bu adak, oturmanın, gölgelenmenin ve konuşmanın haram kılınması anlamına gelir. Rasulullah (s.a) de ona oturmasını, konuşmasını ve gölgelenmesini (ve bu şekilde orucunu tamamlamasını) emretti. Mâlik dedi ki: Rasulullah ona kendisi için itaat olan şeyi tamamlamasını ve masiyet olan şeyi de terk etmesini emretti.
İmam Mâlik'in helâlin terkini nasıl mâsiyet saydığım iyi düşünün! Bu, "Haddi aşmayın!" ayetinin bir gereğidir. Abdullah ibn Mes'ud'un hayvan memesi/eti yemeyen kişiye söylediği: "Bu, şeytanın bir adımıdır" sözünün gereği de budur. (Yani bunu bir ma'siyet saymıştır)
İbr Rüşd el-Hafıd, Mâlikîlerin hadisle istidlalini zayıf bir istidlal şekli olarak gördü ve Mâlik'in o hadisi yorumunu da yetersiz buldu. Ona göre "Masiyet olan şeyi de terk etmesini emretti." sözü konuşmayı terk etmenin masiyet olduğunu açıkça ifade etmemektedir. Çünkü Hz. Meryem'in de böyle bir adağının (yani konuşmama adağının) olduğunu Allah Teala haber vermektedir,
İbn Rüşd dedi ki:
Aynı şekilde güneşte ayakta durmak da bir masiyet değildir. Ancak vücuda ve ruha yorgunluk vermesi yönünden masiyet olabilir. Hacıların gölgelenmemesi bazan müstehab dahi olabilir. Bir görüşe göre gölgelenmeyi terk etmek bir masiyettir. Ancak bu masiyete, nasla değil, yasaklanan bitkin düşme haline kıyaslanarak hükmedilebilir. Bu konuda asıl olan şey bunun bir mubah olmasıdır.
İbr Rüşd'ün söylediği şeyleri kabul etmek mümkün değildir. İmam Mâlik, hadis hakkında söylediklerini ondan istinbat ederek söylememiştir. Bilakis üzerinde konuşulan ayet ile istidlal ederek söylediği gayet, açıktır. Hadisin âyeti yorumlaması, konuşmanın terk edilmesiyle ilgilidir. Her ne kadar önceki şeriatlerde bu (yani söz orucu) meşru olsa da bizim şeriatımızla bu neşhedilmiştir. Adamın yaptığı şey, meşru olan bir şeyin içinde meşru olmayanla amel etmektir. Güneşte durmak da helâlin haramlaştırılması konusunda bir aşırılıktır. Her ne kadar belli bir yerde bu müstehap bile olsa, başka yerlerde de bu onun müstehap olmasını gerektirmez.[49]
Fasıl
Bu Bölümle İlgili Meseleler
Birinci Mesele:
Helalin haram kılınması ve benzeri şeyler şu şekillerde düşünülebilir:
1. Hakiki Haram Kılma: Bu, kâfirlerin yaptığıdır. Bahirâ'yı vâsîle'yi ve hâm'ı haram kılmaları bunun bir örneğidir.[50]Allah Teâla'nın kâfirler tarafından haram kılındığını bildirdiği şeylerin tamamı sadece reye dayanarak haram kılınmışlardır. Şu âyet-i kerimede buna işaret edilmektedir:
"Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak, bu helaldir, şu da haramdır, demeyin; Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz."[51]
İslamda da buna benzer şekilde sırf reye dayanarak yapılan haram kılmalar hakiki haram kılmaya dahildir.
2. Sadece terk şeklindeki haram kılma: Bu tür haram kılma, belli bir maksada dayanmaz. Belki nefis, tabiatı gereği ondan hoşlanmadığı için terk etmektedir veya onu yapacak kadar istekli değildir veya onun bedelini ödeme imkanına sahip değildir ya da ondan daha önemli bir helal ile meşguldür. Benzeri sebeplerle helâli terk etmek bu kısma dahildir. Hz. Peygamberin (s.a) keler yemeyi terk etmesi de bu kısma dâhildir. Çünkü o şöyle buyurmaktadır:
"Keler benim halkımın arazisinde yoktur. Ben de ondan tiksinti duyuyorum." Buna benzer terklere "haram kılma" ismi verilemez. Çünkü haram kılma, kasıtlı olmayı gerektirir. Bu böyle değildir.
3. Haram kılmayı nezretmesi sebebiyle uzak durması veya adak hükmünde olan kesin bir farzdan herhangi bir mazeret sebebiyle geri durması. Bir sene yatakta uyumayı kendisine haram kılması, hayvan memesi yemeyi kendisine haram kılması, yarın için yiyecek depolamayı haram kılması, kaliteli elbise ve yiyeceği haram kılması, kadınlarla ilişkiyi ve onlardan zevk almayı kendisine tamamen haram kılması ve benzeri şeyler bu kısma girer.
4. Bazı helalları yapmamaya yemin etmesi ve benzeri de haram kılma diye isimlendirilebilir.
İsmail el'Kâdi dedi ki:
Bir adam, cariyesi için "vallahi ona yaklaşmayacağım" der de daha sonra ona yaklaşırsa üzerine yemin keffareti vâcib olur. Mâkıl ibn Mukrin Abdullah ibn Mes'ud'a sormuştu:
Ben bir sene boyunca yatağımda uyumamaya yemin ettim. Bunun üzerine Abdullah ibn Mes'ud ona:
"Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri haram kılmayın" âyetini okudu ve şöyle dedi. Yemininin keffaretini öde, yatağında da uyu.
Abdullah ibn Mes'ud (r.a) ona, Allah'ın kendisine helal kıldığı bir şeyi haram kılmamasını ve yemininden dolayı da keffaret vermesini emretti. .
Abdullah ibn Mes'ud'un bu ayeti ona karşı delil olarak kullanması, o adamın davranışının da bir nevi haram kılma olduğunu gösterir. Bir şeyi haram kılma konusunda bu olayın apaçık bir yönü vardır. İsmail el-Kâdî anlattığı olayda şuna da işaret etmektedir: Adam, helal olan bir şeyi yapmamaya yemin ettiği zaman, yeminini bozup keffaretini ödemedikçe onu yapması kendisi için caiz olmaz. Çünkü yemin keffaretinden önceki hali bir nevi haramlık halidir. Keffaret durumu ortaya çıktığı için "haram kılma" diye isimlendirilmiştir ve belki de bundan dolayı da "keffaret" ismi verilmiştir.[52]
İkinci Mesele
Bizim üzerinde durduğumuz ve incelediğimiz âyet, "haram kılma" diye isimlendirilen bu dört, şekilden hangisinin manasına uymaktadır.
Birinci şeklin (hakiki haram kılma şeklinin) bu âyetin anlamı içine girmesi mümkün değildir. Çünkü haram kılmak da helâl kılmak gibi bir teşridir/şeriat koymaktır. Şeriat koymak ise ancak şeriat sahibinin işidir. İster câhiliyet ehlinden olsun, ister İslam ehlinden olsun bir bid'atçinin herhangi bir görüşü ortaya atması bunun dışındadır. Bu, ayrı bir durumdur ve değil özellikle Rasulullah'ın sahabileri, selef-i salih de bunun gibisinden beridirler/böyle bir şeyi yapmayacak kadar yücedirler.
Buhâri şerhinde ebMühelleb'in, âyette kastedilenin birinci mana olduğu izlenimini verebilecek bir sözü bulunmaktadır. el-Mühelleb şöyle demektedir:
Haram kılmak sadece Allah'a ve Rasûlüne aittir. Hiç kimsenin herhangi bir şeyi haram kılması caiz değildir. Bunu yapanı Allah Teala kınamaktadır ve şöyle demektedir:
"Allah'ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri haram kılmayın ve sınırı aşmayın". Allah Teala bunu bir haddi aşmak olarak nitelendirmektedir. Ve yine söyle buyurmaktadır:
"Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak bu helâldir, şu da haramdır, demeyin, Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz." Mühelleb dedi ki:
Bu bütün bunları insanların haram kılmalarının bir şey ifade etmediğinin delilidir.
El-Mühelleb'in söylediğini âyetin nüzul sebebi reddetmektedir. Durum onun anlattığı gibi değildir. Bu sebepledir ki haram kılma işini yapan kişi birinci manasıyle haram kılmada olduğu gibi hükmü kendisinden başkasına sirayet ettirmez. Hüküm başkasına değil, sadece haram kılma işini yapan kişinin kendisiyle sınırlı kalır.
İkinci anlamıyle haram kılmaya gelince bunun genel olarak, âyetin anlamı içine girmesine bir engel yoktur. Çünkü nefisleri bir şeye yönlendiren veya o şeyden alıkoyan unsurların belli bir kanuna bağlanması mümkün değildir. İnsan, helal olan bir şeyi kullanırken karşılaştığı bir durumdan dolayı ondan uzak durabilir. Mesela bal şerbeti içmekten imtina edenlerin pek çoğu, bal şerbeti içtiklerinde çektikleri sancıdan dolayı bundan sakınırlar, hatta bu yüzden bal şerbetini kendilerine haram kılmışlardır. Fakat bu birinci ve üçüncü manada bir haram kılma değil, bilakis diğer acı veren şeylerden nasıl sakınıyorsa o manada bir sakınmadır.
İkinci anlamıyle haram kılma, bu âyetin içine Rasulullah'ın (s.a) sarımsak yemekten sakınması anlamıyle girer. Çünkü Rasulullah (s.a) meleklerle başbaşa kalıyordu. Melekler ise sarımsak kokusundan rahatsız olurlardı. Kokusu tiksinti veren şeyler böyledir.
Belki de bu izah tarzı "Sarımsak ve benzerleri Şârie ait manasiyle (yani doğrudan Şâri tarafından) ona haram kılınmıştı." diyen kimsenin sözünden daha uygundur. Her iki mana birbirine yakındır. Her ikisi de emir manasına dahil değildir (yani sarımsak insanlara haram değildir).
Dördüncü anlamıyle haram kılmaya gelince, bunun tahrim (haram kılma) ibaresinin içine girmesi muhtemeldir. Bu duruma göre "Allah'ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri haram kılmayın." âyeti adak ve yemin yoluyle haram kılmayı kapsamaktadır. Bunun delili ise daha sonra gelen âyette keffaretten söz edilmiş olmasıdır:
"Bunun keffareti ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmektir..."
Bu konuda daha önce söylenmiş olan şeylerden birisi de şudur: Allah'ın helâl kıldığı şeylerin haram kılınmasını yasaklayan âyet, yemin keffareti âyetinden önce ve ondan bağımsız olarak inmiştir. Bir grup müfessir de:
"Ey Peygamber! Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin haram kılıyorsun?"[53] âyeti hakkında şöyle demişlerdir: Bu haram kılma, Hz. Peygamber'in (s.a) bal şerbeti içmemeye yemin ettiği zaman yeminle yapılmış bir haram kılmadır. İnşaallah bu konu ileride anlatılacaktır.
Eğer denilse ki: Bir adamın Hz. Peygamber'e (s.a):
"Et yediğim zaman kadınlara ilgim artıyor, şehvete kapılıyorum, bu yüzden kendime eti haram kıldım" demesi, üçüncü değil, ikinci anlamdaki haram kılma cinsinden bir haram kılma mıdır? Çünkü adam onun yüzünden hâsıl olan bir zarar sebebiyle bir şeyi kendisine haram kılabiliyor, bunun da hakîkî bir haram kılma olmadığı biraz önce anlatıldı. Adam burada adak yoluyla bir haram kılmayı da kastetmiyor. Bilakis onunla bir şeyden kendisini korumayı kastediyor. Yani "ben bu yüzden başımın belâya gireceğinden korkuyorum" demek istiyor. Bu mana -Allah bilir ya- sahabînin kastettiği manadır.
Buna verilecek cevap şudur: Bir şeyi yaptığı zaman zararla karşılaşan kimsenin o şeyi kendisine haram kılmaksızın ondan kendisini alıkoyması mümkündür. Bir şeyi terk eden kimsenin onu kendisine haram kılması gerekmez. Belli bir yiyeceği veya evlenmeyi terk eden nice insanlar vardır. Çünkü o esnada ya canları istemez veya başka bir mazeretleri vardır. Nihayet mazeretleri ortadan kalkınca onu alırlar. Rasulullah (s.a) de keler yemeyi terk etmişti. Onun terki haram kılınmasını gerektirmez.
(Adamın burada eti) kendisine haram kılmakla neyi kastettiği gayet açıktır ve bu sahih değildir/câiz değildir. Bunun delili Hz. Peygamber'in (s.a) onu âyet ile reddetmiş olmasıdır. Şayet böyle mazeretlerin mevcudiyeti üçüncü manada bir haram kılmayı (yani adak yoluyla haram kılmayı) mubah yapsaydı, âyet-i kerimede, bir özür sebebiyle veya özrün dışında başka bir sebeple bir şeyi haram kılan kimsenin durumuyla ilgili bir açıklama mutlaka bulunurdu.
Kadınlara ilgi duymak da öyle kötü bir şey değildir. Çünkü Rasulullah (s.a) "Sizden evlenmeye gücü yeten evlensin" buyurmaktadır. İnsan, şehvetini tatmin etmek istediği zaman evlenir ve dinde istenilen nesle ilaveten hadiste emredilen şeyi de gerçekleştirmiş olur. Kadınlara ilgiyi temin eden şeyi kendisine haram kılan kimse sanki ruhbanlığa özenen kimse gibidir. Bu ise âyette zikredilen diğer şeyler gibi İslamda reddedilmiştir.[54]
Üçüncü Mesele:
Bu âyetin anlamı, mealini vereceğimiz şu ayetle birlikte bir problem oluşturmaktadır:
"Tevrat'ın indirilmesinden önce, İsrail'in (Yâkub'un) kendisine haram kıldıkları dışında yiyeceğin her türlüsü İsrailoğullarına helâl idi.[55]
Allah Teala bu âyetinde peygamberlerinden bir peygamberin helal olanı kendisine haram kıldığını haber vermektedir. Bu âyette benzerinin de caiz olduğuna delil vardır.
Bunun cevabı şudur: Âyette bunun cevazına dair bir delil yoktur. Çünkü yukarıda İslamda haram kılmanın olmadığı kesin olarak belirtilmiştir. Geriye, usul kitaplarında da anlatıldığı gibi bizden başkalarının bizim şeriatımıza aykırı olan şeriatı kalır (ki onların da bizim için delil olmayacağı malumdur.)
Kadı İsmail ve daha başkalarının İbn Abbas'tan tahriç ettiklerine göre (bir ismi de) Yâkub olan İsrail peygamber siyatik hastalığına yakalanmıştı. Ağrının şiddetinden geceleri inleyerek geçiriyordu. Allah kendisine şifa verirse damar yemeyi kendisine haram kılacağını söyledi. Bu olay, Tevrat'ın indirilişinden önce olmuştu. Dediler ki:
Bu sebepledir ki Yahudi nesli damar yemezdi. Bir rivayete göre de Yâkub (a.s) kendisine deve eti yemeyi haram kılmıştı. —İbn Abbas dedi ki:
Deve etini Yahudiler de kendilerine haram kıldılar.[56]
Kelbi'den rivayet edildiğine göre Yâkub (a.s) şöyle dedi.
Allah Tealâ bana şifa verirse en güzel içecek ve yiyeceği kendime haram kılacağım. Ya da şöyle dedi:
En sevdiğim yiyeceği ve içeceği kendime haram kılacağım. Nihayet deve etini ve sütünü kendine haram kıldı.
Kadı İsmail şöyle dedi:
Öyle zannediyorum ki —yine de Allah bilir- Hz. Yâkub haram kıldığı şeyi kendisine haram kıldığı zaman, o esnada bu işten men edilmiş değildi. Onlar helal olan bir şeyi kendilerine haranı kıldıkları zaman, yemin keffareti nazil oluncaya kadar onu yapmaları kendileri için caiz değildi. Allah Teala buyurdu ki:
"Allah yeminlerini bozmanızı size meşru kılmıştır." Yemin eden bir kimse, "inşaallah" demediği halde bir şeyin üzerine yemin ettiği zaman, onu yapıp yapmamakta serbesttir; dilerse yapar ve ettiği yeminin keffaretini öder. Dilerse de yapmaz. -Kadı İsmail" dedi ki:
Bu tür şeyler ve benzerleri haklarında nâsih ve mensuhun geçerli olduğu şer'i hükümlerdir. Bu konudaki neshedici âyet: "Ey iman edenler! Allah'ın sizin için helal kıldığı iyi ve temiz, şeyleri haram kılmayın." ayetidir. Kadı İsmail dedi ki:
Yasaklama vâki olduğuna göre artık bir insanın "falan şeyi yemek bana haram olsun" gibi gözler söylemesi caiz değildir. İnsan böyle bir şey söylediği zaman bu sözü bâtıl/geçersiz olur. Böyle bir şey için Allah'a yemin ederse, hayırlı olanı yapar ve yeminin de keffaretini verir.[57]
Dördüncü Mesele
Bu mesele şu söyleyeceklerimizle ilgilidir: Sorulan şeylerden birisi de Allah Teala'nın şu ayetidir:
"Ey Peygamber! Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?"
Bu âyet-i kerimede Rasulullah'ın (s.a) Allah'ın helal kıldığı bir şeyi haram kıldığı haber verilmektedir.
"Allah'ın sizin için helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri haram kılmayın ve sınırı aşmayın" âyeti de buna delâlet, eder. Halbuki Rasulullah'ın (s.a) makamı bunun gibi zahir mananın gerektirdiği şeyden ve önceden yasak olan bir şeyi daha sonra kendisine bunu niçin yaptın? diye sorulmasına sebep olacak şekilde onu yapmaktan beridir. Rasulullah'ın bu tür tasarrufları üzerinde iyi düşünmek gerekir.
Cevap: Tahrim süresindeki âyet, şayet yeminlerin keffaretiyle ilgili âyetten önce nazil olmuşsa Hz. Peygamber'le ilgili olduğu gayet, açıktır. Çünkü -usûlcülerden bazılarının dediği gibi- o âyetle ümmet kastedilmiş olsaydı tıpkı "Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları iddetlerini gözeterek boşayın..." âyetinde olduğu gibi "Ey Peygamber! Allah'ın size helâl kıldığı şeyi niçin kendinize haram ediyorsunuz?" derdi. Bu açıktır. Çünkü Tahrim süresindeki âyet, Ahzab süresindeki âyetten önce indi. Bu sebepledir ki Rasulullah (s.a) bu kıssada anlatılan sebepten dolayı kadınlarına bir ay yaklaşmamaya yemin edince, Ahzab süresindeki "Ey Peygamber! Eşlerine, şöyle söyle: Eğer dünya dirliğini ve süsünü istiyorsanız..." âyeti nazil oldu. Ve yine muhtemeldir ki tahrim/haram kılma bir şeyi yapmamaya yemin etmek anlamına da gelir. Yemin vâki olduğu zaman ise yeminin sahibi yemin ettiği şeyi terk etmekle onu yapıp keffaretini ödemek arasında muhayyerdir/serbesttir. Tahrim sûresinde de zâten "Allah Teala yeminlerinizi bozmanızı size meşru kılmıştır." âyeti geçmektedir. Bu âyet de bunun Rasulullah'ın (s.a) ettiği bir yemin olduğunu göstermektedir. İnsanlar bu haram kılmanın mahiyeti hakkında ihtilaf ettiler. Bir grup, âyetin Hz. Peygamber'in cariyesi kıpti Mariye hakkında nazil olduğuna dayanarak Hz. Peygamber'in yemininin de Mâriye'ye yaklaşmamak üzere yapılan bir yemin olduğunu söylediler. el'Hasen, Katade, Şâbî ve İbn Ömer'in mevlâsı, Nâfı bu görüştedirler. Bazdan da Hz. Peygamberin yemininin Zeyneb bint Cahş'ın bal şerbetiyle ilgili olduğunu söylediler. Atâ ve Abdullah ibn Utbe bu görüştedirler. Bir grup da bunun yeminle yapılan bir haram kılma olduğunu söylediler.
İsmail ibn İshak dedi ki:
Peygamber'in (s.a) onu, yanı cariyesini yeminle kendisine haram kılmış olması mümkündür. Çünkü bir adamı kendi cariyesine:
Vallahi sana yaklaşmayacağım, diye yemin ettiği zaman, onu yeminle kendisine haram kılmış olur. Yaklaştığı zaman üzerine yemin keffareti vacip olur. İsmail daha sonra Ma'kil ibn Mukrin'in meselesini anlattı.
Sebebin bal şerbeti içmek olması da mümkündür. Bu, Hişam ibn Güreye yoluyle gelen bir rivayetle Buhari'de anlatılmaktadır. O rivayette Rasulullah'ın şöyle dediği söylenmektedir:
"Zeyneb bint Cahş'ın yanında bal şerbeti içtim. Bir daha onu içmeyeceğime yemin ettim. Onu kimseye söyleme" Hal böyle olunca da meselede herhangi bir kapalılık kalmamıştır. Hüküm açısından câriye ile bal şerbeti arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü cariyenin haram kılınması ne ise yenilen ve içilen bir şeyin haram kılınması da odur.
Şayet yemin keffaretiyle ilgili âyetin tahrim âyetinden önce indiğini farz edersek evvelki gibi bunda da iki ihtimal vardır:
Birincisi: Tahrim süresindeki haram kılma, yemin manasınadır.
İkincisi: Yemin keffaretiyle ilgili âyetin Hz. Peygamber'i (s.a) kapsamaması ve "Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı temiz ve iyi şeyleri haram kılmayın" âyetinin de, bunu savunan usulcülere göre Hz. Peygamber hakkında olmamasıdır. Bu duruma göre üzerinde tartışılacak bir problem kalmaz ve ayetle tartışmacının hiçbir ilgisi kalmaz.[58]
Fasıl
Bu sabit olunca, bu maksat üzere amel eden kimsenin ameli sahih değildir (yani dindarlık maksadıyle bir kimsenin Allah'ın kendisine helal kıldığı şeyi haram kılması sahih değildir) Çünkü o bu ameliyle ya şeriatın dışındaki bir şeyle amel etmiştir, zira şeriatın delillerine uymamıştır, ya da neshedilmiş bir şeriatle amel etmiştir. Nâsihi bildiği halde mensuhla amel etmek tartışmasız bâtıldır. Çünkü ruhbanlık ve kadınlardan uzak durmak gibi şeyler şayet, meşru olsa bile bu şeriatten önceki şeriatlerde meşrudur. Halbuki daha önce de geçtiği gibi Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu:
"Fakat ben hem oruç tutarım, hem tutmam, hem namaz kılarım, hem uyurum, kadınlarla da evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir." Bıd'atin manası budur.
(Bir itiraz:) Şöyle denilebilir: Yukarıda İbn el-Arabi'den nakledildiğine göre ruhbanlık, seyahat etmek ve uzlet için manastırlara kapanmaktır. -O dedi ki- zaman bozulduğunda böyle yapmak bizim dinimize göre de menduptur. Gazzali uzleti anlatırken bu konuyu geniş geniş anlattı. Gazzalî İhya isimli eserinin Kitabu'n-Nikah bölümünde[59] bunu yeterli şekilde anlattı. Gazzali'nin söylediği özet olarak şudur: Bu, meşrudur. Hatta bazı arızî durumlarda daha faziletlidir. Şayet evlenmek ve insanlarla haşırneşir olmak insana vebal yüklüyorsa, haram kazanca ve caiz olmayan şeylere yol açacaksa uzleti tercih etmek daha evlâdır. Nitekim Sahih'te şöyle bir hadis geçmektedir: "Öyle bir zaman gelecek ki; müslümanın en hayırlı malı koyun olacaktır. Müslüman, koyunları alır dağ başına ve yağmurlu yerlere gider; dininin selâmeti uğrunda onlarla dağdan dağa dolaşır durur." Allah Teala da Peygamberine (s.a) buyurdu:
"Rabbinin adım an ve her şeyi bırakıp bütün varlığınla Allah'a yönel." (Muzzemmil: 8)
Bu âyette geçen "et-tebettül kelimesi, Zeyd ibn Eslem'e göre dünyayı terk etmek demektir. Bu kelime âyet.-i kerimede, Allah'tan başka her şeyden alakayı kesmek anlamına gelir.
el-Hasen ve daha başkaları dedi ki:
Bu âyetin anlamı, kendini tamamen Allah'a ver ve çalış, demektir. İbn Zeyd dedi ki:
Bütün vaktini Allah'a ibadete ver, demektir. Bütün bunlardan başka kendini Allah'a vermek, dünya sebeplerini terk etmek, şehirleri bırakıp köylere çekilmek ve dağlarda, çöllerde yalnız yaşamak konusunda selef-i sâlihten gelen daha pek çok haberler vardır. Hatta Şam'dan Lübnan'a kadar bazı dağlar vardır ki (sanki) Allah Teala bunları evliyaya ve kendini ibadete verenlere tahsis etmiştir. Bunun izahı nasıl olacaktır? (yani bu bir ruhbanlık değil midir?)
Bunun cevabı şudur: Ruhbanlık şayet bizden öncekilerin şeriatlerinde belirlenen anlamda bir ruhbanlık ise, bizim şeriatımızda da bunun olduğunu kabul etmemiz mümkün değildir. Çünkü onun neshedildiğini ifade eden deliller yukarıda geçti. Böyle bir ruhbanlık ister arızi bir sebepten dolayı yapılsın, isterse arızî olmayan bir sebepten dolayı yapılsın, neshedilmiştir. Çünkü İslamda ruhbanlık yoktur. Yukarıda da belirtildiği gibi Hz. Peygamber (s.a) dünyadan el etek çekmeyi reddetmiştir.
Şayet ruhbanlık, meşru ölçülere göre kendini Allah'a vermek anlamında olursa ve "Bütün varlığınla Allah'a yönel" emrinin muhatabı olduğu halde Rasulullah (s.a) kendisini Allah'a nasıl vermişse ona göre yapılırsa işte bu, bizim de kabul ettiğimiz şeydir. Uyulacak sünnet, doğru yol ve sıratu müstakim budur. Zeyd ibn Eslem'in ve diğerlerinin tebettül kelimesinin anlamı konusunda söyledikleri sözleri içinde bu manaya aykırı hiçbir şey yoktur. Çünkü dünyayı terk etmek onu tamamen bir kenara atmak ve ondan yararlanmamak anlamına gelmez. Bilakis insanın yükümlü olduğu şer'i vazifeleri engelleyecek şekilde dünyaya dalmamak anlamına gelir.
Selefi salihin davranışlarını kendin için bir ayna edin. O aynada tebettül kelimesinin Rasulullah'a (s.a) tâbi olmak anlamına geldiğini görürsün. Allah hepsinden razı olsun, onlar kendileri için mubah kılınan yollardan para kazanıyorlar ve kazandıklarım da teşvik edilen yerlere sarf ediyorlardı. Kalplerinde de herhangi bir mal sevgisi bulunmuyordu. Bir emir veya yasakla karşılaştıkları zaman bilakis Allah'ın emrini ve yasağını kendi nefislerinin bâtıl zevklerine tercih ediyorlardı. Meşru zevklerini de ihmal etmiyorlardı. Yukarıda anlatılan orta yol budur.
Sonra Şâri evlenmeyi ve çoluk çocuk sahibi olmayı teşvik etti. Onlar da bu teşvike hemen sarıldılar ve bunlar bizi emrolunduğumuz şeylerden alıkoyuyor da demediler. Çünkü böyle bir söz, yükümlülüğün ne anlama geldiğinden gafil olmak demektir. Çünkü şeriata göre mükelleften istenilen her şey, Allah'a kulluğun ve O'na yakın olmanın kapsamı içerisindedir. Sırf ibadet olan şeylerin içinde bu mana gayet açıktır. Âdetlerin hepsi de Allah'ın emrine bağlanmak maksadını taşıdığı zaman Allah'a kulluk kapsamındadır. Bu maksadı taşımadıkları zaman âdet olarak kalırlar ve sadece zevk için yapılmış olurlar, ibadet, sayılmazlar, şer'an sahih/doğru da olsalar herhangi bir sevaba konu olmazlar.
Allah kendilerinden razı olsun sahâbiler bu manayı anladılar. Ne onların davranışlarında ne de onların anladığını anlayan kimselerin davranışlarında onların anlayışlarıyla emirlerin çatışması/çelişmesi mümkün değildir. Bu şekilde olan tebettül (yani kendini Allah'a verme) sahihtir, doğrudur ve sünnete uygundur. Bu manaya alındığı zaman el-Hasen ve diğerlerinin söz konusu âyetin tefsirinde söyledikleri sözler de doğrudur. Yani âyetin anlamı hidayete ve Rabbinin emrine uy, demektir. Çünkü O, senin yararına olan şeyleri en iyi bilendir ve seni çekip çevirendir. Bu sebepledir ki âyetin hemen devamında yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"O, doğunun da, bâtının da Rabbidir. Ondan başka ilah yoktur. Öyleyse O'nu kendine vekil edin." (Müzzemmil: 9) Allah, senin kudretinin dahilinde olmayan şeylerde vekilindir/himaye edendir. Yükümlü olup da kudretin dahilinde olan şeylerde de vekildir/gözetleyicidir. Nefsini şimdi ve gelecekte sıkıntıya sokacak bir işe sokmamak da senin sorumluluğundadır.
Tebettül kelimesi ihlas diye de yorumlanmıştır. Mücâhid ve Dahhak bu görüştedir. Katade dedi ki:
Sadece O'na ibadet et ve dua et demektir. Bu tefsire göre ayetin soru sorulan konuyla herhangi bir ilgisi yoktur.
Bu durum sabit olunca, seyahat, etmek, manastırlara, dağ evlerine ve mağaralara kapanmak, ruhbanların kendilerine haram kıldıkları şeylerden Allah'ın helâl kıldıklarını haram kılmamaları şartına uygun olursa, hatta şehirlerde ve insanların toplu bulundukları yerlerdeki yaşantıları ölçüsünde olursa -ki onlar kendilerine meşakkat verecek derecede nefislerini zorlamazlar. Böyle bir ruhbanlığın sahihliğinde herhangi bir problem yoktur. Ancak buna ruhbanlık ismi verilemez, verilse bile bir nevi mecaz olarak veya lügatin alışık olmadığı örfi bir anlamda bu isim verilebilir. "Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu biz yazmadık..." âyetinin kapsamına da bu davranışlar isim olarak da girmez, mana olarak da girmez.
Rahiplerin yaptığı şeyleri yaparsa bunun bu şeriatte mendup ve mubah olduğunu kabul etmeyiz. Hatta bu, caiz olmayan şeylerdendir. Çünkü bu Hz. Muhammed'in (s.a) şeriatının dışında başka bir yoldan gitmek gibidir.
"Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir." hadisinin manası buna cevaz vermez.
Gazzâli ve daha başkalarının, uzleti, bir arada yaşamaya birtakım engeller karşısında bekarlığı evlenmeye tercih eden sözlerine gelince bunun hükmü bu ayetten değil, başka bir asıldan/ delilden elde edilir.
Bunun açıklaması şudur: Şeriat tarafından istenilen şeyleri yaparken mükellef bunları ya yasaklanan şeylerin içine düşme tehlikesinden güvenlikli olarak yerine getirme gücüne sahiptir veya bu güce sahip değildir. Şayet mükellef bunları hiçbir mekruh veya haram kılınmış şeye maruz kalmayacak şekilde ve âdet olduğu üzere/tabiî mecrasında yerine getirme gücüne sahip ise, fitnelerin ortaya çıkmasından önce selefi sâlih bunları nasıl yapmışsa mükellefin de gücü nisbetinde yerine getirmesinin gerekliliğinde hiçbir şüphe yoktur. Şayet mükellef bunları mekruh ve harama düşmeksizin yapma gücüne sahip değilse -Gazzâli'nin sözlerinden de açıkça anlaşıldığı gibi- talebin geçerliliği/yani mükellefin bunları yerine getirip getirmeyeceği konusunda ayrıntılı bir açıklama yapmaya ihtiyaç vardır. Çünkü talep edilen şey bazan mendup olabilir, fakat o mendubun yerine getirilmesi ancak bir yasağın içine düşmekle mümkün olabiliyorsa o zaman talep edilen şey hiç şüphesiz mendup olmaktan düşer. Meselâ ihtiyaç sahiplerine sadaka vermek menduptur. Sadaka verecek kişinin elinde kendi malı değil de başkasına ait bir mal varsa onun mendupla amel etmesi caiz değildir. Çünkü mendupla amel eder de sadaka verirse bu sebeple başkasının malından izinsiz tasarruf etme durumuna düşer. Bu ise caiz değildir. Onun durumu tasadduk edecek bir şey bulamayan kimsenin durumu gibidir. Ölüm döşeğindeki bir hastaya gidecek veya defni terkedildiğinde bozulacağından korkulan bir cenazeye gidecek birinin durumu da böyledir. Böyle bir kişinin bunları bırakıp da nafile namaz kılması caiz değildir. Evlenmek için haram yoldan para kazanmaktan başka çaresi olmayan kişi de böyledir. Buna benzer daha pek çok şey vardır.
Bazan da talep edilen şey vâcib cinsindendir, ancak o vacibin yerine getirilmesi mekruh olan bir şeyin içine dalmaksızm mümkün olmazsa, bu gerekçe ile vacip terk edilmez. Çünkü vacibin yerine getirilmesi burada mekruhtan sakınmaktan daha önemlidir. Veya o vacibin yerine getirilmesi yasaklanmış bir şeyin içine düşmeyi de zorunlu hale getirebilir. İşte gerçek çatışma budur. Ancak haramların hepsi aynı değerde olmadığı gibi vaciplerin hepsi de aynı değerde değildir. Bunların mutlaka bir teraziye vurulması gerekir. Şayet vacip tarafı ağır basarsa haram ya afv hükmündedir (yani vacibin edası esnasında içine düşülen haram affedilir) veya kötülükleri telâfi edilebilecek cinsten ise telafi hükmündedir (yani telâfi edilir.) Şayet, haram tarafı ağır basarsa o zaman ya vacibin hükmü düşer veya telâfi edilmesi talep edilir. Müctehidin nazarında her ikisi de aynı ağırlıkta olursa bu müctehitlerin inceleme alanındadır. Bir grup müctehide göre haram tarafını gözetmek (yani haramdan sakınmayı öne almak) daha hayırlıdır. Çünkü kötülükleri engellemek iyilikleri elde etmekten daha önemlidir.[60] Şayet uzlet, kurtuluşa vesile oluyorsa fitne zamanlarında uzlete çekilmek daha hayırlıdır. Fitneler sadece harplerle ilgili değildir. Makam, mevki ve mal gibi diğer dünyevi kazançlarda da fitneler cereyan edebilir. Bunların kuralı kişiyi Allah'a itaatten alıkoymasıdır (yani kişiyi Allah'a itaatten alıkoyuyorsa fitnedir.) Böyle bir değerlendirme mendup ile mekruh arasında ve mekruhlar arasında da yapılır, (yani hangisi ağır gelirse ona riayet edilir.)
Şayet uzlet, cemiyetlerin ve cemaatlerin terkine yol açsa da, iyilikler üzere yardımlaşmaya ve benzeri şeylere engel olsa da bir başka yönden de bu bir kurtuluştur, emredilen ve yasaklanan şeyler arasında bununla bir denge meydana gelir. Nikâh da böyledir. Bekârlıkta mevcut olmayan birtakım masiyetlere yol açtığı zaman evliliği terk etmek daha evlâdır.
Anlaşılması zor olmakla beraber bunun bir örneği de Velid ibn Müslim'in Habib ibn Mesleme'ye isnat ederek anlattığı şu olaydır: Habib ibn Mesleme, Ma'n ibn Sevr'e dedi ki:
Hıristiyanlar niçin manastırlara kapandılar, biliyor musun? Ma'n:
Niçin? dedi. Habib el-Mesleme dedi ki:
Kralları birtakım bid'atleri çıkarıp, peygamberlerin getirdikleri prensipleri ortadan kaldırdıkları ve domuz eti yemeye başladıkları zaman onlar da manastırlara çekildiler, onları bid'atleriyle baş başa bıraktılar ve kendilerini ibadete verdiler. Habib ibn Mesleme'ye dedi ki:
Senin için de uzlet gerekli midir? Dedi ki:
Şimdi bunun zamanı değil.
Hıristiyanların yaptıkları şeylerin benzerlerinin meşru olması, bunların bizim dinimizde de meşru olmasını gerektirir. Onun kastettiği şey, insanlar arasında bid'atler yaygınlaştığı, hevâ ve hevesler hâkim olduğu zaman dinimizdeki meşru ölçüler içinde insanlardan uzak durmaktır. Yoksa ruhbanlık konusunda Hıristiyanların yaptığının aynısının bizim için de mümkün olduğunu söylemek değildir. Çünkü onun neshedildiği artık sabit olmuştur. Gazzalinin ve kendilerinden nakil yapılıp hüccet kabul edilen diğer kişilerin sözleri de bu izahlara uygundur. Kendilerinden uzleti teşvik edici sözler nakledilen kimselerden bir topluluğun evlibarklı olmaları da bunun delilidir. Bu, onların bulundukları hal üzere kalmalarına engel değildir. Çünkü onlar evlilik sebebiyle karşılaştıkları şeyler arasında bir denge arayışı içindedirler. O halde Gazzâli'nin ve onun yolumu tutan diğer kişilerin sözlerindeki bu tesbitte anlaşılmaz bir durum yoktur. Çünkü onlar şeriatte kesin ve muhkem bir esasa dayanmaktadırlar. Bu esas/asıl delil neshedilmemiştir ve neshedilmeye de ihtimal ve gerek yoktur. Fakat, burada meselenin biraz daha araştırılıp ortaya konulmasına ihtiyaç vardır, ancak burası ona uygun değildir. Bunun aslı "el-Muvafakat" isimli kitaptan alınabilir. Bu konuda eğitim yapmak isteyen kimse bu manayı orada tam olarak araştırabilir. Başarı Allah'tandır.
Özet olarak diyebiliriz ki bu faslın muhtevası âyet-i kerimede reddedilen ruhbanlıkla amel etmenin izafi değil, hakiki bid'atlerden bir bid'at olduğunu ifade etmektedir. Çünkü Rasulullah (s.a) onu hem asıl olarak, hem de fer' olarak reddetmiştir.[61]
Fasıl
Biraz önce takdim edilen bu fasılların muhtevasından kesin olarak anlaşılan şudur ki, kül olarak da cüz olarak da meşakkat dinde reddedilmiştir. Fıkıh usulünde en kuvvetli delillerle bu gerçek sabit olmuştur. Biz bundan sonra söyleyeceğimiz şeyleri onun üzerine bina edeceğiz:
Selef-i sâlihten ve velilikleri sabit olup kendilerini Allah'a verenlerden bir topluluğun nefislerini meşakkate soktukları ve başkalarını da katılığa ve ahiret yolunda giderken meşakkati tercihe zorladıkları anlaşılmaktadır. Onlar bu sıkıntının altına girmeyenleri de kusurlu ve (Allah'ın rahmetinden) kovulmuş ve mahrum kalmış kişiler olarak görüyorlardı. Belki de bunu şeriatın bazı mutlak ibarelerinden anlıyorlar ve kendi katı davranışlarını bu mutlak ibarelerden süzüp çıkartıyorlardı. Bu da onları sünnetten çıkartıp hakiki veya izâfı bid'ate kadar götürüyordu.
Ahirete doğru gidişinde birisi kolay, diğeri zor olmak üzere mükellefin önünde iki tane yol olması bundan dolayıdır. Gayeye ulaşmada her ikisi de aynı seviyededir. Bazı katılık taraftarları benzeri mükellefe meşakkat veren zor yöntemi alırlar ve nefse sıkıntı vermeyi kabul ederek kolay yolu terk ederler. Mesela temizlik için birisi sıcak, diğeri soğuk iki tane su bulan kimse kullanımı meşakkat, veren soğuk suya talip olur, diğerini terk eder. Bu kişi, Şâriin kendisinden istediği nefsin hakkını vermez ve güçlüğün kaldırılması deliline anlamsız yere muhalefet eder. Şârî, buna benzer şeylerin meşru görülmesine razı olmaz. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Kendi kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir."[62]
Böylece hevâ ve hevesine tâbi olan bir kişi haline gelir. Rasulullah'ın (s.a) şu hadisinde de onun işine yarayacak bir delil yoktur:
“Size onunla Allah'ın günahları sildiği ve dereceleri yükselttiği bir şey göstereyim mi? Meşakkatli zamanlarda güzelce abdest almaktır."
Mademki nefsi zorlayarak güzelce abdest almak, günahların silinmesinin ve derecelerin yükselmesinin sebebidir, o halde bunda, insanın bu ecri kazanmak için nefsini zorlayarak çalışmasına delil vardır, bu da ancak nefse meşakkat verecek şeyleri yapmakla mümkün olur (derseniz) biz deriz ki:
Bu hadiste sizin söylediğinize delil yoktur. Hadiste sadece meşakkat mevcut iken güzelce abdest almaktan söz edilmektedir. Burada fazladan/arîzi bir durum vardır. Meselâ kış mevsiminde bir kimse soğuk suyu bulur da sıcak suyu bulamazsa suyun soğukluğunun şiddeti onun güzelce abdest almasına engel olmasın, demektir.
Doğrudan meşakkate yönelmeye gelince hadiste bunu gerektirecek bir anlam yoktur. Bilakis önceki bölümlerde zikredilen delillerde kullardan güçlüğün kaldırıldığına işaret eden şeyler vardır. Şayet hadisin böyle bir anlamı gerektirdiği kabul edilirse, güçlüğün kaldırıldığını ifade eden deliller bununla çatışmış olurdu. Halbuki onlar kati delillerdir. Haberi vâhid ise zannidir. Kati'nin öne alınıp tercih edilmesiyle araları bulunacağı için ikisi arasında bir çatışma söz konusu değildir. Yukarıdaki hadisin bir benzeri de şu âyettir:
"Onların Allah yolunda bir susuzluğa, bir yorgunluğa ve bir açlığa duçar olmaları... ancak bunun karşılığında kendilerine sâlih bir amel yazılması içindir..."[63]
Başka bir maksatla değil de sırf nefse sıkıntı vermek için kötü ve kalitesiz yiyecekleri yemek de böyledir. O da yukarıda sözü edilen türden bir durumdur. Çünkü şeriat, yükümlülüklerde nefse işkence edilmesini kastetmemiştir. Bu, Rasulullah'ın (s.a): "nefsinin de senin üzerinde hakkı vardır" sözüne de aykırıdır. Rasulullah (s.a) bulduğu zaman güzel şeyler yerdi. Tatlıyı ve balı severdi. But etinden hoşlanırdı, içmek için tatlı su arardı. Bunun neresinde meşakkat ve zorlama var?
Mubah olan şeylerin kullanılması, ateşe arz olunacak kimselere hitab eden "Dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız.."[64] âyetinin ifade ettiği anlamın içine girmez. Çünkü onunla kastedilen mubah sınırının dışına çıkan israftır. O halde hiçbir mazereti olmaksızın sadece çirkin ve kötü şeyleri yemek inatçılıktan başka bir şey değildir. Yukarıda zikredilen ayet-i kerimede Allah Teaîa şöyle buyurmuştu:
"Ey iman edenler! Allah'ın sizin için helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri (kendinize) haram kılmayın."
Hiçbir zorunluluk olmaksızın sadece kaba saba elbiseler giymek de böyledir. Bu da nefsi zorlamaktır ve çirkin bir dikbaşlılıktır, Bunda ayrıca bir miktar şöhret maksadı da vardır.
Rabî' ibn Ziyad el-Hârisi'den rivayet edildiğine göre o, bir gün Hz. Ali'ye (r.a) dedi ki:
Sabahleyin erkenden benimle birlikte kardeşim Asım'a gel. Hz. Ali dedi ki:
Onun neyi var? Rabî' dedi ki:
Dindarlık maksadıyle aba giydi. Hz. Ali (r.a) dedi ki:
Onu görmem gerekir. Asım üstünde bir aba altında bir aba olduğu halde, saçı sakalı dağınık bir şekilde getirildi. Hz. Ali onu görünce kaşlarım çattı ve dedi ki:
Yazıklar olsun sana! Ailenden de mi utanmadın? Çocuğundan da mı utanmadın? Sanıyor musun ki Allah sana güzel şeyleri mubah kıldı da, onlardan bazılarından yararlanmandan hoşlanmıyor? Sen böyle yapmakla Allah katında hiçbir değer de kazanamazsın. Duymadın mı Allah Teâla Kitabında şöyle buyuruyor:
"Allah, yeri canlılar için yaratmıştır. Orada meyveler ve salkımlı hurmalar vardır... İkisinden de inci ve mercan çıkar."[65] Biliyor musun bunları Allah Teala kullları için sadece kullansınlar, kendisine hamd etsinler ve böylece sevaba nail olsunlar diye mubah kılmıştır? Allah'ın nimetlerinden yararlanman onları söylemenden daha hayırlıdır. Asım dedi ki:
Peki sen niçin sert yiyecekler yiyorsun ve kaba elbise giyiyorsun? Hz. Ali dedi ki:
Allah Teala, halkın önderlerine kendilerini insanların en zayıfları ile kıyaslamalarını emretti.
Allah Teala'mn kullarının lezzetli şeyleri terk etmelerini niçin istemediğini ve onları aldıkları zaman sadece şükretmelerini istediğini iyi düşünün. Şer'i bir zorunluluk olmaksızın Allah'ın mubah kıldığı şeyleri almaktan geri durmaya çalışan kimse Şârie karşı geliyor demektir. Öncekilerin yapabilecekleri bazı şeylerden geri durduklarına dair gelen haberlerin hepsi bu açıdan değerlendirilmelidir. Onlar ancak dikkate alınmasını delilin de onayladığı meşru bir engelden dolayı onu terk etmişlerdir. Meselâ bir kimsenin elindeki imkanların darlığından dolayı genişlik ve bolluk içinde hareket etmekten geri durması böyledir. Veya o, bir mekruha ya da yasağa vesile olacağı ya da onda şüpheli bir yön bulunduğu için terk edilmiştir. Bu şüpheli yönü de başkaları değil de sadece onu terk eden kimse fark edebilmiştir. Durum ve şartların sebep olduğu problemler, soyut delillerle çatışmazlar. Çünkü mücerret delillerin kendi içlerinde (problemlere göre) yorumlanabilme imkanları vardır. Bu mesele el-Muvafakat isimli kitapta enine boyuna anlatılmıştır.[66]
Devamlı olarak ve sadece nefsin hoşlanmayacağı şeyleri yapmak ve her şeyde istisnasız olarak nefsi hoşlanmayacağı durum ve şartlara zorlamak da nefse sıkıntı ve meşakkat vermek cinsindendir (ve meşru değildir). Nefsin arzularını ve zevklerini tatmine yarayan pek çok şeyi Şâriin mubah kıldığını görmüyor musun? Şayet bunlara muhalefet iyi bir şey olsaydı o meşru kılınırdı, insanlar bu mubahları terke teşvik edilirdi ve neticede bunlar mubah olmazdı, bilakis terk edilmeleri mendup veya yapılmaları mekruh olurdu.
Ve yine Allah Teala, vâciblerin ve mendupların içine onların kolayca yapılabilmelerini temin edici zevk ve haz unsurlarınıda yerleştirmiştir. Bu lezzetler, mükellefleri, vacipleri ve menduplan yapmaya teşvik için konulmuşlardır. Nitekim Allah Teâla, emirlerin ve nehiylerin içinde sen onları yaptığın veya sakındığın zaman beklediğin bir mükafatı da vaad etmiştir. Allah Teala dileseydi böyle bir mükâfat vaadinde bulunmazdı. Emirleri terk ettiğinde, yasakları da islediğinde birincisinin aksine cezalandırma tehdidinde bulunmuştur. Bütün bunlar mükelleflerin emre itaatteki azim ve kararlılıklarını kuvvetlendirmek içindir. Hatta Allah Teâlâ, en önemli yükümlülükleri yerine getirmede kendisine söz veren ve emrine itaat edenlere öyle peşin zevkler ve gönülleri ferahlatıcı nurlar bahşeder ki dünyevi zevklerden hiçbirisi bunlara denk olamaz. Neticede bu, mükellefin itaatlerden zevk almasına, onlara doğru koşmasına sebep olur Ve daha önce ancak yasaklanmış bir meşakkatle tahammül örtebileceği şeyler, ona kolayca tahammül edebileceği kadar hafif gelir.[67] Meşakkat ortadan kalkınca yasaklama da kalkmış olur.
Bir de çeşit çeşit yiyecekler ve çeşit çeşit içecekler için Allah Teala'nın nasıl çeşit çeşit lezzetler verdiğini ve çoluk çocuğun rızkını temine sebep olacak çalışmaların -nefse çok yorucu gelmesine rağmen- nasıl yemekten ve içmekten daha fazla zevkli olduğunu düşününüz. Meselâ dünyada kabul edilir bir konumda olmak, derece ve mertebelerde yükselmek ve çok önemli işlerde diğer insanlardan önde olmak gibi bizzat o fiillerin dışında onları motive edici daha pek çok unsur vardır ki bunlar da mükellefe zevk varen şeylerdendir. Dünya zevkleri bunların yanında çok küçük kalır.
Hal böyle olunca, -bazılarının kendilerini meşakkate zorlamaları ve başkalarını da meşakkate teşvik etmeleri nerede- Latif ve Habir olan Rab Teala'nın murat ettiği hoşgörülü ve yumuşak ortam nerede? O halde kim kendini ibadete veren bir kişi olarak zanlarına (ve kuruntularına) dayanıp Şâriin kendisi için koymuş olduğu yumuşaklığın, kolaylığın ve sevgisine ulaştırıcı sebeplerin dışına çıkarak hareket ederse meşakkate ve zorluğa yapışmış ve bunu gayeye ulaştırıcı bir basamak ve özel bir yöntem haline getirmiş olur. Bütün bunlar sadece büyük bir cehalet ve sapıklık çölünde kaybolmuşluk değil midir? Allah Teala lütfü ve insaniyle bizi bundan korusun. Bu yolda zorlama manasını icab ettiren bir takım hikayeler/menkıbeler duyarsan veya bunlarda bir dikbaşlılık ya da yapmacıklık görülürse, bunların sahibi ya selef-i sâlih gibi kendilerine itibar edilen kişilerden birisidir veya meseleleri çözünmeyebilecek durumdaki âlimler nezdinde itibara lâyık olmayan ve tanınmayan başka bir kişidir. Şayet birincisi ise -yukarıda da geçtiği gibi- işin hakikati ilk planda görülenden mutlaka farklıdır. Şayet, o hikayenin sahibi/kahramanı ikinci gruptan birisi ise o da hüccet/delil değildir. Ancak Rasulullah'a (s.a) tâbi olanlar (bizim için) delildirler.
Ahiret yoluna sulûk ederken yapılan zorlamaların sebep olduğu diğer sakıncaları da (yukarıda sayılan ve hepsi de yasaklanmış olan) bu beş şeye kıyas etmek mümkündür.[68]
Fasıl
Bir amelin aslı meşru olabilir fakat -edâ ediliş yöntemiyle- bid'atlere vasıta olmaları sebebiyle bid'at mecrasında cereyan eder bale gelebilir. Bu, yukarıda anlatıp bitirdiğimiz seklin dışında başka bir şeydir. Bunun açıklaması şudur -Mesela- bir amel mendup olarak meşru kılınmıştır. Mükellef de onu kendi hususiyyeti içinde mendupluktan ilk konuluşuna uygun bir şekilde yerine getirir. Mükellef bu kadarla yetinmiş olsa buna bir şey denilemez. Mükellef o amele hep kendi özelliği içerisinde de başkalarına göstermeksizin devam ettiğinde o kendi mecrasında cereyan edecektir (yani sünnete uygun bir şekilde yapılmış olacaktır.) O amelin edasını başkalarına gösterse bile bunu revâtip sünnetler ve zorunlu farzlar gibi kesintisiz amelleri gösterdiği gibi göstermez. Söz konusu menduhu bu ölçüler içinde edâ ederse bu sahihtir ve bunda bir problem yoktur. Bunun aslı/dayandığı delil, Hz. Peygamber'in (s.a) nafileleri gizlemeyi ve onları evlerde eda etmeyi teşvik etmiş olmasıdır. O şöyle buyurmuştur:
"Farzların dışında namazların en faziletlisi evlerinizde kıldığınız namazlarınızdır." -Senin de göreceğin gibi- O, sadece farz namazları açıktan edâ etti. Nafileler açıktan yapılsa bile bu ancak Rasulullah'ın Mescidinde, Mescid-i Haram'da ve Kudüs'teki Mescid-i Aksa'da yapılabilir. Hatta dediler ki:
Bu konudaki hadisin zahiri gereğince bu üç mescitten birisinde eda edilen nafileler evde edâ edilen nafilelerden daha faziletlidir. Bayram namazları, ay tutulması ve yağmur duası namazı gibi sünnetler de farzlar gibi açıktan edâ edilirler. Bunların dışındakilerin hükmü, gizli eda edilmeleridir. Bundan dolayıdır ki selef-i sâlih güçlerinin yettiği konularda daima amellerini gizlemeye gayret göstermişlerdir veya hadise ve Rasulullah'ın fiiline uymak onların kolayına gelmiştir. Çünkü Rasulullah (s.a) uyulması gereken bir örnektir.
Bununla beraber nafileler daima evlerde kılındığı zaman -yukarıda anlatıldığına göre- Ramazanın dışında kesinlikle ne mescitlerde, ne de evlerde bunların cemaatle kılındığı sabit olmamıştır. Şayet böyle bir şey olmuşsa bile bu, (İslamın) ilk döneminde olmuştur.[69] Meselâ İbn Abbas (r.a) halası Meymûne'nin evinde gecelediğinde
Rasulullah (s.a) ile birlikte namaza kalkmıştır. Rasulullah'ın şöyle dediği sabittir:
"Kalkın, size namaz kıldıracağım."[70]
Muvatta'da ise Yerfe'in[71] Hz. Ömer'le birlikte kıldığı kuşluk namazından söz edilir. Bir kimse bunu (belirlenmemiş) herhangi bir vakitte evinde yaparsa bunda bir sakınca yoktur. Âlimler, zikredilen bu kayıtla bunun cevazına hükmetmişlerdir. el-Müdevvene'de[72] bunun cevazı mutlak bir ifadeyle geçmiş olsa bile onun takyid edilmişi zikredilmiştir. Öyle zannediyorum ki İbn Habib, onu Malık'ten mukayyet olarak nakletmiştir. İnsanlar nafileleri de revâtip sünnetler gibi devamlı veya belli vakitlerde ve belli şekillerde kılmayı sürdürseler ve bunları, içinde farzların kılındığı mescitlerde cemaatle kılsalar veya içinde revâtip sünnetlerin kılındığı yerlerde kılsalar bu yaptıkları şey bid'at olur. Bunun delili, Rasulullah'tan (s.a), onun ashabından ve güzelce onların peşinden gidenlerden nafileleri böyle cemaatle kıldıkları haberinin gelmemiş olmasıdır. Şayet (bir haber) bu sınırlandırmalar olmaksızın mutlak olarak gelmişse, sınırlandırılmaları şer'i delille sabit olmayan mutlaklarda bir sınırlandırma yapmak rey ile (kafadan) hüküm koymak demektir. Bir de bu, şer'i delile aykırı olunca -ki bu delil meselâ nafilelerin gizlenmesi emridir- durum nice olur?
Bîd'atçilik buraya şu yönden girmiştir: Rasulullah'ın devam ettiği ve topluluklar içinde açıktan işlediği nafileler sünnettir. Sünnet olmayan bir nafileyi, sünneti edâ etmenin yöntemine göre edâ etmek, o nafileyi şer'an kendisine tahsis edilen konumunun dışına çıkarmak demektir. Bunun sonucu olarak halk ve onun hakkında bilgi sahibi olmayanlar onun sünnet olduğuna inanırlar. Bu ise büyük bir fesada sebep olur. Çünkü sünnet olmayan bir şeyin sünnet olduğuna inanmak ve onu sünneti edâ eder gibi edâ etmek şeriatin değiştirilmesi gibi bir şeydir. Nitekim şayet bir farzın farz olmadığına inanırsa veya farz olmayan bir şeyin farz olduğuna inanırsa, sonra da bu inancına uygun olarak amel ederse bu da fasittir/yanlıştır. Aslında amel sahihtir, fakat onu amel ve itikat olarak kendi konumunun dışına çıkarmak, şer'i hükümleri ifsat etmek/bozmak demektir. Buradan selefi sâlihin, câhiller farz olduğu inancına kapılmasınlar diye kuşluk namazı gibi sünnetleri ve diğer bazı sünnetleri kasıtlı olarak terk etmelerindeki mazeretleri de açıkça belli olmuştur.
Bundan dolayıdır ki onların çoğu, tarihi eserlerin peşinden gidilmesini de yasaklamışlardır. Nitekim Tahavi, İbn Veddah ve daha başkaları Ma'rur ibn Suveyd el-Esedi'den[73] şöyle dediğini nakletmelerdir:
Müminlerin Emiri Hz. Ömer ile birlikte hacca gitmiştim. Medine'ye döndüğümüz zaman ben de onunla birlikte döndüm. Bize (yolda) bir sabah namazı kıldırdı ve o namazda Fil ve Kureyş sûrelerini okudu.[74] Sonra insanların bir yöne doğru gittiklerini gördü. Bunlar nereye gidiyorlar? dedi. Dediler ki:
Onlar içinde (daha önce) Rasulullah'ın namaz kıldığı bir mescide doğru gidiyorlar. Hz. Ömer dedi ki:
Sizden öncekiler bu yüzden helak oldular. Peygamberlerinin hatıralarının geçtiği yerlere takıldılar ve oraları kilise ve manastırlar haline getirdiler. Kim, Rasulullah'ın içinde namaz kıldığı mescitlerden herhangi birisinde namaz vaktine erişirse orada namazını kılsın. Yoksa kasıtlı olarak ona yönelmesin.
İbn Veddah dedi ki:
Tarsusluların müftüsü İsa ibn Yunus'u[75] şöyle derken duydum: Hz. Ömer (r.a), altında Hz. Peygamber'e (s.a) biat edilen ağacın kesilmesini emretti. Çünkü insanlar gidiyorlar ve onun altında namaz kılıyorlardı. Hz. Ömer bu yüzden insanların başına bir fitne gelmesinden korktuğu için o ağacı kestirdi.
İbn Veddah dedi ki:
Malik ibn Enes ve Medineli diğer âlimler Küba Mescidinden başka Hz. Peygamber'in hatırası olan diğer mescitlere insanların özel olarak ziyarete gitmelerini hoş karşılamazlardı. İbn Veddah dedi ki:
Onlardan işittiğime göre Süfyan Kudüs mescidine girdi, orada namazını kıldı, fakat ne bu tarihi eserleri ziyaret etti, ne de oralarda namaz kıldı... Süfyan'ın izinden giden diğerleri de böyle yaptılar. Veki de Kudüs Mescidine geldi ve Süfyan'ın yaptığından farklı bir şey yapmadı. İbn Veddah dedi ki:
Siz de herkes tarafından bilinen bu hidayet rehberlerine uyunuz. Geçmişlerden birisi şöyle dedi:
Bugün insanların pek çoğu tarafından iyi görülen nice işler vardır ki bunlar geçmiş dönemlerde yaşayan insanlar tarafından kötülük olarak kabul edilirdi.
İmam Mâlik, hayır konusunda olsa bile her bid'ati kerih görürdü/hoş karşılamazdı.
Bütün bunlar, sünnet olmayan şeyler sünnet kabul edilmesin, iyilik olmayan şeyler meşru sayılmasın diye birer vasıtadır.
İmam Mâlik, sünnet olarak kabul edilir korkusuyle Beytul-Makdis'e gitmeyi, şehitlerin kabirlerini ziyaret etmeyi mekruh görürdü. Hakkında teşvik edici rivayetler olduğu halde bu korkudan dolayı Küba'ya gelmeyi de mekruh görürdü.
Fakat âlimler bunun âkibetinden korktuklarından terk ederlerdi. İbn Kinane ve Eşheb dedi ki:
Mâlik'i şöyle derken işittim: Sa'd ibn Ebi Vakkas Küba Mescidi'ne geldiği zaman şöyle demişti:
Keşke ayaklarım kırılsaydı da bunu yapmasaydım.
İbn Kinane'ye, onların Medine'de bıraktıkları (tarihi) eserlerin durumu soruldu. O buna şöyle cevap verdi: Bizdeki bilgilere göre Küba'nın ziyaretinin meşruiyyeti sabittir. Ancak İmam Mâlik sünnet haline getirilmesinden korktuğu için oraya gidilmesini de mekruh görürdü.
Said ibn Hassan dedi ki:
İbn Nâfi'in gözetiminde (hadis) okuyordum. Aşûra gecesi bol bol ibadet yapmakla ilgili rivayete geldiğim zaman bana dedi ki:
O rivayeti oradan sil. Dedim ki:
Niçin ya Ebû Muhammed? Dedi ki:
Sünnet haline getirilmesi korkusundan dolayı.
Bütün bunlar aslında caiz veya mendup olan şeylerdir. Fakat onlar, bid'at haline getirilmelerinden korktukları için bunları yapmayı terk ettiler. Çünkü bunların sünnet haline getirilmeleri, ancak insanların bunları devamlı olarak açıktan/göstererek yapmalarıyle olur. Bu, sünnete ait bir özelliktir. Sünnet olmayan bir şeyin sünnetin eda edilişi gibi edâ edilmesi şüphesiz onu bid'at haline getirir.
Şayet denilse ki:
Bu tür şeyler nasıl olur da izafî bid'at olur? Halbuki bunların hakiki bid'at olduğu gayet açıktır! Çünkü bu tür şeyler, sünnet olduğu inancıyle yapıldığında hakiki bid'attirler. Çünkü sünnetin sahibi olan Hz. Peygamber (s.a) onları bu şekilde ortaya koymamıştır. Bu şuna benzer: Bir kimse öğle namazını Vacip (farz) olduğuna inanarak değil de bir ibadet olduğuna inanarak kılarsa şüphesiz bu bir bid'attir. Bunlara kendilerine ait şeylerle baktığımızda durum böyledir. Bunların ilk konuluşlarına (vaz edilişlerine) göre baktığımız zaman ise bunlar meşrudurlar, asla herhangi bir bid'ate nisbet edilemezler.
Buna verilecek cevap şudur: Şüphesiz bu soru doğru sorulmuştur. Ancak bunların ilk konuluşlarının (vaz edilişlerinin) iki yönden değerlendirilmesi gerekir:
Birincisi: Meşru oluşları yönünden ki bunda söylenecek hiçbir söz yoktur.
İkincisi: Bid'at inancının veya sünnet dışı bir uygulamanın sebebi haline gelmiş olmaları yönünden incelendiği zaman ise bu yönden meşru değildir. Çünkü sebepleri koymak mükellefe ait değil, Şârie aittir. Şâri, -meselâ- Kubâ Mescidinde veya Kudüs Mescidinde kılınan namazı, onun sünnet haline getirilmesi için bir sebep olarak ortaya koymadı. Mükellefin bunu bir sebep olarak ortaya koyması da şeriate dayanmayan bir reydir/görüştür. Dolayısıyle bu bir bid'attir.
İzafi bid'at oluşunun manası da budur. Sebep istikrar bulup (kalıcı hale gelip), onun sonucu olarak müsebbeb ortaya çıkınca —ki ortaya çıkan şey, onunla amel etmenin sünnet olduğuna inanmak ve ona uygun bir şekilde amel etmektir- işte bu, artık izafi bid'at değil, hakiki bid'attir. Bu esasla ilgili örnekler pek çoktur, söz esnasında onlara işaret edilmiştir. Tekrar etmenin bir anlamı yoktur.
Meşru olan işlerde bunların izâfı bid'at sayılabilecekleri sabit olunca, hakiki bid'atler için neler söylenmez ki? Şüphesiz onlarda hem hakîki bid'atlik, hem de izâfı bid'atlik bir arada bulunabilir. Fakat bu da iki yöndendir. Bu durumda sabah ezanında "Asbeha ve lillahi'l-Hamd" demenin bid'at olduğu açıktır. Sonra bu bid'at mescitlerde ve cemaatlerde vaciplerin ve benzerlerinin terk edilmeden uygulanışı gibi devamlı uygulandığında, bu ikinci bir izafi bid'at olur. Vacip veya sünnetler ilk konuîuşlarında vacip veya sünnet olarak meşru kılınmışlardır ve bu onlara böyle inanılmasını icabettirir. Sonra bu sözü ezana ilave etmenin sünnet veya farz olduğuna inanınca üç yönlü bir bid'at meydana gelir. Açıktan işlenen ve sürekli hale getirilen bütün bid'atlerde buna benzer bir durum vardır. Ancak gizli gizli yapılırsa ve sadece bid'at sahibiyle sınırlı kalırsa onun durumu daha hafiftir. Hey Allah'ım, şu müslümanların haline bak! Bid'atçi, hesabında olmayan nice günahları kendisi için topluyor! Allah Teala bizi nefislerimizin şerrinden korusun.[76]
Fasıl
Önceki Bölümün Devamı
Bu bölümde anlatılacak olan şudur:
Bir olay meydana geldi: Endülüs'te bir cami imamı, insanların namazlardan sonra toplu olarak dua etme âdetini terk etti. Pek çok ülkede de bu âdet yaygındı. İmam, namazdan sonra selâm verince insanlar için dua eder, orada bulunanlar da âmin derlerdi. Bunu terk eden imam, bu terk edişini Rasulullah'ın (s.a) ve ondan sonra gelen imamların böyle bir şeyi yapmayışma dayandırdığını iddia etti. Âlimlerin kendi kitaplarında seleften ve fıkıhçılardan naklettiklerine göre ne Rasulullah (s.a), ne de ondan sonra gelen imamlar böyle bir şey yapmamışlardı. (O böyle iddia ediyordu).
Rasulullah'ın (s.a.), böyle bir şey yapmadığı açıktır. Çünkü onun farz namazlardan veya nafile namazlardan sonraki hâli şu iki şey arasında cereyan ederdi: Ya Allah'ı zikrederdi ki örfte bu dua değildir ve cemaatin bunda bir payı yoktur. Cemaat sadece, namaz dışındaki zikirlerde olduğu gibi onun söylediğinin aynısını veya benzerini söylerdi. Nitekim rivayet edildiğine göre her namazın arkasından şöyle derdi:
"Allah'tan başka ilah yoktur, sadece O vardır. O'nun ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd Onadır. O'nun her şeye gücü yeter. Allah'ım, senin verdiğine engel olabilcek hiçbir şey yoktur. Vermediğini de verebilecek hiç kimse yoktur. Hiçbir varlık sahibinin varlığı senin lütf u ihsanın yerine geçip kendisine fayda vermez."[77]
Şunu da derdi:
"Allah'ım, Sen selâmsın, selâmet de sendedir. Ey celal ve ikram sahibi, sen münezzehsin, yücesin,”[78]
Şu âyeti de okurdu:
"Senin izzet sahibi Rabbin, onların isnat etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir.[79]
Bunlara benzer daha başka şeyler de söylerdi. O bunları diğer zikirlerde olduğu gibi sadece kendi kendine söylerdi, Kim onun gibi söylerse bu güzeldir. Bunların hiçbirisini topluluk halinde yapmak mümkün değildir.
Şayet, Hz. Peygamber'in yaptığı şey bir dua ise, namazlardan sonra ondan işitilen duaların geneli, orada bulunanların iştirak etmeyip sadece onun kendi kendisine yaptığı dualardır. Nitekim Tirmizi'nin Hz. Ali'den rivayet ettiğine göre:
Hz. Peygamber (s.a) kıldığı farz namazı bitirince şöyle dedi:
"Allah'ım, işlediğim ve işleyebileceğim, açıktan yaptığım ve gizlediğim günahlarımı bağışla. Sen benim Tanrımsın. Senden başka Tanrı yoktur."
Bu hadis hasen-sahihtir. Ebu Davud'un bir rivayetinde şöyle geçer: Rasulullah (s.a) namazdan selam verince şöyle derdi:
"Allah'ım, işlediğim ve işleyebileceğim, gizlediğim ve aleni yaptığım günahlarımı bağışla. Aşırılıklarımı ve benim bilmeyip senin bildiğin hatalarımı bağışla. Her şeyden önce var olan Sen'sin, her şeyden sonra var olacak olan da Sensin."[80]
Ebû Dâvud şu hadisi tahriç etmiştir: Rasulullah (s.a) her namazın ardından şöyle derdi:
"Bizim ve her şeyin Rabbi olan Allahım! Ben şahidim ki Muhammed senin kulun ve elçindie. Bizim ve her şeyin Rabbi olan Allahım! Kullarının hepsinin kardeş olduğuna da şahidim. Bizim ve her şeyin Rabbi olan Allah'ım! Beni ve ailemi, dünya ve âhiretin her ânında sana ihlaslı (ve itaatli) kıl! Ey Celâl ve ikram sahibi! Duy ve kabul eyle. Allah en büyüktür, en büyüktür. Allah göklerin ve yerin nurudur. Allah en büyüktür, en büyüktür. Allah bana yeter; ne güzel vekildir."[81]
Ebû Davud'a ait bir rivayette şöyle geçer:
"Rabbim! Bana (düşmanlarım karşısında) yardım et. Düşmanlarıma benim aleyhime olacak yardımı yapma. Bana imkan ver, (düşmanlarıma) benim aleyhime kullanacakları imkan ve fırsatı verme. Bana hidayet nasip eyle ve hidayetimi bana kolayca ihsan eyle. Bana zulmedenlere yardım etme."[82]
Nesâî'de Rasulullah'ın (s.a) sabah namazının arkasından şöyle dediği rivayet edilmektedir:
"Allah'ım, ben senden faydalı ilim, kabul edilecek amel ve temiz rızık istiyorum." Ensar'dan birisi dedi ki: Rasulullah'ı (s.a) namazın arkasından şöyle derken işittim:
"Allahım, beni affet ve benim tövbemi kabul et. Şüphesiz sen tövbeleri kabul edensin, bağışlayansın."
Hz. Peygamber bunu yüz defa söylemişti. Bir başka rivayete göre Hz. Peygamber bunu kuşluk namazından sonra söylemişti.
Bu duaların hepsinin insanlarla birlikte değil, sadece kendi kendine yaptığı dualar bağlamında zikredildiğinı iyi düşünün. Duayı bu şekilde yapmak bu günkü insanlar için de bir hüccettir. Ancak şöyle denilebilir: Mesela yağmur duası hutbesinde olduğu gibi bazı yerlerde insanların da duaya iştirak etmeleri gereği ortaya çıkabilir. Bu itiraza karşılık şöyle denilir: O tür yerlerde hazır bulunanlarla birlikte açıktan dua etmek bir zorunluluktur, her namazdan sonra da böyle bir zorunluluğun olduğu nereden çıkartılıyor?
Sonra biz deriz ki: Alimler, namazdan sonra yapılan dua ve zikir gibi şeyler hakkında bunların sünnet ve vacip değil, müstehap olduğunu söylerler. Bu, iki şeyin delilidir:
Birincisi: Bu duaları Hz. Peygamber (s.a) devamlı yapmamıştır.
İkincisi: Hz. Peygamber (s.a) bu duaları sesli yapmamıştır ve öğretme amaçlı yerlerin dışında açıktan söylememiştir. Çünkü eğer devamlı yapsaydı ve devamlı açıktan söyleseydi bu bir sünnet olurdu ve âlimlerin bunun sünnet olmadığını söylemeleri de caiz olmazdı. Çünkü -âlimlerin dediğine göre- sünnetin özelliği, devamlılığı ve insanların toplu oldukları yerlerde açıktan edâ edilmesidir. "Şayet Rasulullah (s.a) gizli gizli dua etmiş olsaydı, ne ile dua ettiği öğrenilemezdi" denilirse biz deriz ki:
Gizlemeyi âdet edinen kimsenin onu bir defa da olsa açıklaması bir zorunluluktur. Bu zorunluluk ya âdet gereğidir veya teşriine (yani meselâ- öyle bir duayı yapmanın meşru olduğuna) dikkat çekmek maksadından dolayıdır.
Şayet denilse ki: Hadislerin zahiri anlamları, râvilerin "o şöyle yapardı." Şeklindeki ifadelerinden de anlaşıldığı gibi devamlılığa delâlet eder. Mesela onların "Hâtem misafire ikram ederdi" sözü de Hâtem'in misafirlere devamlı ikram ettiğine delâlet eder.
Bu söze karşı biz deriz ki: durum öyle değildir. Belki bu tür bir ifade tarzı genel olarak devamlılığı çokluğu ve tekrarı belirtmek için kullanılır (yani sadece devamlılık için kullanılmaz.) Nitekim Hz. Aişe'den rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a) cünüb iken uyumak istediği zaman namaz abdesti gibi bir abdest alırdı. Yine Hz. Aişe'den gelen bir rivayete göre Hz. Peygamber (s.a) cünüpken suya değmeden uyurdu. Hatta bazı hadislerde şöyle de geçmektedir:
"O hiç yapmadığı bir şeyi sadece bir defa yaptığı da olurdu." Hadisciler bunu böyle ifade etmişlerdir.
Şayet Hz. Peygamber (s.a) sözü edilen bu dualar ve zikirlere kesintisiz ve tam olarak devam etmiş olsaydı bunlar da vitir ve diğerleri gibi sünnetlere dahil edilirlerdi. Böyle olduğu kabul edilse bile, toplu zikir ve dua anlamı bunun neresinden çıkartılabilir?[83]
Bütün bunlardan sonra ortaya çıkan sonuç şudur: Her zaman toplu dua yapmak Rasulullah'ın (s.a) yaptığı bir iş değildir. Kavlî ve takriri sünnetinde de böyle bir şey yoktur.
Buhâri'nin Ümmü Seleme'den rivayetine göre Rasulullah (s.a) namazdan selam verince çok az bir süre beklerdi. İbn Şihab dedi ki:
Bizim görüşümüze göre insanlar oradan ayrılıncaya kadar beklerdi. Müslim'in Hz. Âişe'den yaptığı rivayette ise şöyle geçer: Rasulullah (s.a) selam verdikten sonra: "Allahümme ente’s-selâmü ve minke's-Selâm, tebarekte yâ ze'1-celâli ve'l-İkram" diyecek kadar otururdu.
Rasulullah'tan sonra gelen imamların, yani halifelerin bu konudaki uygulamalarına gelince, sahih kitapların dışında fıkıhçılar, Enes hadisinden şunu naklettiler: Enes dedi ki:
Ben Hz. Peygamber'in (s.a) arkasında namaz kıldım; o, selam verdiği zaman ayağa kalkardı. Hz. Ebû Bekir'in arkasında da namaz kıldım; o, selâm verdiğinde sanki kızgın bir taş üzerindeymiş gibi yerinden fırlardı. İbn Yunus es-Sıkılli, İbn Vehb'den, o da Harice'den rivayet ettiğine göre o imamların selam verdikten sonra oturmalarını ayıplardı ve şöyle derdi:
İmamlar aym anda selâm verirler ve ayağa kalkarlar. İbn Ömer dedi ki:
İmamın selam verdikten sonra yerinde oturması bid'attır. İbn Mes'ud (r.a) şöyle dedi:
İmamın kızgın bir taşın üzerinde oturması kendisi için bundan daha hayırlıdır. İmam Mâlik el-Müdevvene'de dedi ki:
İmam selam verince ayağa kalksın ve oturmasın. Ancak yolculukta veya yolculuğun sonunda olursa oturabilir.
Fıkıhçılar selam verdikden sonra ayağa kalkmakta acele etmeyi namazın faziletinden saydılar. Selamdan sonra orada oturmanın kibirlenmeye ve cemaate tepeden bakmaya yol açabileceği yorumunu yaptılar. Onun cemaatten ayrı bir konumda olması, içeri giren kimsenin onun cemaate imametinin devam ettiğini zannetmesine sebep olur. Namaz esnasında ayrı bir konumda olmasına gelince bu bir zorunluluktur. Kendilerinden istifade ettiğimiz hocalarımızdan birisi dedi ki:
İmamın tek başına ayrı bir yerde durması bu sakıncaları doğurunca, bir de buna dua ve niyazda ve seslice yaptığı duaya âmin demelerinde aracılık ederken onlara öncülük etmesi eklenince durum nice olur? (Hocamız) dedi ki: Şayet bu güzel bir şey olsaydı Rasulullah (s.a) ve ashabı da yapardı. Hz. Peygamberin önce sağa mı, yoksa sola mı selam verdiğine varıncaya kadar namazla ilgili her şeyini nakletmelerine rağmen âlimlerden hiç birisi Hz. Peygamber'den ve ashabından bu konuda herhangi bir şey nakletmemişlerdir.
Selef âlimlerinden İbn Battal, bunu yapan kimseler hakkında yeteri kadar reddedici ve ağır sözler söyledi.
Namazdan sonra her zaman toplu halde dua etme âdeti çıktıktan sonra şeyh bunun çirkin bir bid'at olduğunu nakletti. İlk zamanlarda böyle bir şeyin olmadığına delil olarak onların (namazdan sonra) süratle ayağa kalkmalarını ve oradan ayrılmalarını gösterdi. Çünkü selam verir vermez ayağa kalkmaları ve oradan ayrılmaları imamın onlar için dua etmesine ve onların da bu duaya âmin demelerine engeldir. Zikir ve kendi kendine dua etmek ise böyle değildir. Oradan ayrılması ve insanın bir ihtiyacı için gitmesi zikretmesine ve kendi kendine dua etmesine engel değildir.
Asrın şeyhlerinden birisine, imamlardan birisinin namazlardan sonraki toplu dua âdetini terk ettiği haberi ulaşınca, düzeyli ilim adamlarının takındığı tavra aykırı bir tutum sergileyerek buna şiddetle tepki gösterdi. Zannınca bu tepkisini de yapabileceği en ileri noktada ifade etti. Bu şeyh kendi görüşü için, yani toplu duayı savunmak için öyle deliller ileri sürdü ki zeki bir kimse bunların o konu için bir delil olamayacağını kolayca anlar. Meselâ Kur'an ve sünnetteki namaz arkasında duâ etmeyi emreden ifadeler bunlardandır. Yukarıda da geçtiği gibi bu emirler toplu duanın delili değildir. Sonra buna genel manada topluca dua etmeye cevaz veren delilleri ilave etti. Ancak namazların sonunda yapılan dualar bunların dışındadır. Usûlcülerin ihtilafları sebebiyle genel manada toplu duaya cavaz veren deliller namazların arkasında ihdas edilen toplu duaların delili olamazlar.
Olayın tafsilatında ise şunlar vardı: Şeyh, bunun, yani namazı müteakip toplu duanın bütün ülkelerde veya büyük bir kısmında cami imamları tarafından itirazsız devamlı uygulandığını, sadece Ebû Abdillah'ın buna itiraz ettiğini iddia etti, sonra da onu kötülemeye başladı. Şüphesiz bu nakil, yani bu konuda icma iddasında bulunmak büyük bir sorumsuzluktur. Çünkü bir araştırmacının veya söz konusu icma ile amel edecek kimsenin onu kendisine gerekli kılmadan önce icma nakli iddiasının aslını/neye dayandığını araştırması gerekir. Çünkü ortaya bir icma iddiası atılmışsa, sahabe döneminin başından günümüze kadarki bütün müstenitlerin bu icmaya tamamen katılıp katılmadıklarının bilinmesi bir zorunluluktur. İmamlık iddiasında bile bulunsalar avamın icmâma itibar edilmeyeceği kesindir.
Bunun "itirazsız uygulandığı" sözü de bir haddi aşmadır. Bilakis müetehid imamlar bunu hep reddetmişlerdir. Turtüşî, İmam Mâlik'ten bu konuda meselenin çözümüne hizmet edecek pek çok şey nakletmiştir. İmam Malik kendi zamanında buna itiraz etmiş, Turtüşi de kendi zamanında itiraz etmiştir. Onları da daha sonra kendi arkadaşları/öğrencileri izlemiştir. Sonra Karâfi gelmiş ve bunu Malik'in mezhebine göre mekruh bid'atlerden saymıştır. O da İmam Mâlik'in görüşünü kabul etmiş, kendi zamanındaki âlimlerden de bildiklerimiz içinde ona itiraz eden olmamıştır. Halbuki Karafî bid'atlerın içinde güzel olanların da olabileceğini iddia eden bir kişidir.
Sonra Endülüs'teki şeyhler de bu bid'at Endülüs'e sıçrayınca onu reddettiler. Onlar bu konuda İmam Mâlik'in mezhebine bağlanıyorlardı. Zâhid Ebû Abdillah İbn Mücahid ve öğrencisi Ebû İmran el-Mıratlî da bu bid'atin terkedılmesini gerekli görüyorlardı. Hatta Şeyh Ebu Abdillah bu konuda aşağıda zikredeceğimiz durumlarla karşılaştı. İnşaallah biz bunları anlatacağız.
Bizim şeyhlerimizden birisi bu eyleme destek verenlere karşı çıkmak için dedi ki:
Biz, sünnete bağlı, dinlerinin emirlerini hakkıyle koruyup gözeten, iyi halli ve ilim sahihi imamlar tarafından da bunun uygulandığına (yani namazdan sonra toplu dua yapıldığına) şahit olduk. Onlar bunu imam ve görevli olarak yapmaktadırlar. Hal ve davranışlanyle istisna teşkil edenlerin dışında bunu reddedeni biz görmedik.
(Turtuşi) dedi ki:
Bu itirazcının, insanların bunu devamlı yapıyor olmalarını gerekçe göstermesi bir şey ifade etmez. Çünkü insanların önder kabul ettikleri kişilerin bunu yapmadıkları kesindir. Dedi ki -bid'atler ve sünnete aykırı davranışlar insanlar tarafından yaygın bir şekilde yapıldığında cahiller şöyle demeye başlarlar: Şayet bu bir kötülük olsaydı insanlar yapmazlardı. (Turtûşî) daha sonra İmam Mâlik'in el-Muvatta'daki şu sözünü nakletti: Namaz ezanı kadar insanların üzerinde ittifak ettikleri başka bir şey bilmiyorum. Dedi ki:
Bid'atler çoğaldı diyen tabiiler zamanında durum bu olunca zamanımızda bu işin ne hale geldiğini siz düşünün.
Sonra bu icma şâbit olsa bundan zorunlu olarak bir mahzur ortaya çıkar. Çünkü böyle bir icma, öncekilerin bunu yapmamış olmalarına aykırıdır. O zamanda icmâın icma ile neshi durumu ortaya çıkar ki usûlde böyle bir şey imkansızdır.
Ve yine öncekiler sünnet üzere icma ettikleri için sonrakilerin buna muhalefet etmeleri asla bu sünnetin aleyhine bir delil olamaz. Buna benzer bir mesele Ebu Ali Şâzân'dan,[84] Ebû Abdillah ibn İşhak'a ulaşan bir senetle nakledilen şu olaydır: O dedi ki:
Abdullah ibn el-Hasen -yani Hz. Ali'nin (r.a) torunu ve Hz. Hasanın oğlu-Rabia'nın yanında çok oturdu. Bir gün aralarında müzakere yaptılar. Mecliste bulunan bir adam şöyle dedi:
Bu iş sizin dediğiniz gibi değildir. Abdullah dedi ki:
Ne dersin, câhiller sözlerini geçirecek kadar çok olurlarsa, onlar sünnetin aleyhine delil olurlar mı? Rabia dedi ki:
Ben şehâdet ederim ki bu, peygamberin çocuklarının sözüdür. Rabia böyle dedi. Ancak ben derim ki:
Ne dersin, mukallitler çoğalırlar da kendi reyleri ile bir şeyler uydururlar ve onunla hükmederlerse, hiçbir değerleri olmadığı halde sünnetin aleyhine bir delil olabilirler mi?
(İnsanların namazı müteakip toplu dua etmelerini savunan kişi) daha sonra iddiasını pek çok şeyle desteklemeye çalıştı. Bunlardan birisi de şu sözüdür: Şöyle bir darb-ı mesel vardır: "İnsanlarla birlikte hata et, fakat tek başına isabet etme" yani insanların birlikte oldukları zaman yaptıkları hataları aslında doğrudur. Senin kendi başına bulduğun doğru ise yanlıştır.
Dedi ki: "sen cemaatten ayrılma! Çünkü sürüden ayrılanı kurt kapar."[85] hadisindeki ifadeler de bu anlama işaret eder. Toplu duayı savunan şeyh bu şekilde dua etmeyi terk eden kişiyi —Senin de gördüğün gibi- İcmâya muhalifi olarak değerlendirdi. İnsanlara tâbi olmaya ve "İhtilaf etmeyin ki kalpleriniz de ihtilafa düşmesin." hadisi sebebiyle muhalefeti terke teşvik etti. Bütün bunlar onların sözünü ettikleri icmaa dayanır. Cemaat de, nasıl olursa olsun insan cemaatıdır. Fırkalar hadisinde sözü edilen cemaatın ne anlama geldiği ileride anlatılacaktır. Cemaat, dünyada tek bir kişi de olsa, sünnete tâbi olan topluluktur.
Hanbelilerden birisi dedi ki.
Ortaya atılan bir meseleye ve sırf abartıldığı için veya o konuda ihtilaf olmadığı bahanesiyle onun hakkındaki sahihlik iddiasına değer verme. Bunu söyleyen kimse; değil o konuda herhangi bir ihtilaf olmadığını, onu sahih kabul eden hiç kimseyi de bilecek durumda değildir. O konudaki hüküm, muhalifin değerlendirme yapabileceği ölçüde açık da değildir. -Dedi ki- benzeri meselelerde İmam Ahmed ibn Hanbel dedi ki:
İcmâ iddiasında bulunan kimse yalan söylemiştir. Ancak pek çok konuda böyle iddialar ileri sürülür. İbn Aliyye (der ki:)
Bununla onlar sünnetleri ortadan kaldırmak istiyorlar. Ahmed demek istiyor ki:
Fıkhi bir konuda bid'açilerin ağzıyle konuşan kimselerle sen sünnetlere ve eserlere dayanarak tartıştığın zaman derler ki:
Bu, icmaa aykırıdır. Şu şu hadislere aykırı olan bu görüşü onlar sadece Medine fakihlerinin bazılarından veya -mesela- bazı Kûfeli fakihler den alırlar ve (diğer) âlimlerin görüşleri hakkındaki bilgisizlikleri ve sünnetleri reyle reddetme cesaretleri yüzünden icma iddiasında bulunurlar. Hatta bazıları meclis muhayyerliği ve benzeri hükümler konusundaki sahih hadisleri sıralar. Bunu hiçbir âlim söylememiştir, demekten başka tutunacağı bir şeyi bulamaz. O, Ebû Hanife veya Mâlik'ten başkasını tanımaz. Onlar böyle bir şey söylememişlerdir. Şayet biraz bilgisi olsaydı, sahabe ve tabiinden bu görüşte olan pek çok kişiyi görürdü.
Bütün bunlar bizim neyi anlatmak istediğimizi gayet açık bir şekilde göstermektedir. Hiç kimsenin iyice araştırıp incelemeden bir ilim adamından şer'i bir hükmü nakletmesi uygun değildir. Çünkü yaptığı iş, Allah'ın hükmünü haber vermektir. O halde ihmalkarlık göstermeyiniz. Çünkü en ufak bir dikkatsizlik apaçık yoldan çıkıp kötülüklere dalmaya sebep olur.
(Namazı müteakip toplu duayı savunan kişi) daha sonra da bunu yapanları cehalet ve sapıklıkla itham etmeyi, cumhura muhalefet konusundaki işlenen kötülüklerden birisi olarak gördü. Fakat bir kötülüğün varlığı iddia edilecekse bu iddiayı ancak onun söylediği bu sözlere ve cumhura teslimiyetine muhalefet eden kimse ileri sürebilir. Çünkü sünnete tâbi olunduğu için asla bir kötülük olmaz. Selef hak ile amel etmeyi teşvik etmiş ve hakkın taraftarlarının azlığından dolayı üzüntü duyulmamasım tavsiye etmiştir.
Ve yine arefe günü ikindiden sonra dua etmek için Arafat dışında ve benzeri yerlerde toplananlara da tıpkı Bişr el-Muraysi ve Mâbed el-Cüheni gibi kimselere dediği gibi bid'atçi tabirini kullanıp onları kötüleyen kimsenin bu kötülemesi de doğru bir harekettir. İnsaallah o bu sözüyle "insanlar helak oldu, diyen kimsenin kendisi, onların içinde en çok helak olandır" hadisinin anlamı içine girmez. Çünkü bu hadiste kastedilen mânâ, kişinin insanlara tepeden bakmak ve onları küçük görmek maksadıyle bunu söylemesidir. Ancak insanların durumuna üzüldüğü ve acıdığı için bunu söylerse bunda bir sakınca yoktur. Bazıları dediler ki:
İnsaallah biz bunun da üzerinde duracağımızı umuyoruz. O halde bu hadis, bid'atçileri kötüleyenler için bir delil olarak kullanılamaz.
Ona göre (yani namazdan sonra toplu duayı savunan kişiye göre) bu işi yapanlara karşı çıkmanın sebep olacağı kötülüklerden birisi de, bu muhalefetin içerisine kendini beğenmişlik ve yasaklanmış şöhret duygusu gireceği için karşı çıkanın niyetinin bozulması korkusudur. (Namazdan sonra toplu duayı savunan kişi) sanki şöyle demektedir: İslamın garipliği döneminde şöhret korkusu ve kendini beğenmişlik tehlikesine düşmekten dolayı sünnete bağlanmayı terk et. Bu çok ağır bir sözdür ve benzeri başka bir sözle çatışmaktadır. Bu iddianın benzeri de şu sözdür: Onun, insanlara namazların arkasında devamlı olarak toplu dua yaptırması, içerisinde kendini beğenmişlik ve şöhret duygusunu taşıdığı için niyetinin bozulmasına sebeptir. Bu da Karafı'nin izahıdır ve sünnete tabii olma yolunda kabule daha layık olan bir izahtır. Çünkü onun insanlara toplu dua yaptırmayı terk etmesi beraberinde sünnete bağlılığı getirmiş olacaktır. Halbuki toplu duayı yaptıran kişi sünnete bağlılıktan uzaktır ve birincisinden farklı bir yoldadır, niyetin bozulma ihtimali onda daha kuvvetlidir.
Ona göre toplu duaya karşı çıkmanın sebep olacağı bir diğer kötülük de bunun, duanın yararını kabul etmeyen bid'atçilerin görüşünün savunulduğu zanmna sebep olmasıdır. Bu iddianın durumu da önceki iddianın durumu gibidir. Çünkü o bu sözüyle insanlara diyor ki:
Siz, namazlardan sonra toplu duanın terk edilmesinde Peygamber'e (s.a) tâbi olmayı bir kenara bırakın. Şayet bu konuda Peygamber'e (s.a) tâbi olmayı terk etmezseniz sizin bid'atçi olduğunuz zannedilebilir. Halbuki senin de gördüğün gibi asıl bid'at ona tâbi olmayı terk etmektir.
İbn el-Arabi dedi ki:
Şeyhimiz Ebû Bekir el-Fihri, rükû esnasında ve başını rukûdan kaldırırken ellerini kaldırırdı. Mâlik'in ve Şafii'nin mezhebi de böyle idi ve bunu Şiiler de yaparlardı. İbn el'Arabi dedi ki:
Ebu Bekir el-Fihri bir gün limanda benim ders yaptığım yer olan Ebu'ş-Şuara mahresinde öğlen namazı esnasında yanımda bulundu. Sözü edilen mahresten mescide girdi. Birinci safa kadar ilerledi. Deniz kemerlerinin üzerinde ben onun arkasında oturarak sıcağın şiddetinden rüzgarı teneffüs ediyordum. Deniz komutanı ve reisi Ebû Semne de bir grup askerinin arasında benim bulunduğum safta bulunuyor ve namazı bekliyordu ve limandaki gemileri gözetliyordu. Şeyh el-Fihri rükû da ve rükûdan başını kaldırırken ellerini kaldırınca Ebû Semne ve adamları dediler ki:
Sen şu doğulu adamı görmez misin, bizim mescidimize nasıl girdi? O adamın üzerine gidin, öldürün ve onu denize atın. Sizi de kimse görmesin. (Bunu duyunca neredeyse) kalbim iki göğsümün arasından fırlayıp uçacaktı. Dedim ki:
Subhanallah! Bu adam zamanımızın en büyük fıkıhçısı et.-Turtûşî'dir. Bana dediler ki:
Ellerini niçin kaldırıyor? Dedim ki:
Rasulullah (s.a) de böyle yapardı. Medinelilerin ondan yaptıkları rivayete göre İmam Mâlik'in mezhebi de budur. Ebu Bekir el-Fihri namazını bitirinceye kadar ben onları susturdum ve yatıştırdım. Onunla birlikte mahresten evine kadar gittim. Yüzümün şeklindeki değişikliği görünce durumumu yadırgadı ve bana bunun sebebini sordu. Ben kendisine olanları anlatınca güldü ve dedi ki:
Ben sünneti uygularken nasıl öldürülürüm? Ona dedim ki:
Bu senin başına gelebilir. Topluluğun arasında bunu yaparsan sana karşı çıkarlar. Belki de canına kastederler. Dedi ki:
Sen bu sözü bırak da başka şeye geç."
Bu kıssanın üzerinde iyi düşün. Bunda şifa vardır. Çünkü dünyada sünneti öldürme kötülüğüne denk başka bir kötülük yoktur. Bir bid'atin sünneti öldürmek olduğu ifade edilmiştir. Fakat Turtûşî kendisine yapılmak istenen kötülüğü hiç önemsememiştir. Onun söylediği söz, muhalifin sözünden daha fazla uyulmaya lâyıktır. Çünkü aralarında ilim yönünden çok büyük fark vardır.
Bir de şu durum var. Şayet namazlardan sonra toplu duayı reddedenler hakkında bunu savunan o kişinin söylediği şeylere itibar edilecek olunursa, arife günü Arafat dışındaki yerlerde toplu duayı reddedenlerin hepsi hakkında söylenebilecek benzeri şeylere de itibar etmek gerekecektir. Halbuki onların içinde Hz. Ömer'in mevlâsı Nâfı, Mâlik, Leys, Ata ve seleften daha başkaları davardır. Onlar hakkında söylenebilecek benzeri sözlere itibar edilemeyeceğine göre bizim bu meselemizde de durum böyledir.
Sonra icma iddiasında bulunan o kişi bu istidlalini şu sözlerle bitirdi: Bu asırdaki bütün ülkelerde cami imamları namazların arkasında dua yapılması konusunda görüş birliği içindedirler. Onların bu işin içine girmeleri de âdeta bir nevi icmayı andırıyor.
Eğer bu sözüyle, sünnetlerin yapılışı gibi terk edilmeyen ve sürekli toplu bir şekilde yapılan duayı kastediyorsa -ki bizim üzerinde durduğumuz mesele de budur- bunun hakkında söylenecek şeyler yukarıda söylendi.[86]
Fasıl
Sonra o iddianın sahibi olan kişi, iddiasının doğruluğuna dair bir başka istidlal sekli daha ortaya koydu ki o da şudur: Genel olarak duanın teşviki mevcut olmasına ve bu teşvikle amel edilmesine rağmen, bu şekilde toplu duayı yasaklayıcı herhangi bir şer'i delil gelmemiştir. Selefi sâlihin toplu dua yapmadığı sabit olsa bile, bir şeyin yapılmamış olması o şey hakkında herhangi bir hükmü gerektirmez, ancak terkin cevazını ve özellikle bu konuda herhangi bir güçlüğün bulunmadığını ifade eder, yoksa haramlığını veya mekruhluğunu ifade etmez.
Onun söylediği şeylerin tamamı ilmin kurallarına, özellikle ibadetler konusundaki -ki bizim sorunumuz da odur- ilmi kurallara tamamen aykırıdır. Çünkü Allah'ın yarattıklarından hiç kimse şeriat konusunda kendi kafasından şeriatten delili olmayan hiçbir şeyi uyduramaz. Çünkü böyle bir şey yapmak bid'atin ta kendisidir. Bu da böyledir. Çünkü namazların arkasından sürekli olarak cemaat, için sesli dua yapmanın şeriatte delili yoktur. Şeriatte konulan ölçüye göre, mademki bu ölçünün dışına çıkan kimse müslümanların cemaatinin dışına çıkmış sayılmaktadır, o halde hakkında delil bulunmayan her şey bir bid'attir.
Buna göre, her ne kadar caiz olan iki şeyden birisini ifade etse bile bu söz, sonradan gelen taklitçilere uymanın önceki sâlih kişilere uymaktan daha hayırlı olduğu zannmı vermektedir. Birincisinin doğruluğu kesin, diğeri şüpheli iki şey söz konusu olduğunda şüpheli olana tâbi olup, kesin olanı terk eden kimsenin hâli nice olur?
Sonra bir şeyin yapılmamış olması onun terkinin cevazından başka bir hüküm gerektirmez diye mutlak bir söz söylemesi şeriatın kesin esaslarına da uygun düşmemektedir. Biz deriz ki:
Burada bu meselenin dayandığı bir asıl vardır. Belki Allah Teala, kendiliğinden hakkı gözeten kimseyi bu asıldan yararlandırabilir. O da şudur: Şâriin herhangi bir mesele hakkında sükût etmesi veya herhangi bir şeyden dolayı o hükmü terk etmesi iki şekilde olur.
Birincisi: Hükmü gerektirici veya hükmün belirlenmesini gerektirici bir sebebin bulunmayışından dolayı Şâriin hüküm hakkında sükût etmesi veya onu terk etmesidir. Meselâ Hz. Peygamber'in vefatından sonra meydana gelen birtakım olaylar gibi. Çünkü bunlar (daha önce) mevcut değildiler. Daha sonra ortaya çıktıklarında da onlarla ilgili bir şey söylenmemişti. Bu olaylar bundan sonra ortaya çıktı. O halde müctehit âlimlerin bu olaylar üzerinde düşünüp inceleme yapması ve onları dinin kendileriyle tamam olduğu küllî prensipler ışığında karara bağlaması gerekir. Özellikle manası akılla kavranabilen şeylerden Rasulullah'ın (s.a) sünnetinde yer almayan bütün konularda selef-i salibin, takibettiği yol, bu bölümle ilgilidir. Meselâ sanatkârın (telef ettiği bir şeyi) tazmin etmesi konusu, bir adamın karısına "sen bana haramsın" demesi konusu, dedenin ölenin kardeşiyle birlikte bulunduğunda mirastaki durumu ve mirasta avl meselesi bu kısmın örneklerindendir. Mushaf'ın toplanması ve şer'i hükümlerin tedvini gibi meseleler de bunlardandır. Rasulullah (s.a) zamanında bunlarla ilgili hükümlerin belirlenmesine ihtiyaç duyulmamıştır. Fakat şeriatte bunlara dair hükümlerin çıkartılacağı külli esaslar mevcuttur. Bunlar hakkındaki hükmün sebepleri ortaya çıkmayınca ve Rasulullah'tan (s.a) da bunlarla ilgili bir fetva bulunmayınca bunlara ait özel hükümler de zikredilmemiştir.
Bu kısma giren şeyler şayet âdetler cinsinden ise veya haklarında hüküm verilirken sadece işitmeye/nakile dayalı delillerle yetinilmesi mümkün olmayan yönüyle ibadetler cinsinden ise sebepleri ortaya çıkınca üzerlerinde düşünülmesi ve usulüne uygun bir şekilde karara bağlanması gerekir. İbadetlerin icrasında karşılaşılan dalgınlık ve unutkanlık gibi meseleler bu kısmın örneklerindendir. Bu kısımda herhangi bir problem yoktur. Çünkü şeriatın usûlü hazır önümüzdedir. Bu hükümlerin sebepleri ise vahiy esnasında mevcut değildi. Özel olarak söz konusu meselede şeriatın sükut etmiş olması onun terkini veya başka bir şeyin cevazını gerektirici bir hükmü ifade etmez. Bilakis birtakım yeni meselelerle karsı karşıya kalındığında şeriatın esaslarına müracaat edilir ve o esasların içerisinde o meselenin hükmü aranır, bulunur. Bunu da müetehit olmayanlar değil, ancak fıkıh usulü ilminde tanımı yapılan müttehitler bulabilir.
İkincisi: Vahiy esnasında veya daha sonra o hükmü gerektirici bir sebep mevcut olduğu, ancak emsalleri hakkında var olan genel hükmün üzerine ilave bir emirle sınırlama ve eksiltme yapmadığı halde Şâriin özel bir hüküm hakkında sükût etmesi ve herhangi bir durumu (hükümsüz) bırakmasıdır. Çünkü özel akli bir hükmün meşruluğunu gerektirici bir mana mevcut olup da sonra bu hüküm meşru kılmmamışsa ve hüküm istinbatına da işaret edilmemişse burada sâbit ve mevcut olanın üzerine yapılacak herhangi bir ilavenin bid'at olacağı gayet açıktır.
Mâlik ibn Enes'in Eşheb'ten ve İbn Nâfi'den dinlediği (rivayetlerin) içinde buna dair bir örnek nakledilmiştir ki tam da bizim konumuzla ilgilidir. Mâlik ibn Enes şükür secdelerinin mekruh olduğu ve meşru olmadığı görüşündedir. Sözlerini de bu görüşü üzerine bina etmiştir. ef-Utbiyye'de dedi ki:
İmam Mâlik'e, hoşuna giden bir şeyle karşılaşıp da Allah'a şükür secdesi yapan adamın durumu sorulmuştu. Dedi ki:
Geçmişte kimsenin yapmadığı böyle bir şeyi o da yapamaz. Ona denildi ki:
Rivayete göre Ebû Bekir es-Sıddık Yemame günü Allah'a şükür secdesi yaptı. Sen bunu duydun mu? Dedi ki: Ben böyle bir şey duymadım. Öyle inanıyorum ki bunu söyleyenler Ebu Bekir'e yalan isnat etmişlerdir. Bir kimsenin kendisi bir şey söyleyip de sonra dönüp: Sen benden böyle bir şey duymadın demesi doğru değildir. Allah Teala, Peygamberine de, ondan sonrakilere de fetihler nasib etti. Sen onlardan böyle bir şey yapan hiç kimseyi duydun mu? Çünkü insanların içinde ve onların önünde herhangi bir şey cereyan etmiş olsa buna dair bir şey mutlaka duyulurdu. Senin de bununla amel etmen gerekirdi. Şayet olsaydı anlatılırdı. Çünkü bu, insanların içinde bulundukları bir durumdur. Sen, onlardan hiç kimsenin secde ettiğini duydun mu? Bu, icmadır. Sen bilmediğin bir şeyle karşılaşırsan onu bırak... -Rivayet bu şekilde devam eder ve tamamlanır- Bu rivayet aşağıdaki şekilde kurgulanacak bir soru ve cevabı da ihtiva eder.
Sorunun düzenlenmesi -meselâ- bid'at konusunda şöyle söylenmesidir: Bu öyle bir fiildir ki, Şâri, onun yapılması veya terki konusunda herhangi bir hüküm belirtmemiştir, ona dair özel bir hüküm koymamıştır. Asıl olan şey, onun yapılmasının da terk edilmesinin de caiz olmasıdır. Çünkü bu, caizin manasıdır. Onun genel bir aslı varsa (yani delilin genel anlamı içerisinde onun cevazı da anlaşıhyorşa), yasaklığına veya mekruhluğuna dair bir delil gelmedikçe onun yapılmasının caiz olması daha uygundur. Böyle olunca da burada Şâriin maksadına karşı bir muhalefet de yoktur. Burada böyle bir anlayış tarzına aykırı bir delil de yoktur. Bilakis bizim sözünü ettiğimiz şey, Şâri katında hakknıda herhangi bir şey söylenmemiş şeydir. Şâri katında hakkında sükût edilen şey ne muhalefeti ne de muvafakati gerektirir (yani o şeyin yapılması veya terk edilmesi bir zorunluluk değildir.) Şâri onun yapılmasının veya yapılmamasının dışında herhangi bir maksad belirlememiştir. Hal böyle olunca böyle bir şeyi yapmak şeriate aykırı olmaz. Çünkü şeriatte ona dair bir yasak sabit olmamıştır.
Buna verilecek cevap da şöyle düzenlenir: Mâlik'in söylediği şeyin anlamı bunun cevabıdır. Yani burada bir şeyin yapılması veya yapılmamasına dair herhangi bir hükmün belirtilmemiş olması, bu hükmü belirtmeyenlerin hepsinin mevcut olana herhangi bir ilave yapılmamasında icma ettikleri anlamını gerekli kılar. Çünkü şayet bu, yapılması şer'an uygun olan veya izin verilen bir şey olsaydı onu yaparlardı. Onlar, yani sahabîler onu anlamaya ve herkesten önce onu yapmaya daha lâyık kişilerdir. Meseleye maslahat açısından baktığımızda bu olaylarda bir maslahat ya vardır veya yoktur.
İkincisini söyleyen kimse yoktur. Şayet bir maslahat varsa bu maslahat, ya teklif zamanındaki mevcut maslahatı pekiştirici bir maslahattır veya değildir. Bid'atin teklifin yükünü artırıcı özelliği varken teklif zamanındaki maslahatı pekiştirici bir maslahata sahip olması mümkün değildir. Hatta sonraki nesillerin gayretlerinin azlığı ve tembellikleri bilindiği için onların yükümlülüklerinin azaltılması ve hafifletilmesi maslahata daha uygundur. Çünkü yükümlülüğün ağırlaştırılması Hz. Peygamberin (s.a) "hoşgörülü bir tevhid anlayışı ile gönderilişine" ve ümmetten güçlüğü kaldırmış olmasına aykırıdır. Bu, ibadetlerle ilgili yükümlülüklerde söz konusudur. Çünkü âdetler -ileride de anlatılacağı gibi- başka şeydir. Geriye şu anda görülen maslahatın teşri esnasındaki maslahatla aynı seviyede veya ondan daha zayıf olma durumu kalır ki o zaman da bu olaylar sonradan çıkarılan şeyler birer lüzumsuzluk/abesle iştigal veya Şâriin eksikliğini tamamlama (küstahlığın) dan öteye gitmez. Çünkü teşri esnasında mevcut olan bu maslahat bu ilaveler olmaksızın öncekiler için gerçekleşebiliyorsa pekiştirici maslahat arayışı ve iddiası abesle iştigalden ibarettir. Çünkü öncekiler için hâsıl olan maslahatın sonrakiler için hasıl olmaması mümkün değildir. O halde bu ilave, öncekilerin yararlanamadıkları bir şeyden sonrakilerin yararlanmak iddiasıyle Şâri'den sonra yaptıkları bir tesridir. O zaman da bu ilave yapılmaksızın dinin tamam olmayacağı anlamı çıkar ki Allah Teala böyle bir anlayıştan bizleri korusun.
Genel deliller bir fiilin yapılabileceğine cevaz vermesine, yapılabilme imkan ve şartları mevcut olmasına rağmen ilk Müslümanların herhangi bir gerekçe ortaya koymaksızın onu terk etmiş olmaları bu fiilin yapılmaması gerektiğinin delilidir ve onların sözkonusu fiili terk etmede icma ettiklerini gösterir. Bunun bizim üzerinde durduğumuz konuda da geçerli bir ölçü olduğu gayet açıktır.
İbn Rüşd Mes'eletü'l-Utbiyye şerhinde dedi ki:
Bunun anlamı şudur: Dinde şükür secdesi ne farz, ne de nafile olarak meşru olan şeylerden değildir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) böyle bir şeyi emretmemiştir ve yapmamıştır. Müslümanlar da bu fiilin işlenmesini tercih etmede icma etmemişlerdir. Şer'î hükümler ancak bu şeylerden birisiyle sabit olur. (İbn Rüşd) dedi ki:
O, bunun Rasulullah (s.a) ve ondan sonra gelenler tarafından yapılmadığına, şayet onlar tarafından yapılmış olsaydı sahih bir yolla bize kadar nakledilirdi diyerek delil getirmiştir. Çünkü din, kendisinin tebliğ edilmesini emretmişken, şer'î hükümlerin naklini terk etmeyi gerektirecek sebeplerin yeterli miktarda bir arada bulunması mümkün değildir. Dedi ki:
Bu, dinin temel asıllarından birisidir."Göğün/yağmurun suladığında,pınarların ve nehirlerin suladığında onda bir, emeğin suladığında ise yirmide bir zekât vardır" hadisinin genel anlamı sebebiyle onlara da zekat gerekirken sebzelerden ve baklagillerden zekatın düşürülmesi de bu asla/delile dayanır. Çünkü biz, Hz. Peygamber'in (s.a) bunlardan zekat aldığının nakledilmemiş olmasından, bunlardan zekat alınmamasının yerleşik bir sünnet olduğu anlamını çıkardık. Aynı şekilde Hz. Peygamberden (s.a) şükür secdesi yaptığına dair bir rivayetin nakledilmemiş olması da şükür secdesi yapmamanın yürürlükteki sünnet olduğu anlamına gelir. İbn Rüşd daha sonra İmam Şafii'nin bu konudaki farklı görüşünü ve onunla ilgili sözlerini anlattı. Bu meselenin burada anlatılmasındaki gaye İmam Mâlik'in bunun bid'at olduğu yönünde yapmış olduğu yorumdur. Yoksa mutlak manada bid'at olduğu yönünde bir yorum yapmamıştır.
Bazıları hülle nikâhının haram kılınması ve çirkin bir bid'at olarak kabul edilmesinde de aynı yolu izlediler. Çünkü eşlerin ilk defa evleniyorlarmış gibi birbirlerine dönebilmeleri için hülle nikahına cevaz vermek suretiyle onlara izin vermeyi ve (ebedi ayrılık hükmünü) hafifletmeyi gerektiren mana ve düşünce Rasulullah'ın zamanında da mevcuttu. Rufâa'nın karısı (kendisini boşayan) kocasına geri dönmeye çok istekli olduğu halde hülle yapması meşru kabul edilmediğine göre bu, böyle bir nikâhın onun için de, başkaları için de meşru olmadığının delilidir. Bu da sahih bir asıldır/delildir. Bu aslı dikkate aldığımızda, üzerinde durduğumuz konuyu da onunla açıklığa kavuşturmamız mümkündür. Çünkü kalabalık cemaatlerin olduğu mescitlerde namazların peşinde cemaate toplu ve sesli dua yapmayı iltizam etmek/âdet haline getirmek meşru ve caiz olsaydı bunu herkesten önce Rasulullah (s.a) yapardı.
Bu gerçeği kabul etmeyen kimse toplu duanın meşruluğunu birtakım illetler ve gerekçelerle izah etmeye çalışır ve bu iddiasını ona muhalif bir şeyin (delilin) gelmediği ve hakkında sükut edilen her şeyde aslın caiz olduğu varsayımına dayandırır.
Aslın caiz olmasına gelince bu imkansızdır. Çünkü bir grup âlime göre herhangi bir şeyin kendisiyle ilgili şer'î hükmün mevcudiyetinden önceki durumu mübahlık değil, yasaklık durumudur. O halde onun dediğine delil bunun neresindedir? Onun dediğini kabul etsek bunu kayıtsız şartsız olarak mı kabul edeceğiz, yoksa şartlı mı kabul edeceğiz? Âdetlerde onun söylediği kabul edilebilir. Üzerinde durduğumuz konunun âdet, cinsinden bir şey olduğunu kabul etmemiz mümkün değildir. Bilakis o ibâdetler kısmına girer. İçerisinde ibadet unsuru bulunan bir şey hakkında: "Bunu yapmak yasak mıdır, yoksa mubah mıdır? Bu konuda iki farklı görüş vardır" demek caiz değildir. Aksine bunun yasak oluşuna dair ilave bir emir de vardır. Çünkü ibadetler ancak Şâri, yanı Allah Teala tarafından konulurlar. Mesela (beş vakit) namazın altıncısı hakkında bunu kılmak da mubahtır denilemez. Mükellefin -bu iki farklı görüşe göre- Allah'a ibadet maksadıyle bir şeye yasak koyması da, mubahtır demesi de mümkündür. Çünkü bu kesinlikle bâtıldır. Aslında her bid'atçi Şâri’in bir hatasını/eksiğini telâfi etmek istemektedir. Bunun âdet cinsinden veya manası akılla kavranabilen şeyler cinsinden olduğu kabul edilmiş olsa bile onunla amel etmek yine de doğru değildir. Çünkü Hz. Peygamberin (s.a) bütün ömrü boyunca böyle bir ameli terk etmiş olması ve selefi sâlihin de kendi zamanları süresince onu terk etmeleri o amelin terki konusunda bir nas olduğu yukarıda geçmişti. Çünkü icmâ ile amel etmek de nas ile amel etmek gibidir. Nitekim İmam Mâlik de konuşmasında buna işaret etmiştir.
Namazların arkasından cemaate sesli bir şekilde toplu dua yapmanın meşruluğuna dair getirdiği izahların hiçbirisi geçerli değildir. Buna karşı çıkan kimse de bunun meşru olmadığım şu yönlerden izah etmektedir:
Birincisi: Bu şekilde dua etmek, dua konusunda yeni bir hüküm koyma niyetini ve namazların peşinden bunu yapmanın talep edildiğini ortaya koymak içindir. Onun söylediği şey, devamlılığı ve cemaatlerle mescitler içinde açıkça yapılması sebebiyle sünnet olmasını gerektirir. Halbuki onun bir sünnet olmadığında biz de o da ittifak halindeyiz. O halde iş, bu sebeple bir hüküm koyma şekline dönüşmüş olur.
Ve bir de şu var: Hz. Peygamber (s.a) zamanında teşriin (hüküm koymanın) açıktan yapılması daha evla idi. Üzerinde konuşulan bu dua şekli hakkındaki teşriin de açıktan yapılması daha evla idi. Hükmü gerektirici mana mevcut olduğu halde Rasulullah'ın bunu yapmamış olması, böyle bir dua şeklinin terk edilmesinin gerekliliğine delâlet eder. Rasulullah'ın (s.a) zamanından sonra da böyle bir dua şeklinin konulabilmesi imkansızdır. Ancak bunun terk edilmesinin gerekliliği ortaya konulabilir.
İkincisi: İmam, onların bir araya gelmesiyle dua daha kolay kabul edilsin diye onları toplu dua üzerinde birleştirir. Bu illet/gerekçe Rasulullah (s.a) zamanında da mevcut idi. Çünkü duası ondan daha çabuk kabul edilen başka bir kimse yoktu. Şüphesiz o, başkalarından farklı olarak duası kabul edilen bir kişi idi. Onun Allah katındaki kıymetinin büyüklüğü sebebiyle hiç kimse onun derecesine ulaşamazdı. O halde onların gece gündüz beş defa kendileri için yaptıkları duanın bereketini artırmaya en lâyık kişi Hz. Peygamber'di ve yine onun zamanından sonra yapılacak hiçbir toplu dua, içinde Peygamber Efendimizin (s.a) ve ashabının bulunduğu topluluğun duasından daha bereketli olamaz. Bu övgüye en layık olan kişiler onlardır.
Üçüncüsü: Maksat cemaate nasıl dua edeceğini öğretmektir; Cemaat yapacağı duayı imamdan öğrensin de aklen ve şer'an caiz olmayan şeylerle dua etmesin, denilecek olursa bu izahı kabul etmek de mümkün değildir. Çünkü ilk öğretici/muallim Hz. Peygamber (s.a) idi. Biz duaların lafızlarını da manalarını da ondan öğrendik. Arapların içinde öyle kimseler vardır ki Rububiyetin ne manaya geldiğini bile bilmiyorlardı. Mesela onlardan birisi şöyle diyordu.
"Ey kulların Rabbi! Ne bizde hayır var, ne de sende! Babasız kalasıca, üzerimize yağmur indirsene!" Bir diğeri şöyle diyordu:
"Benim bildiğim kişi sen isen de hiç önemli değil. Benden sonra da seni bir şey değiştirecek değil." Bir başkası da şöyle diyordu'-
"Ey benim evlatlarım, keşke ben sizi sevmemiş olsaydım. Benim tutulduğum gibi Tanrı da size tutuldu."
Bu sözlerin sahipleri eğitilmeye çok muhtaç kişilerdir. Onlar câhiliye dönemine en yakın bir dönemde yaşamışlardı ve putlara karşı takındıkları tavrı Rab Teala'ya karşı da takınıyorlar ve O'nu yüceliğine lâyık bir şekilde tenzih etmiyorlardı. Hal böyleyken bile Rasulullah (s.a) kendisiyle birlikte namaz kıldıklarında dua etmeyi öğrensinler veya öğrenmelerine yardımcı olsun diye namazların arkasından sürekli toplu dua etmeyi onlara meşru kırmamıştı. Bilakis böyle şeyleri onlara ilim meclislerinde öğretmişti. Uygun gördüğü zaman namazın arkasından kendisi için dua ederdi. O zaman da cemaati işin içine katmazdı. Ve onları dikkate almazdı. Halbuki o buna, yani cemaati gözetmeye en lâyık olan kişi idi.
Dördüncüsü: Toplu duada iyilik ve takva üzere yardımlaşmak vardır. Bu da emredilen bir şeydir. Böyle bir şey zayıf bir ihtimaldir. Çünkü "İyilik ve takvada birbirinizle yardımlaşın" âyetinin muhatabı olan Hz. Peygamber bu emrin gereğini yerine getirmiştir. Namazın arkasından hazır bulunanlara sesli bir şekilde toplu dua yaptırmak iyilik ve takva olsaydı herkesten önce bunu Hz. Peygamber (s.a) yapardı. Fakat böyle bir şeyi asla yapmamıştır. Bid'at olarak ortaya çıkıncaya kadar da ondan sonra kimse tarafından yapılmamıştır. Bu da toplu duanın iyilik ve takvada yardımlaşma olmadığının delilidir.
Beşincisi: İnsanların geneli Arap lisanını bilmezler. Bu sebeple bazan yanlış telaffuzda bulunabilirler. Yanlış telaffuz da duanın kabul edilmemesinin sebebi olur. Bu konuda el-Esmeî'den fıkıhla değil şiirle ilgili bir hikaye nakledilmiştir. İnsanlar daha çok ciddi meseleler için değil, oyun ve eğlence için bir araya gelirler. Âlimlerden birisi duada ihlaslı olmayı, doğruluğu, Allah'a yönelişi ve ısrarla istemeyi şart koştuğu halde telaffuz hatası yapmamayı şart koşmamıştır. Arapçayı öğrenmek, duada lâfızları düzgün okumak içindir. Şayet o kişi imam ise, insanın dini konularda muhtaç olduğu diğer şeyler gibi onu da en iyi o bilir. Dua müstehapsa kıraat vaciptir. Namaz konusundaki fıkhi hükümler de böyledir. Namazı müteakip yapılacak duayı öğretmek matlup olan bir şey ise, namazla ilgili fıkhi hükümleri öğretmek çok daha önemlidir. O halde bir imamın namazların arkasından bunları cemaate öğretmeyi kendisine vazife edinmesi gerekir.
İnsanların yanlışlarının düzeltilmesinin gerekliliği yaygın hurafelerin düzeltilmesinde de savunulursa, işte bu kabul ve anlayış meseleyi kökünden çözecektir. Çünkü böyle bir davranışta var olduğu söylenen faydaların tamamı sebebiyle selefi sâlih onun faziletine sahip olmaya daha layıktır. Bundan dolayıdır ki İmam Mâlik onlar hakkında şöyle demiştir:
Sen bugünkü insanları hayra/iyiliğe karşı geçmiştekilerden daha mı istekli görüyorsun? Bu da zikredilen esasa işaret etmektedir ki bu da bir şeyi ihdas etmeyi gerekli kılan manadır. Yani böyle bir şeyi ihdas etmekte bir hayır/yarar olsaydı bunu en iyi şekilde selefi salih yapardı. Halbuki onlar bunu yapmamışlardır. Bu da bunun yapılmayacağına delâlet eder.
Duânın âdabı konusunda zikredilen şeylere gelince bunların hiçbirisi sadece namazın sonunda yapılacak dualar için söylenmiş şeylerden değildir. Çünkü Rasulullah (s.a) bunları yeterince ve genel bir çerçevede öğretmiştir. Namazın arkasından nasıl dua edileceğine/onun keyfiyetine dair ayrı bir şey öğretmemiştir. Onları bu konuda bilgisiz de bırakmamıştır. Tâ ki namaz sonunda nasıl dua edeceklerini kendisinden öğrensinler veya onun duasıyle birlikte ayrı bir bilgilendirilmeye ihtayaç duymasınlar. Yine de duada hazır bulunanların bu konuda imamdan öğrenebilecekleri fazla bir şey yoktur. Olsa bile bu, imama uzak olanlar için değil, yakın olanlar için mümkündür.[87]
Fasıl
Batıl Kıyaslara Verilen Cevaplar
Görüşüne destek arayan kişi daha sonra kıyas ile delil getirme yoluna başvurmuş ve şöyle demiştir:
Selefin böyle bir şey yapmadığı doğru olsa bile, yine selef, kendisinden öncekilerin yapmadığı hayırlı bazı şeyleri yapmıştır. Sonra şöyle dedi: Ömer ibn Abdilaziz dedi ki:
"İşledikleri yeni suçların durumuna göre insanlar için yeni yeni hükümler ortaya çıkar." Aynı şekilde yine onların ortaya koydukları tembelliğin durumuna göre de onları hayra teşvik edici yeni metotlar geliştirilir.
Usûle göre böyle bir istidlal geçerli değildir:
Birincisi, bu istidlal nassa aykırıdır. Buradaki nas, İmam Mâlik'in Mes'eletü'l-Utbiyye'de[88] işaret ettiği şeydir. Bu nassin karşısında kıyas fâsid/geçersiz olur.
İkincisi, bu, henüz kabul edilir/sahih bir yolla sabit olmayan bir nassın üzerine yapılmış bir kıyastır. Böyle bir kıyas yapılamaz.
Üçüncüsü; Ömer ibn Abdilaziz'in sözü ictihadi bir ferdir, yanılması da, isabet etmesi de mümkün olan müctehid bir kişi tarafından söylenmiştir. Asl'ın hakikati ise Peygamber'den (s.a) ve icma ehlinden kaynaklanıyor olmasıdır. Bu söz, bunlardan herhangi birinden kaynaklanmamaktadır.
Dördüncüsü bu, aralarında müşterek bir anlam ve yön bulunmayan şeylerin birbiriyle kıyasıdır. İnşaallah böyle bir kıyasın ne anlama geldiği ileride mesâilin mürsele ile bid'atler arasındaki fark anlatılırken söylenecektir.
Onun "Selef kendisinden öncekilerin yapmadığı bazı şeyleri yapmıştır" sözüne gelince, selefi böyle bir ithamın muhatabı olmaktan tenzih ederiz.
Onun "hayırlı şeyler" sözüne gelince, selefin yaptığı işler hayırlıdır. Onun makisi (kıyas konusu olan) fer'î delilinin hayır olması ise sadece bir iddiadan ibarettir. Çünkü bir şeyin hayır veya şer olması ancak şeriatle sabit olur. Veya bu şekilde dua yapmanın şer'an hayırlı olduğu da şer'î delille sabit olur.[89]
Ömer İbn Abdilaziz'in Sözünün Açıklaması
Onun, Ömer ibn Abdilaziz'in söylediği "İnsanlar için yeni hükümler ortaya çıkar" sözünün üzerine yaptığı kıyasa gelince bu kıyasın geçersizliği yukarıda açıklanmıştı. Fakat burada bir başka durum daha vardır, o da, Ömer ibn Abdilazizin sözüne kıyas ederek yeni ibadetler icat etmenin caiz olduğunun açıkça ifade edilmiş olmasıdır. Basit manada Ömer ibn Abdilaziz'in sözünün üzerine yapılacak bir kıyasın kabul edilmesinden sonra da, sanatkârın telef ettiği şeyi tazmin etmesi, mücerret iddiaların değil yeminlerin değerlendirilmesinde zan ile hareket edilmesi konularında olduğu gibi sabit, olan hükmün illetinde de bir farklılığın olduğu görülmektedir. O diyor ki:
Güvenilirlikleri, dindarlıkları ve faziletleri sebebiyle önceki nesillere yönelik bazı hükümler vardı. Bunların zıddı ortaya çıkınca illet değişir ve hükümlerin değişmesi de gerekli hale gelir. Bunlar ehl-i bâtılı bâtıllarından caydıracak hükümlerdir. Bu mananın etkisi açıktır ve (hükmün değişmesi için de) uygundur. Halbuki bizim üzerinde durduğumuz konu böyle değil, bunun tam zıddıdır. Görmüyor musun insanların değil nafilelere, farzlara karşı bile -ki bunlar daha azdır ve kolaydır- bir isteksizlikleri ve tembellikleri ortaya çıkınca bir de onlara ilave yükler yükleyip bunları da yapmaya teşvik edildikleri zaman durum nice olur,
Şüphesiz böyle bir durumda vazifeler çoğalır ve neticede birincisinden daha büyük bir tembelliğe sebep olur ve tamamen terke yol açar. Şayet bid'atçide veya ona uyanlarda bid'at işlerken bir yorgunluk ve tembellik meydana gelirse aynı durumun ondan daha evla ve önemli olan şeylerde (mesela farzlarda) da ortaya çıkması kaçınılmazdır.[90]
Şabanın Onbeşinci Gecesini İhya Bid'atini Çıkarmanın Sonucu, "Bir Sünnetin Ölümü Ve Bir Bid'atin Dirilmesi" Demektir
Biz diyoruz ki, bu uydurulmuş namazı kılmak için Şaban'ın 15. gecesini uykusuz geçiren kimse sabaha ancak uyuklayarak girer veya büsbütün tembelleşerek sabah namazını terk eder. Diğer bid'atlerin durumu da böyledir. Bu ilaveler ondan daha evla ve önemli olan şeylerin iptali veya terki sonucunu doğurur. Yukarıda da geçmişti; hiç bir bid'at yoktur ki ondan daha hayırlı bir sünneti öldürmemiş olsun.[91]
"Kolaylaştırma Kuralı"
Bir de şu var: Bu kıyas Şer'i bir esasa da aykırıdır. O da şudur: Hz. Peygamber (s.a) kolaylaştırmayı, yumuşaklığı ve katı olmamayı tavsiye etmiştir.[92] Göreve ilave yapmak meşru değildir. Bu gayet açıktır. Sünnetlerin yerine sürekli bunları yapmak şüphesiz bir zorlamadır. Onun söylediğini kabul etmiş olsak, halkın içinden çıkacak bütün bid'atçiler bid'at uydurmak için bununla bir yol bulacaklar ve nasıl olursa olsun uydurdukları Bid'atin doğruluğunu ispat etmek için bu sözü bir delil olarak kullanacaklar. Bu da bid'atçinin uzak hedefidir,[93]
Namazdan Sonraki Dua Konusunda Tartışılan Nokta
Namazdan sonra toplu duayı savunan kişi daha sonra namazdan sonra yapılacak duanın cevazına dair genel deliller getirdi ve bu konuda İmam Mâlik'ten ve diğerlerinden çeşitli sözler nakletti. Halbuki tartışılan nokta bu değildir, (yani namazdan sonra dua yapmanın caiz olup olmadığı tartışılmamaktadır.) Üstelik bu delillerin söz konusu duanın topluca ve açıktan yapılması keyfiyetini de kapsadığım iddia etmiş, arkasından da şöyle demiştir: Hadisler, rivayetler, insanların uygulamaları ve âlimlerin sözleri açıkça bu manayı ifade etmektedirler. -Dedi ki- malumdur ki Hz, Peygamber (s.a) namazlarda imamdı ve bu duaları sadece kendisi için yapmıyordu. Çünkü O'nun sünnetinde şöyle bir ifade geçmektedir:
"Bir kimsenin onların izni olmadan bir topluluğa imam olması caiz değildir. Onları da katmaksızın duayı sadece kendisi için yapmasın. Kim böyle yaparsa o topluluğa ihanet etmiş olur."[94] Ey akıl sahipleri! Düşünün ki Hz. Peygamberdin namazların arkasından (söylediği) işitilen dualarının çoğunluğu sadece kendisi için yaptığı dualardır. Bu zat ise şöyle söylüyor: Hz. Peygamber (s.a) cemaati de içine katmaksızın sadece kendisi için dua etmezdi. Bu bir çelişkidir.
Hz. Allah'tan başarı isteriz.
İnsanlar hadisi "İmamın namaz içerisinde secdelerde ve başka yerlerde (meselâ rükuda) yaptığı dualara" hamletmişlerdir. Yoksa bu tevili yapanın hamlettiği gibi değil.
İmam Mâlik'e göre bu hadis ile amel etmek sahih olmayınca o, imamın kendisine uyanlar için dua etmeyip sırf, kendisi için dua etmesini caiz görmüştür. O bu görüşünü "Nevadır" isimli kitabında zikretmiştir.
Alimlerin ve selefin geçen sözleri Mâlik'in karşısına bir çelişki olarak çıkınca o, onların sözlerini birbirine karıştırarak yorumlamaya yönelmiştir. Böylece Mâlik düşünmeden söylenmiş bir sözün içine düşmüştür. Öylesine ki mesele apaçık olduğu için söyledikleri çelişki ve savunmadan kurtulmamıştır. Onun (bu konudaki) naklettiği hadisleri tevilindeki durumu da aynıdır. Fakat uzun olacağı için tamamını burada söylemeyi terk ettim. Ancak onu buranın dışında (başka bir yerde) zikrettim. Bundan dolayı Allah'a hamd olsun.[95]
Fasıl
Bir İşin Sünnet mi Bid'at mi Olduğunda Şüphe Edilmesi
Durumu şüpheli olan her işi, durumu açıklığa kavuşmadığı için izafi (göreceli) bid'at gurubuna sokmak mümkündür. O şey bid'at ise yapılması yasak olacak, bid'at değil ise yapılacaktır. Böyle bir işi şer'î hükümleri göz önünde bulundurarak dikkate alırsak, onun harama düşmekten sakındırmak için terk etmeye teşvik edilmiş bir şey olduğunu görürüz. Buradaki haram, bid'at olan bir şey yapmaktır.
Söz konusu olan iş şüpheli olduğuna göre, bu işi yapan kimsenin kesin olarak sünnet olan bir şey yapmış olması düşünülemeyeceği gibi, kesinlikle bid'at yapmış olması da söz konusu değildir. Netice itibariyle bu kimse meseledeki tereddüt cihetiyle gerçekte bid'at islemiş değildir. Ama tam olarak bid'at işlemenin dışında kaldığı da söylenemez.
Bunun açıklaması şöyledir: (Haramlığı veya helâlliği) şüpheli olan konulardaki yasak, şüphe edilen şeydeki sakıncalı (men edilmiş) şeyin içine düşmekten korumak içindir. Dinî kurallara uyularak kesilmiş et ile ölmüş hayvanın eti birbirine karışmış olsa, bu etin hiçbirinden yenmemesini öngörürüz. Bir insan böyle bir eti yemiş olsa, bize göre o kimsenin, şüpheden dolayı ölü hayvan eti yemiş olması mümkündür.
Şu halde gerçekte, en şiddetli şekliyle yasak, ölü hayvan etini yememeyi gerektirdiği gibi, şüphe halinde en hafif şekliyle yine ölü etinin yenmesinin yasak olmasını gerektirir.
Bir kimsenin süt kızı ile (kendisine) yabancı olan bir kız (hangisinin süt kız olduğu bilinmeyecek şekilde) birbirine karışmış olsa, bu durumda da hüküm aynıdır. Gerçekte kişinin süt kızı ile evlenmesi yasak olduğu gibi şüpheli durumda da süt kız ihtimali dikkate alınarak şüphelenilen kız ile evlenmek yasaktır.
Diğer şüpheli meselelerde de durum aynıdır. Şüpheli şeyleri yapma konusundaki yasak, şüpheli şeydeki men edilmiş olma hususiyetine yöneliktir. Bu itibarla bir iş, sünnet olmakla bid'at olmak arasında gidip geliyorsa, şüpheden dolayı bu iş yasaklanınca sonuç itibariyle bid'attan dolayı yasaklanmış demektir.
Bid'at konusunda yasaklanmış bir şeyi (şüpheli bir şeyi)[96] yapmaya yönelen kimse bu cihetle yasaklanmış bir şey yapmış olur. Daha önce geçtiği üzere[97] izafi bid'at, iki vech (gerçek ile şüpheli olma ciheti) arasında olan meydir. Bunun içindir ki bu kısım izafî bid'at kabilindendir. Bu tür bid'atin misalleri vardır. Şöyledir:
1- Bir işin meşru olup ibadet olarak yapılması veya meşru olmayıp yapılmaması hakkındaki deliller müctehide göre çelişkili ise, müctehid delillerin arasını bulmak veya delillerden birini nesh yahut tercih etmek suretiyle net bir sonuca ulaşamamış ise usul ilmine (metodolojiye) göre bu durumda tavakkuf etmesi (bir hüküm vermemesi) farz olur. Şayet müctehid, delili tercih etmeyi gerektiren bir etken olmaksızın (ibadet konusu şeyi) meşru olduğu yönünde değerlendirirse, kesinlikle müteşabih ile amel etmiş olur. Çünkü meşru olmadığı hakkındaki delilin sahih olması mümkündür. Bu itibarla doğru olan, baştan hüküm vermeyip tavakkuf etmektir. Müctehid hakkında böyle davranması farzdır.
2- Belirli meselede mukallide göre kaviller çelişkili olursa; bazı âlimler o meseleyi işlemenin bid'at olduğunu, bazıları ise bid'at olmadığını söylemişlerdir, Mukallid için (o konuda söz söyleyen) âlimler arasında hangisinin en tercih edileni olduğu ortaya çıkmamıştır. Mukallidin yapacağı, tavakkuf edip iki durum hakkında sorma (ya devam etme) sidir. Tâ ki en iyi tercih edilen ortaya çıksın. O zaman tercih edilene uyar, diğerini bırakır. Şayet tercih etmeyi gerektiren bir etken olmaksızın bu iki kavilden birine uyarsa, tercihsiz iki delilden biri ile amel eden müctedihin hükmünde olur. Bu iki örneğin manası aynıdır.
3- Sahih rivayetlerle sabit olmuştur ki sahâbe Hz. Peygamber'e ait eşyalarla teberrük eder (onları mübarek sayarak onlarla bereketlenir) lerdi. Buhârî'de Ebu Cuhayfe (r.a.) dan[98] şu rivayet yer almaktadır:
"Öğle vakti Hz. Peygamber bizim yanımıza geldi. Kendisine abdest (alması için) su getirildi. Hz.Peygamber abdest aldı. İnsanlar Rasulullahın abdest suyundan artan kısmı alıp onu üstlerine (başlarına) sürüyorlardı."[99]
Misver (r.a.) den[100] Hudeybiye anlaşması hadisinde şu rivayeti görmekteyiz:
"Hz. Peygamber'in (ağzından veya boğazından) çıkan şey mutlaka sahabeden birinin eline düşer o da (Hz. Peygamber'den bir parça olan) o nesneyi bedenine ve yüzüne sürerdi."[101] Başka hadisçiler Hz. Peygamber'in saçı ve giysisi ve başka şeyleri ile teberrük edildiğine dair pek çok rivayetlerde bulunmuşlardır. Hatta Hz. Peygamber (s.a.v.) sahabeden birinin saçına mübarek elinin parmakları ile dokunmuştu. O sahabi, ölünceye kadar Rasulullahın dokunduğu saçı tıraş etmemişti.
Sahabeden bazısı bu hususta daha da ileri gitmiş, Hz. Peygamber kan aldırdığı zaman onun kanını içmişti. Bu kabil şeyler çoktur. Bu tür şeylere bakarak, dış görüşüne göre şöyle denilebilir: Peygamber (s.a.v.)'e tabi oluşu ve velayeti (velî olduğu) sabit olan kimseler hakkında benzeri şeyler meşrudur. Abdest suyunun artığı ile, teberrük edilir. Ağzından çıkan (tükrük ve benzeri) şey ile ovalama yapılır. Böyle bir kimsenin eşyalarından şifa ümit edilir. Asıl tâbi olunan Hz. Peygamber'den olduğu gibi ona uyan kimselerden de ümid edilir.[102]
Hz. Peygambere Mahsus Olan Şeyler Ümmetin Bireyleri İçin Söz Konusu Değildir
Şu kadar ki, bu meselede ifadesi kesin, fakat nereye indirgeneceği problem olan bir ana kural ile çelişkiye düşüyoruz. Şöyle ki: Hz. Peygamber'in vefatından sonra sahabeden hiç birinden, kendisinden sonra gelenler için böyle bir uygulama meydana gelmemiştir.
Çünkü Allah Rasûlü, ümmet içerisinde Ebu Bekir (r.a.) den daha faziletli birisini bırakmamıştı. O, Peygamberin halifesi idi. (Peygambere yapıldığı gibi) Ebu Bekir (r.a.)'e teberrük kabilinden hiçbir şey yapılmamıştır. Fazilet bakımından onları takip eden Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve diğer ashab da böyledir. Bunlardan hiçbirisinden sahih ve meşhur bir yol ile Hz, Peygamber'de olduğu gibi artıkları ve eşyaları ile bir kimsenin teberrük ettiği sabit olmamıştır. Aksine onların sözlerine, yaptıklarına ve peygambere tâbi olmakta izledikleri yola uymakla yetinmişlerdir. Demek oluyor ki bu tür şeyleri yapmamak onların meydana getirdiği bir icma' (görüş birliği) dir.
Sahabenin (Peygamber'de olduğu gibi kendileri ile ilgili eşya ve artıkla teberrük edilmesini) terk edişlerinin sebebine bakalım. Bunun iki ihtimali vardır:
Birinci İhtimal: Onlar teberrük edilme meselesinin Hz. Peygambere mahsus olduğuna inanmışlardır. Bu tür şeyler peygamberlik mertebesinde olabilir. Çünkü aranan hayır ve bereketin Hz. Peygamber'de var olduğu kesindir. Zira Rasûlullahın tamamı; içi dışı nurdur. Onda her kim nur ararsa hangi cihetle isterse nur'u bulur. Ümmetinden olan diğer insanlar -her ne kadar peygambere uyup onun yolundan gitmekle onlarda da nur hasıl olur ise de- peygamber gibi değildir. Hiç bir kimse, hiçbir suretle Peygamber'in derecesine ulaşıp onun mertebesine varamaz. Ulaşmak şöyle dursun onun mertebesine yaklaşamaz. Demek oluyor ki bu çeşit (artıkları ve eşyaları ile teberrük etme şeklindeki) uygulamalar ona mahsustur. Nitekim dört kadından fazlası ile evlenmek ve kendisini peygambere hibe eden kadının nikahının[103] Rasulullaha helal olması, eşleri hakkında adaletli davranmanın vacip olmaması[104] Hz. Peygambere mahsus şeylerdir.
Bu ölçüleri dikkate alınca Hz. Peygamber'den sonra başkaları hakkında eşyaları ve artığı ile teberrük etme konusunda Peygambere benzeterek teberrük etmek sahih değildir. Eğer teberrük konusunda peygambere uyarak yaptım demek söz konusu olursa bu bid’attır. Nitekim dört hanımdan fazlası ile evlenmek hususunda peygambere uyuyorum diyerek bunu yapmak da bid'attır.
İkinci İhtimal: Sahabe, teberrük meselesinin peygambere mahsus olduğuna inanmamıştır. Fakat, onlar (kendilerinden sonra) uyulacak bir yol haline getirilir korkusundan buna açılacak yolu kapamak maksadı ile teberrükü terk etmişlerdir. Nitekim daha önce buna değinilmişti.
Sahabenin böyle davranmasının şöyle bir sebebi de olabilir: Avam, yani halk bu teberrük meselesinde bir sınırda durmaz, aksine haddi aşarak cahillikleri sebebiyle teberrük işinde aşırı giderler. Hatta teberrük edilen eşyayı da işin içine katarak o şeye öylesine saygı beslerler ki bununla haddi hududu aşarlar. Belki teberrük edilen eşyada olmayan şeylere bile itikad beslerler. Böylesi bir teberrük ibadetin aslıdır. Bunun içindir ki Hz. Ömer, altında Allah'ın Rasûlüne bîat edilen ağacı kesmiştir. Bu tür teberrük, siyer âlimlerinin bildirdiklerine göre puta tapmanın aslını oluşturmaktadır. Hz. Ömer, bu ağacın altında namaz kılmaya devam edildiği takdirde bu ağaca Allah yerine ibadet edilmesinden korkmuştur. Nitekim saygıda aşırı davranma da böyle olur.
Taberi Tarihine zeyl yazan Fergani[105] nin Hallac-i Mansur[106] ile ilgili anlattıklarına göre Hallac'ın adamları ondan bereket ummakta, teberrük etmekte son derece ileri gitmişlerdi. Öyle ki Hallac'ın idrarını üstlerine başlarına sürmüşler, dışkısını buhar gibi koklamışlardır. O derecede ileri gitmişler ki içlerinde Hallac'ın Allah olduğunu iddia edenler olmuştur. Allah Teâla onların söylediklerinden yüce ve uludur.[107]
Veliliğin Hakikati
Her ne kadar dış görünüşe göre iç yüzü gizli olan birtakım belirtiler varsa da gerçekte velilik iç yüzünü Allahtan başka kimsenin bilmediği bir şeydir.
Bazen velî olmayan kimsenin evliyadan olduğu iddia edilmiş veya kendi kendine velî olduğunu ileri sürenler olmuştur. Veya velî olduğu sanılan kişi olağan üstü bir olay ortaya koymuştur. Fakat bu olay keramet olmayıp, büyü veya göz bağcılık cinsinden ya da çok daha özel bir şeydir. Fakat halk, yani sıradan insan kalabalığı, büyü ile keramet arasındaki farkı bilmezler. Netice itibariyle saygınlığı olmayan birine saygı göstermiş, uyulmayacak birine uymuş olurlar. Bu, büyük bir sapıklıktır. Böylece İnsanlar daha birçok yanlışlıklara düşerler.
İşte sahâbe-i kiram yukarda geçen teberrük meselesinde, her ne kadar Peygamber'de örnekleri görülen bir asla dayanıyorsa da, dinde yanlışlığa yol açacağından bunu terk etmişlerdir.
İlk bakışta ikinci ihtimaldeki gerekçenin tercihe daha çok elverişli olduğu görülüyor. Çünkü usûl ilminde sabit olmuştur ki Allah tarafından yapılmak üzere Hz. Peygambere verilen her kurbet (Allah'a yaklaştırıcı ibadet), -peygambere mahsus olduğuna dair bir delil bulunmadıkça- ümmeti için bir örnektir.
Şu kadar ki birinci ihtimaldeki gerekçe de tercihe şayandır. Çünkü sahabenin tamamı teberrükü terk etmiştir. Şayet (Peygamber'de olduğu gibi kendilerinin artığı ile teberrük edilmesinin) meşru olduğuna inansalardı, (hiç değilse) bazıları Peygamber'den sonra mutlaka bunu uygulardı. Yahut (sürekli olmasa da) ya asıldaki meşruluğu savunarak veya yapmamayı icab ettiren gerekçenin bulunmadığına inanarak bazı durumlarda teberrük edilmesini hayata geçirirlerdi.
Ibn Vehb[108] Cami isimli eserinde Yunus b. Yezid'in[109] İbn Şihâb'dan[110] yaptığı şu rivayeti kaydediyor:
"Bana Ensârdan bir adamın anlattığına göre Hz. Peygamber abdest aldığı veya ağzını burnunu temizlediği zaman, çevresinde bulunan müslümanlar derhal Rasûlullahın artıklarını (alıp onu) içer ve bedenlerine sürerlerdi. Hz. Peygamber onların bu davranışlarını görünce sordu:
"Bunu niçin yapıyorlar?" Onlar şöyle dediler:
Biz bu davranışımızla (sizin abdest suyunuzun artığını ve mübarek vücudunuzun bir parçasını elde etmekle) temiz olmayı ve bereketi arzu ediyoruz. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
"Sizden her kim kendisini Allah'ın ve Peygamberin sevmesini isterse, sözü (söylediği zaman) doğru söylesin, emaneti (yerine) versin ve komşusuna eziyet etmesin."[111]
Bu nakil doğru ise, hadis şunu gösteriyor ki en uygun olanı, teberrükü bırakıp daha önemli olan şeyleri aramak ve mükellefin görevleri arasında yapılmaya daha layık şeyleri yapmaktır. İnsanın sadece kendisi için bir şeyler yapması lazım değildir. Tüm bunlardan, ancak birtakım (manevi) hastalıklar için okumak ve buna bağlı şeyler yapmak veya bir kimsenin başkası için özel bir şekilde dua etmesi gibi meseleler sabit olmaktadır. Allah'ın yardımı ile bunlar ileride gelecektir. Sonuç itibariyle meselinin aslı iki durum arasında gidip gelmektedir. Birincisi meşru olmasıdır. Fakat müteşâbih'in hükmü altındadır. En iyisini Allah bilir.[112]
Fasıl
İbadet Sanılan Bid'atler
İbadetin aslı meşru iken delilsiz bir şekilde meşruiyetin dışına çıkması, onu gerçek bid'ate yakın bir şekilde izâfı (göreceli) bid'at grubuna sokar. İbadetin aslının meşruiyet dışına çıkması, delilin gereği aslı üzere baki kaldığı kuruntusundan olur. Bu kuruntu, ya ibadetin herhangi bir nitelikle kayıtsızlığını (kişisel) görüşle kayda bağlamak veya kayıtlı ise genelleştirmekle olur. Sonuç itibariyle bu ibadet kendisi için çizilmiş sınırın dışına çıkmış olur.
Bunun örneği olarak şu söylenebilir: (Nafile) oruç, aslında teşvik edilmiş bir ibadettir. Şari' (din koyucu) bunun için özel bir vakit, belirlememiştir. Bayram günleri gibi özellikle oruç tutulması yasaklanan zaman dışında din koyucu (nafile oruç için) bir zaman sınırı koymamıştır. Aneak Arefe ve Aşure günü gibi günlerde özellikle oruç tutulması teşvik edilmiştir.
Haftanın bir günü veya ayın belirli günleri, din koyucu tarafından belirlenmemiş olduğu halde oruç tutmak için özellikle tahsis edilirse, bunun mükellef tarafından seçildiği açıktır. Hafta içinde çarşambanın, ay içinde yedinci ve sekizinci günlerin oruç tutmak için seçilmesi gibi.
Kişi böyle bir günü belirlemekle onu hiç bırakmayacak bir şekilde bir maksat gütmüyor. Kendisine "oruç tutmak için neden bu günleri belirledin de başka günleri değil?" denildiğinde onun bir plan yapmış olmaktan başka (ileri sürebileceği) bir delili yoktur. Veya şöyle diyecektir: Fülan şeyh bu gün öldü (de ondan). Yahut buna benzer bir şey söyleyecektir. Böyle söylemenin delilsiz bir görüş olduğunda şüphe yoktur. (Kulun kendi görüşü ile böyle bir belirleme yapması) din koyucunun (oruç tutmak üzere) belirli günleri tahsis etmesine benzemektedir. Sonuç itibariyle mükellefin bu belirlemesi bid'attir. Zira bu (uygulama) dayanaksız bir teşri (hüküm koyma) dır.[113]
Bir Nas (Delil) Olmaksızın (Belli Bir Zamana) Bir İbadeti Tahsis Etmenin Hükmü
Faziletli günleri, Allah'ın bildirmediği birtakım ibadetlere (özellikle o günlerde yapmak üzere) tahsis etmek bu kabildendir. Filan günü şu kadar rekat namaz kılmak veya şu kadar sadaka vermek veya filan gecede şu kadar rek'at, namaz kılmak, veya o gecede Kur'an'ı hatmetmek veya bunlara benzeyen şeyleri yapmak üzere tahsis etmek gibi.[114] Çünkü böyle bir tahsisin ve bunu uygulamanın uygun düştüğü bir dayanak yoktur. Böyle bir maksadın benzerini akıllı kimsenin, çalışkan ve zamanın değerini bilen birinin yapması söz konusu değildir. Böyle bir şey, fazladan teşri (hüküm koymak)dır.[115]
Güzel Ve Çirkin Ancak Delil İle Ortaya Konur
Böyle davranan kimsenin "Bu zamanın başka zamanlardan faziletli olduğu sabit olmuştur. Öyle ise bu zamanda ibadet etmek güzel olur." demesinin bir delili yoktur. Zira o kimseye şöyle deriz: "Bu güzelliğin (dinde) bir aslı (bir dayanağı) var mıdır? Eğer varsa onu biz de meselemiz sayarız. Ramazan geceleri kılınan teravih namazı, her (hicri) ayda üç gün veya pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmak gibi. Şayet (bu zamanda ibadet etmek güzel olur, sözünüzün) dinde bir aslı/delili yok ise, bunda dayanağın nedir? Akıl (kendi kendine din ile ilgili bir şeyin) güzel veya çirkin olduğunu belirleyemez ve akla dayanarak dinî bir şey ortaya konamaz. (Bu durumda) geriye tek bir şey kalıyor ki o da, o günü veya vakti ibadet için tahsis etmek, yeni bir şey ortaya koymaktır. Bazı Ramazan gecelerinde hutbe okumayı veya Kur'an hatmi için zaman ayırmayı icad etmek gibi.[116]
Avam’a (Halka) Karşı Dînî Konuları Konuşma Şekli
Avam'ın (halkın) anlayıp manasını kavrayamayacağı şeyi onlara söylemek de dinde sonradan çıkarılmış şeylerdendir. Çünkü böyle davranmak hikmeti (ilmi) ait olduğu yerin dışında bir yere koymaktır. Bu durumda anlatılan şeyi duyan kimse:
a- Ya onu gerektiği gibi anlayamayacaktır ki genellikle böyle olur. Bu durum, kişiyi hakkı yalanlamaya veya bâtıl bir iş işlemeye götürür.
b- Veya anlatılan şeyden hiçbir şey anlamaz. Böylesi daha sağlıklıdır. Fakat konuşan kimse ilmin hakkını verip onu korumamış olur. Bilakis bu durumda Allah'ın (kendisine verdiği) ilim nimetini oyuncak haline getirmiş olur.
Şayet bilgili kişi bilgisini, onu anlamayan kimseye anlatıp onu bundan faydalandırmak için bir gayret içine, girerse bu, gücün yetmediği şey ile insanı yükümlü tutmak olur. Oysa bu İslamda yasaklanmış bir şeydir.
Ebu Davud'un Sünen isimli eserinde Hz. Peygamber'den rivayet ettiği bir hadiste Rasûlüllah (s.a.v.) ilim adamlarının demagoji yaparak tartışıp "şer ve fitnenin yayılmasına sebeb olan" veya "zor ve kapalı" meseleleri konuşmalarını yasaklamıştır.[117]
Tirmizi veya başkası da olabilir şu rivayete yer vermişlerdir:
"Bir adam Hz. Peygambere gelerek şöyle dedi:
Ey Allah'ın Rasûlü! Bana ilginç bilgileri öğretmen için sana geldim. Hz. Peygamberle adam arasında şu konuşma geçti: Peygamber:
İlmin temel meselesi hakkında ne yaptın? Adam:
İlmin temel meselesi nedir? Peygamber:
Rabbi (ni) tanıdın mı? Adam:
Evet. Peygamber:
Rabbin hakkında ne yaptın? Adam:
Allah'ın dilediği şeyi yaptım. Peygamber:
Git, Allah hakkında sağlam şeyler yap. Sonra gel sana ilginç bilgileri öğreteyim."[118]
Hz. Peygamber'in davranışmdaki bu mana hikmetli davranmanın gereğidir. Garip (enterasan, derin konulara ilişkin) bilgiler, ancak aslı (yani temeli) sağlamlaştırdıktan sonra olur. Aksi halde insan fitneye düşer. Rabbani ilimlerde "âlim" kişi hakkında şöyle denmiştir:
"O kimse, büyük bilgilerden önce küçük bilgileri öğrenek yetişen kimsedir."[119]
İlmi Tebliğ Ederken Hikmetli Davranmanın Gereği Ve Selefin Bu Konudaki Metodu
Bu bahsin belge niteliğindeki tanığı, meşhur ve sahih bir hadistir. İmam Buhârî bu konuya şu ünvanı vermiştir: "Anlamıyacakları endişesi ile bilgiyi belli kimselere mahsus kılıp başkalarına bildirmeme bölümü". Buhârî daha sonra Hz. Ali'ye dayandırdığı şu rivaye' te yer veriyor:
"İnsanlara anlayacakları şeyi söyleyiniz. Allah'ın ve onun Peygamberinin yalanlanmasından hoşlanır mısınız?"[120]
Buhârî, daha sonra Muaz'ın öleceği sırada, günaha girmekten korktuğu için haber verdiği hadisine yer veriyor. Hz. Muaz bu hadisi ölünceye kadar haber vermemiştir. Çünkü Peygamber (s.a.v.), hadisin layık olduğu gibi değerlendirilmeme korkusundan Muaz'a onu açıklama izni vermemiştir. Hadisi Muaz'a öğretmesi, onu buna ehil, gördüğündendir.[121]
Müslim'de de İbn Mesuddan merfu' olarak şu rivayet vardır:
"Halka akıllarının kavrayamadığı bir sözü söylemen, onlardan bazılarını fitneye düşürmekten başka bir şeye yaramaz."[122]
İbn Vehb bu hususta şöyle diyor: Onların fitneye düşmesi, yanlış yorumlamaları ve layık olmadığı manaları yüklemesi yüzündendir.
Su'be[123], Kesir b. Hadrami[124]nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
Malınla ilgili üzerinde bir görevin olduğu gibi, ilminle ilgili olarak da üzerinde görev vardır. İlmini ona ehil olmayanlara anlatma! Sonra cahillikle suçlanırsın. Ona ehil olana da ilmi vermekten çekinme. Aksi halde günaha girersin. Ahmakların yanında hikmetli şeyler söyleme; seni yalanlarlar. Bilge kimselerin yanında bâtıl/yalnış şeyler söyleme; senden nefret ederler.
İlim adamları kitaplarında aynı anlamda şeyler söylemişler ve Allah'a hamdolsun geniş bilgiler vermişlerdir. Biz ancak konu üzerinde bir uyarı yaptık. Çünkü bu konunun değerlendirmesini yapamayanlardan pek çoğu yanılgılara düşmektedir. Bu yüzden insanlara akıllarının almayacağı şeyler söylemektedir. Bu ise Şeriata aykırı ve bu ümmetin geçmişlerinin yaptığına ters düşen bir şeydir.
Aslında sünnet olup da bid'at işlenmesine yol açan faziletli şeyleri yapmak dahi böyledir.[125]
Kur'an'dan Belirli Bir Şeyi Özel Olarak Değerlendirip Geri Kalanı Terk Etmek Caiz Değildir
Kur'an'dan bir sûreyi tekrar tekrar namazda bir rek'at içinde veya namaz dışında okumak, Kur'an'dan belli bir parçaya özel işlem yapıp gerisini bırakmak kabilindendir. Zira Kur'anı okumak böyle meşru olmamıştır. Ne namaz içinde ne de namaz dışında hususî surette Kur'an'dan bir parçanın okunması söz konusu değildir. Bu özel uygulamayı yapan kimse Allah'a ibadet etme görevini kendi görüşüne göre düzenlemiş olur. ibn Vaddah, Mus'ab[126] dan şu rivayeti nakletmiştik "Süfyan'a[127] Kulhuvellâhü ahad (ihlas) suresini başkalarını okumadığı kadar çok okuyan bir kimsenin durumunu sordular. Süfyan bundan hoşlanmadı ve şöyle dedi:
Sizler ancak (başkalarına) uyan kimselersiniz. O halde (dinde) ilk kimselere uyunuz. Bu ilklerden bize böyle bir şey ulaşmamıştır. Kur'an ancak okunmak için indirilmiştir. Ondan herhangi bir şey (bir suresi veya âyeti) hususi bir tarzda işleme tabi tutulamaz."
İmam Mâlikten İbnu'l Kâsım'ın[128] işitmesi yoluyla Utbiyye'de rivayet edildiğine göre İmam Mâlik'e namazın bir rek'atında tekrar tekrar "Kul hüvellahu Ehad" okumanın durumu sorulduğunda, o bundan hoşlanmamış ve şöyle demiştir:
Bu (insanların) sonradan ortaya çıkardıkları işlerdendir. İlm Rüşd'e göre bunun yorumu şöyledir:
Her ne kadar sahih rivayetlerde bildirildiği gibi îhlas suresi Kur'anın üçte birine denk ise de selefden onun namazda tekrar tekrar okunması gibi bir uygulama gelmemiştir. Bu meselenin açıklamasında, bu husus iyi düşünülmelidir. İbn Rüşd'ün söylediğine göre ihlas ile ilgili hadiste, onu tekrar tekrar okumanın aslı meşru ise de sonradan çıkarılmış bir iş olduğuna işaret vardır. Arefe günü akşamı camide toplu olarak Kur'an okuyup Arafat'takilere benzemek için dua etmek de sonradan çıkarılmış şeylerdendir.[129]
Cuma Günü İmamın Önünde Ezan Okuma Bid'ati
Cuma günü yüksek bir yerde okunması gereken ezanın imamın huzurunda okunması (da aslı meşru olan fakat sonradan yapılan değişiklikle bid'at'e dönüşen işlerdendir.)
İbn'ul Kâsım'ın İmam Mâlik'ten işiterek yaptığı rivayete göre İmam Mâlik'e, imamı bulunmayan bir köyde cemaatten birinin onlara cumayı kıldırması durumunda bu imam hutbe okur mu? diye soruluyor. İmam Mâlik şöyle cevap veriyor
Evet, hutbesiz cuma olmaz. İmam Mâlike (tekrar) soruluyor:
Bu imamın huzurunda (hutbeden önce) ezan okunur mu?
İmam Mâlik bu soruya "Hayır" cevabını vererek, Medine ahalisinin amelini (bu husustaki uygulamasını) hüccet göstermiştir. İbn Rüşd (bu konuda) şöyle diyor:
Cuma günü İmamın huzurunda ezan okumak mekruhtur. Çünkü sonradan çıkarılan bir şeydir. Bunu ilk çıkaran Abd'ul Melik oğlu Hişam[130]dır. Bu meselede Hz. Peygamber'in uygulaması şöyle idi: Güneş zeval vaktine gelince (hutbe okumak üzere) minbere çıkardı. Onu gören müezzinler -onlar üç tane idiler- yüksek bir yerde cumanın dışında nasıl ezan okuyor idilerse öyle bir ezan okurlardı. Müezzin ezanı bitirince Hz. Peygamber hutbeye başlardı. Onu Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (aynen Peygamber'in yolundan giderek) izledi, Hz. Osman[131] -Allah ondan hoşnud olsun- insanlar çoğalınca Zevra[132] denilen yerde, fazladan bir ezan daha ilave etti. Güneş zeval vaktine erdiği zaman namaz vaktinin geldiği insanlara bu ezanla duyurulurdu. Hz. Osman minbere çıkıp oturduğu zaman (Rasûlullah zamanında) yüksek bir yerde okunan ezan olduğu gibi bırakıldı. Bu uygulama Hişam'ın zamanına kadar sürdü. Hişam Zevrâ'da okunan ezanı yüksek yerde; yüksek yerde okunan ezanı da huzurunda okutmaya başladı. (Müezzin birden fazla olduğu takdirde) onlara bir saf halinde (olup öylece) ezan okumalarını emretti.
Hisam'dan sonra gelen halifeler bu uygulamayı günümüze kadar sürdürmüşlerdir. İbn Rüşd der ki:
Bu bid'attır. İbn Rüşd (devamla) şöyle der:
Peygamber'in ve ondan sonra gelen râşit halifelerin yaptıkları, sünnettendir.
İbn Habih'de ibn Rüşd gibi Hz. Peygamber'in ve râşid halifelerin yaptıklarını anlatmış, adetâ İbn Rüşd’ün kitabındakileri aktarmıştır, Mişâm'ın hikayesini anlattıktan sonra şöyle demiştir:
"Sünnet olan Allah Rasûlünün yaptığıdır. Bana Esedb. Musa[133] nın Yahya b. Süleym[134] den onun da Cafer b. Muhammed b. Cabir b. Ubeydillah[135] tan rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber bir hutbesinde şöyle buyurmuş:
''Uyulacak yolların en iyisi Muhammed (s.a.v.)'in yoludur, işlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlardır. Her sonradan çıkarılan şey sapıklıktır?[136]
İbn Habib'in söylediği imamın minbere çıktığı sırada ezan okunması Hz. Osman zamanına kadar devam etmiş olması hususu, sahih rivayet erbabının aktardığına uygundur. Hz. Osman kendisinden önce var olan hususa, fazladan bir şey ilâve etmemiş, ancak Zevrâ'da bir ezan daha okutmuştur. Hişam'ın camide yüksek bir yerde ezan okumak meşru iken bu meşru uygulamayı kendi huzuruna aktarması bid'at olmuştur.[137]
Hz. Osman'ın Zevrâ'da Ezan Okutmasının Da Sonradan Çıkan Bir Şey Olduğu İddiasının Cevabı
Şayet "Zevrada ezan okunması dahi sonradan çıkarılmış bir peydir. Hatta yeri değiştirilerek değil, kökten yeni bir şeydir. Bu hususta söylenen şey, Hişam'ın ezan hususundaki uygulaması için de söylenebilir. Belki Hişam'ın yaptığı Hz. Osman'ın yaptığından daha hafiftir" denilecek olursa bunun cevabı şudur: Zevra ezanı namazın vaktini bildirip duyurma esasına dayanarak ortaya konmuştur. Çünkü Hz. Osman'ın kendisinden önceki dönemlerde olduğu gibi cuma günü ezan mescidde okununca dışardan (hele çarşıdan) işitilemiyecek bir durum vardır. Bu, daha önce bulunmayan yeni bir olgudur. Hz. Osman diğer ictihad meselelerinde olduğu gibi bu meselede de ictihad etmiştir, Ezanın ilk olarak okunmasındaki maksat, burada da vardır. Zevrâ'da ezan okunmasında aykırı bir durum yoktur. Yüksek bir yerde veya mescidin damında ezan okunması, manası kavranılamayacak bir ibadet de değildir. Ezanı yüksek bir yerden okumayı imamın huzurunda okumaya aktarmak bunun gibi değildir. Çünkü böylece ezan, aslındaki, insanlara (vaktin girdiğini) duyurmak manasından çıkarılmıştır. Zira camide bulunan halka namaz duyurusu ezan ile değil ikamet iledir. İki namazı birleştirerek kılmanın ezanı, namazı birleştirerek kılmaya mahsustur.[138] Sonra (müezzinlerin) tek ses halinde (koro olarak) ezan okumaları ezanın keyfiyetinde bir ziyadeliktir. Bayram namazlarında ezan okuyup kamet getirmek de bid'attır. İbn Abd'il Berr bayram namazlarında ezan ve kamet olmadığı hususunda görüş birliği olduğunu nakletmiştir. Sünnet ve nafile olan namazlarda da ezan ve kamet yoktur. Ezan sadece farz namazlar içindir. Bu uygulama Hz. Ebu Bekir[139] Hz. Ömer[140], Hz. Osman, Hz. Ali[141] sahabeden bir cemâat, tâbiîn'in âlimleri ve büyük fıkıh bilginlerince devam ettirilmiştir.[142]
Bayram Namazlarında İlk Olarak Ezan Ve Kameti Yapan Kimdir? Ve Bunun Cevabı
İbn Habib'in bildirdiğine göre bayram namazlarında ilk defa ezan okutup kamet getirten Hişam b. Abdil Melik'tir. O bu uygulamada ezan ile imamın gelişini insanlara duyurmak istemiştir. Ezandan sonra namazdan evvel Mervan[143] in yaptığı gibi hutbeye başlamış, hutbenin bitip (bayram) namazına başlandığını bildirmek için kamet getirilmesini emretmiştir. Çünkü kendisi insanlardan uzak bir yerdedir. (İbn Habib diyor ki):
Mervan ve Hişâm bu uygulamaları ile görüşlerine göre ancak içtihatta bulunmuşlardır. Fakat, Hz. Peygamber'in uygulamasına aykırı düşerek içtihatta bulunmak caiz değildir.(İbn Habib -devamla- şöyle diyor):
Bana İbn Mâcişun'un[144] rivayet ettiğine göre o İmam Mâlik'in[145] şöyle dediğini işitmiştir; Bu ümmet içinde, daha önceleri olmayan bir şey çıkaran, Allah Rasûlünün risalet görevinde hainlik ettiğine inanmış biri olur. Çünkü Hz. Allah "Bu gün size dininizi ikmâl ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak islam'dan hoşlandım." (Maide, 3) buyurmuştur. Hz. Allah'ın "Dininizi ikmal ettim'' buyurduğu günde dinden olmayan şey, din olamaz.
Rivayet olunduğuna göre (bayram namazı için) ezan okumayı sonradan ortaya çıkaran Muaviye[146] dir. Bir başka rivayete göre bu (Muaviye değil) Ziyad'dır, İbn'uz-Zübeyr de hilafetinin sonlarında (aynı şeyi) yapmıştır.[147] İnsanlar, nakledilen bu uygulamanın hilafınadırlar.[148]
Bir İtiraz
Birileri şöyle diyebilir: Bayram namazı için ezan okumak Hz. Osman'ın Zevrâ'da ezan okutması gibidir. Cuma günü Zevrâ'da ezan okutmadaki ictihadi yöneliş, bayram namazı için okunan ezanda da geçerlidir. Bu sebeple sünnete aykırı düşmek söz konusu olmaz. Çünkü Hişam'ın bayram namazı için ezan okutması hikayesi daha önceleri söz konusu olmayan bir problemdir. Bayram namazı için kamet getirmek, namaza (başlandığını) bildirmek içindir. Çünkü kamet getirilmezse insanlar namaza başlandığını bilmezler, (Bayram namazından önce) kamet getirilmesi, sabah ezanı gibi mutlaka yapılması gereken bir şey olmuştur. FARZ OLMAYAN (bayram namazın)lN EZANI FARZ OLAN (cuma namazının) EZANINA KIYAS EDİLEMEZ!
Yukarıdaki itirazın cevabı şudur: Cemaatin çokluğu sebebiyle imamın (bayram namazına) gelişi bazı kimselerce fark edilemez ise de imamın gelişi için ezan okunması meşru (bir uygulama) değildir. Daha sonraları (Hz. Peygamber'den sonra) da meşru olamaz. Çünkü:
1- Aynı gerekçe (insanların kalabalık olması gerekçesi daha önce de) var idi. O halde sonradan (bayram namazı için ezan okunması) meşru olamaz. Zira Hz. Peygamber ve ondan sonra gelen halifeler döneminde (bu konuda) etken olamayan gerekçenin, daha sonra etken olması doğru değildir.
2- (Bayram namazı için) ezan ve kamet okunması icadı, bayram hutbesini namazdan önceye alma esasına dayanıyor. Bu uygulama sonradan ortaya çıkarılan bir şeydir. Ona dayanılarak ileri sürülen de sonradan ortaya çıkarılan bir şey olur.
3- Farz olmayan namazlar için hiç bir surette ezan ve kamet meşru değildir. Buradan farzlar ile farz olmayan (ibadet) lerin arasındaki farkı anlıyoruz. Çağrıda bulunmak bakımından farz olmayanları da farz olan (ibadetler gibi) yapamayız. Bu itibarla farz olmayan (bayram namazı için) ezan okunması, yerinde bir uygulama değildir. İşte bu üç noktadan bakıldığında Zevrâ ezanı ile, üzerinde konuşmakta olduğumuz bayram namazı için ezan okunması arasındaki fark ortaya çıkar. Bunlardan birini diğerine kıyâs etmek sahih değildir. Bu anlamda örnekler çoktur.[149]
İzafi (Göreceli) Bid'atlerden Nadirât Kabilinden Olanlar
Bu tür bidatlerden göz ardı edilmemesi gereken bir çeşidi, tasavvufi tarikatlara bağlanmış birtakım kimselerin, İslamiyette bir vakit belirlenmediği halde bazı ibadetler için belli zamanlan gözetlemeleridir. Aslında meşru olan bir ibadeti yerine getirmek üzere ilkbahar mevsiminde, bir başka ibadeti yaz mevsiminde, bir başkasını kış'da veya sonbaharda yapmaktadırlar.
İhtimal ki ibadet türlerini (böylece) özel bir kılıfa ve felsefi konuma sokup meşru bir şekle koymaktadırlar. Yani inançlarına göre bu zamanlarda bu ibadetleri yaparak Allah'ın huzuruna (daha iyi) yaklaşmaktadırlar.
Keza ihtimal ki ibadetler için böyle zamanlar belirlemek, dini olmayan bir amaçla yapılmaktadır. Nitekim birtakım dua ve zikirler ile dilediğini hasta etmek veya öldürmek, yahut dilediği şeyleri yapmak üzere üfürükçülük (veya muskacılık) yapanlar da böyledir. Bunlar yaptıkları ile dünyalık, para, şan, şöhret ve mertebe kazanmak istemektedirler.[150]
İslam Bid'atçilerden Ve Benzerlerinden Uzaktır
Bütün bunlar sonradan uydurulmuş bidatlerdir. Bunların kimisi kimisinden daha şiddetlidir. Çünkü bu amaçlar İslam dininin amaçlarından uzaktır. İslamın amaçları, uydurukcularm amaçlarından berî ve İslamiyete sıkı sıkıya yapışan, heva ve hevesine uymak pisliğinden temiz bir durumdadır. Zira İslam'ı din olarak benimseyenler onun amaçlarını bilirler ve birtakım ipe sapa gelmez amaçlardan İslamı uzak tutarlar.
Bunların iddialarının asılsız olduğunu delilleri ile ortaya koymaya çalışmak, zamanı daha iyi olmayan şeylerde meşgul etmek olur. Allah'ın verdiği güçle "Muvafakat" isimli kitabımızın "Makasıdın aslı" bölümünde genel bir şekilde bu tür şeylerin batıl olduğu hükmü delilleriyle ortaya konmuştur.[151]
Mürekkeb Bid'atin Tarifi Ve Özellikleri
Bütün bunlar ibadetin aslının meşru olması durumundadır. Şayet (ibadet diye yapılanın) aslı meşru değil ise işte o gerçek ve mürekkeb (bileşik) bid'attir. Hurufilik (harflerin etkisi) esasına dayanan zikir ve dualar gibi ki (birtakım) bilginler bu inanışla yapılan duaların ve zikirlerin etkisine inanmaktadırlar.
Bu hususa önem verenlerden biri de el-Büni[152] ve onun yolundan gidenlerdir. Bunların ortaya koyduğu ilim ilk hocaları olan Aristo'nun ortaya koyduğu felsefeden daha fazla kurnazca şeylerden bahseden bir ilimdir. Bunlar bu ilmi harf konumuna indirgemiş, harflerin dünyaya hâkim olduğu esasını benimsemişlerdir. Çoğu kerre belirledikleri zikrin gereğini yapacakları zaman kendilerince (istenen) etkiyi yapabilmesi için yıldızların özelliklerine uygun vakit ve durumların aranması gerektiğini ileri sürmüşlerdir.
Bu kimseler -gördüğün gibi- tam olarak bu sisteme (büyü ve tılsımlara) yönelmişler, aklı ve tabiatları yaratandan yüz çevirmişlerdir. Bunlar her ne kadar yaptıkları işin kastettikleri gibi olduğuna, dolayısıyle ortaya koydukları şeyin doğruluğuna delil olarak böyle inandıklarını sanıyorlarsa da gerçekte Allahtan yüz çevirmişlerdir.
Onlar bir amaç için (yapılması veya okunması) varsayılan zikir ve duaya yöneldiler miydi, istedikleri şey meydana gelir. Yapmak istedikleri şey faydalı olsun, zararlı olsun; iyi olsun, kötü olsun fark etmez.
Bu yaptıkları ile duanın kabul edilmesinde en sona (zirveye) ulaştıklarına veya evliyaullahın kerametinden bir keramet meydana geldiğine inanırlar.
Asla (bu) yol (uygun) değildir. Gök ile yer nasıl birbirine kavuşmaz ve su ile ateş arasında bir uyum bulunmaz ise, bunların dilekleri (ve yaptıkları) ile evliyanın kerameti ve duaları ile duanın kabulü arasında uyum yoktur.[153]
Sünnete Aykırı Olarak Meydana Gelen Olağan Üstü Olaylar Fitnedir
Eğer dersen ki bunların istediği gibi bir etki niçin meydana geliyor? Bunun cevâbı şudur:
Böyle bir şey, aslında Allâhın yaratışı gereği bir fitne kabilindendir. Nitekim Cenâbu Hak: ".... işte bu, aziz ve alîm olan Allah'ın takdiridir." (Yasin, 38) buyurmuştur.
Sebeplere ve onları ortaya koyanlara baktığımızda onlara dair Allah tarafından nefislere konmuş birtakım hükümler olduğunu görürüz. Sebeplerle ilgili bu hükümler nefislerde Allah'ın dilediği biçimlerde etkiler ortaya çıkarmaktadırlar, Nazar değen kişide göz değmesi sırasında, büyü yapılan kişide, büyü yapıldığında ortaya çıkan etkiler gibi. Verdiğimiz bu örneğin her ikisi de aynı kaynaktan beslendiğine göre büyüye daha çok benzemektedir. Bunun şahidi Müslim'in Sahih'inde yer verdiği şu kudsi hadistir. Ebû Hüreyre'den rivayet olunduğuna göre Hz.Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Muhakkak ki Hz. Allah şöyle buyuruyor:
"Ben, kulumun "beni zannettiği gibiyim. O bana dua ettiğinde ben onunla olurum".
Bazı rivayetlerde hadis şöyledir:
"Ben kulumun beni zannettiği gibiyim. Kulum beni istediği gibi zannetsin"[154]
Hadisin ifade ettiği manaları açıklamak bizim üzerinde söz etmekte olduğumuz konuyla ilgili değildir. Elhâsıl zikirleri ve duaları yukarda geçen büyü ve tılsım gibi meselelerde kullanmak sonradan çıkarılmış bid'atlerdendir. Fakat aslı meşru olduğu için bazen bu bid'atler izâfı (göreceli) olur.[155]
İzafî Bid'at Hakkında Geniş Bir Açıklama
Şöyle denilirse İzafî bid'at ibadet sayılıp, bu yönüyle Allah'a yaklaştıncı olur mu olmaz mı? Eğer birinci şık söz konusu ise bid'at oluşunun bir etkisi ve ondan söz etmekte bir fayda yoktur. Çünkü bu takdirde şu iki ihtimalden birisi bulunur:
a- Ya ibadet varsayımına göre bid'at olduğu dikkate alınmaz ve sevap verilen meşru bir ibadet olarak gerçekleşir.
b- Veya bid'at olduğu dikkate alınsa bile, bid'atin sevap kazanılmasında bir etkisi olur ki, bu durumda mutlak surette yasaklanması doğru olmaz. Bu ise genel olarak bid'atin kötülenmiş olmasına aykırıdır. Eğer ikinci şık (yani izâfı bid'atin insanı Allah'a yaklaştıran bir ibadet olmaması) söz konusu ise, bu durumda bid'atin izafisi ile hakikisi tasnifte bir araya gelebilir ki bizim açıklamaya çalıştığımız konu işte budur. Bunun da hiçbir faydası yoktur.
Bu ileri sürülen görüşün cevabı şudur:
İzâfı (göreceli) bid'at meydana geldiği zaman genel olarak hususi bir yönü olmaz. Bil'akis izâfı bid'atin iki aslı vardır. Asıllardan biri sünnet olması, diğeri bid'at olmasıdır. Fakat bu iki cihetledir. Böyle olunca bid'atla ilgili olarak zihne gelen bakış, bid'atin aslının meşru oluşu cihetiyle onu yapanın sevab kazanması gerekir. Bid'atin aslına bakarak gayri meşru oluşu cihetiyle azarlanmaya müstehak olması gerekir. Fakat bu bakış (birden ve kolayca) meydana gelmez. Zira konu kapalıdır.
Yapılan şeyin bid'at olması hususunda söylenmesi uygun düşen şudur:
Bid'at ya tek başına olur veya (bir başka şeye) bitişik olur. Eğer bitişik ise ya ondan ayrılmayacak şekilde meşru bir şeyin vasfı olur veya vasfı olmaz. Meşru bir şeyin vasfı olması ya kasıt ile veya normal şer'î bir var oluş iledir. Şayet bid'at, meşru bir şeyin vasfı değil ise, onun ortaya konması, onu vasıf şekline dönüştürür veya dönüştürmez.[156]
Bid'atın Meşru Olup Olmaması Yönünden Dört Kısma Ayrılması
Az önce sözü edilen bid'atin özellikleri dört kısımdır. Bu hususta istenileni elde edebilmek için bu dört kısmın açıklanması kaçınılmaz olmuştur.
Birinci Kısım: Bu kısım, bid'atin meşru olan amelden ayrı olup tek başına bulunmasıdır. Daha önce de geçtiği üzere bu hususta söylenecek şey açıktır. Şu kadar ki eğer bunu, ibadet yapıyormuş gibi bir cihetle yapıyorsa gerçek bid'at olur. Böyle bir maksadı olmazsa, üzerinde konuşmakta olduğumuz hususla bir ilgisi olmaksızın sıradan yapılan işlerden olur. Böylece ibadet (bid'atten) kurtulmuş olur.
Meselâ (namaz kılacağı vakit) öksüren, burnunu temizleyen, bir kaç adım yürüyen veya bir şeyler yapan kimse bununla namaz ile ilgi kurmuyor, fakat bunu bir alışkanlık veya temizlik için yapıyorsa, bu davranışı, yapılması caiz olan alışkanlıklardandır. Şu kadar ki bu kabil alışkanlıkların namaza ilave edilmiş veya namaz kılınacağı için kasıtlı olarak yapılmış olmaması şarttır. Böyle olduğu takdirde bid'at olur. Açıklaması –inşaallah- ilerde gelecektir.
Keza varsayalım ki (insan) aslında (ibadet olarak) meşru olmayan, fakat sevap kazanmak için bir şey yapmış olsa, (meselâ bir ağaç veya çiçeği sulasa) bundan sonra kalkıp meşru olan namazı kılsa, bakılır.Yaptığı işi namazı kasdederek yapmamış ise ve namaza ek olarak yapıldığı sanılmıyorsa, bu iş kılınan namaza bir zarar vermez. (Yapılan işte) bir kötülük (varsa) o namazdan ayrı, tek başına yapılan iş ile ilgilidir.
Bunun bir benzeri şudur: (Vakti gelen) bir ibadeti (yapmazdan önce) meşru ibadete ekleme kasdı olmaksızın bir ibadet yapsa, bu yaptığı ibadeti eklemeye maruz kalacak bir konumda da yapmamış ise, her iki ibadeti de aslı üzere kalır. (Yani bid'at söz konusu olmaz.)
Bir adamın (kurbanı) boğazlarken veya köle azâd ederken: "Allah'ım (bu yaptığım iş) sendendir ve sanadır." demesi de böyledir. Yeter ki kurban ve azad etme işinde mutlaka bu ifadenin söylenmesi gerektiği benimsenmesin ve bu ifadenin yapılanlara eklenmesi kaydedilmemiş olsun.
Tavafın ayrılmaz bir gereği şibi veya tavaf kasdı ile olmaksızın tavaf sırasında Kur'an okumak da böyledir. Bu verdiğimiz örneklerdeki her bir ibadet, başlı başına müstakildir, diğeri ile ilintili değildir. Böyle olunca da bir sakınca yoktur.
Bu bilgilere dayanarak deriz ki: Bir korkulu olay veya kıtlık sebebiyle bazı vakitlerde cami imamlarının (cemaatle) toplu halde dua ettiklerini varsayarsak bu caizdir. Çünkü bu, sözü edilen şarta uygundur. Zira meşru olan bir şeye eklenme korkusu yoktur ve camilerde herkese açık topluluklar halinde yapılması âdet haline gelmeyecektir.
Nitekim Hz. Peygamber halka hitap ederken toplu olarak yağmur duası yapmıştır. Fakat bu bir zamanda olmuştur. Bazı vakitlerde ise sair müstehaplar gibi (dua ettiği) olmuş, belirli bir vakit ve keyfiyet gözetilmemiştir.
Esîd'in kölesi Ebû Said'den şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Hz, Ömer yatsı namazını kılınca insanları camiden çıkarırdı. Bir gece Allah'ı zikretmekte olan bir toplulukla birlikte geride kalıp onların yanına geldi. Onları tanıdı ve elindeki kırbacı (bir kenara) atıp onlarla beraber oturdu. Onlara şöyle diyordu:
"Ey filan kişil Bizim için Allah'a dua et. Ey filan kişi! Bizim için Allah'a dua et!" Hatta başkasına da dua edildi, Topluluktakiler, "Ömer katı bir kimsedir." diyorlardı. O sırada insanlar arasında hiç kimse hatta çocuğunu kaybetmiş anne bile Hz. Ömer kadar duygulu değildi.
Selnı el-Alevi'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir adam Enes (r.a.)'e[157] bir gün:
Ey Hamza'nın babası! Bize birtakım dualar edıversen? dedi. Enes (r.a.) şöyle dua etti:
"Allah'ım dünyada bize iyilik ver" Hz. Enes bunu üç defa tekrarladı. Adam tekrar:
"Ey Hamza'nın babası! Dua etsen...." deyince Hz. Enes şöyle buyurdu:
Böyle bir duanın üzerine (başka) dua edilmez.
Demek oluyor ki Enes (r.a.) yaptığı gibi olan davranışta (kötü görüp) inkar edecek bir durum yok. Fakat (Peygamberin sünnetine) ilave bir durum söz konusu olunca dua sünnete aykırı düşmektedir.
Selef (geçmiş âlimlerimiz)'in insanın başkası için (özel sipariş gibi) dua etmeyi hoş karşılamadıkları rivayet edilmiştir. Bu aslında hoş olmayan bir şey değildir. Fakat, dua olgusunu aslından çıkaracak tarzda ona eklenecek şeyler sebebiyle hoş görülmemiştir. Meseleye her yönüyle benzemesi açısından burada (bir örnek olarak) cemaatle kılman namazların arkasından sürekli olarak topluca dua etmeyi zikredebiliriz.
Taberi Müdrik b. Imrân'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:
Bir adam Hz. Ömer (r.a.)'a bir mektup yazarak ona "Benim için dua et." demişti. Hz. Ömer adama şöyle cevap verdi:
"Ben peygamber değilim. Fakat (sana şunu tavsiye ediyorum:) Namaza kamet getirildiği sırada, günahının bağışlanması için dua et."
Hz. Ömer'in kendisinden dua isteyen insanın teklifine karşı olumsuz cevap vermesi, aslında birisi için dua etmek yönünde değildir, başka bir cihetledir. Aksi halde yukarda geçen Hz. Ömer'in "Bizim için Allah'a dua et" demesi ile bir çelişki ortaya çıkardı. Sanki Hz. Ömer kendisinden dua isteğinde bulunan adamın sözünden duanın ötesinde fazladan bir şey anlamıştır. Bunun içindir ki verdiği cevapta: "Ben Peygamber değilim" demiştir.
Sa'd b. Ebî Vakkas[158] den rivayet edilen şu olay da bunu göstermektedir.
Hz. Sa'd Şam'a geldiğinde ona bir adam gelip: "Benim için istiğfar et" dedi. Hz. Sa'd ona:
"Allah sana mağfiret etsin" duasında bulundu. Bir başkası daha gelip:
"Benim için istiğfar et." dedi. Bunun üzerine Hz. Sa'd:
Allah sana da bu adama da mağfiret etmesin! Ben Peygamber miyim? dedi.
Bu olay Hz. Sa'd'in kendisinden istiğfar isteğinde bulunan kişinin bu isteğinden (dua isteğinden) daha fazla bir şey istediğini anlamış olduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Hz. Sa'd'in (ve Hz. Ömer'in) anladıkları bu husus kendisinin peygamber gibi olduğunun algılanması veya böyle inanılmaya kendisinin araç olarak kullanılmasıdır. Veyahut herkesin kendisinden dua ve istiğfar istemesinin alışkanlık haline gelmesi veya uyulması gereken bir yol olarak insanlarca benimsenmesidir.
Bu olayın bir benzeri de Zeyd b. Vehb[159] den rivayet edilen şu hadisedir:
Adamın biri Hz. Huzeyfe[160] (r.a.) ye gelerek: "Benim için istiğfar et" dedi. Hz. Huzeyfe:
"Allah sana mağfiret etmesin!" diyerek beddua etti. Daha sonra:
"Bu adam karılarına gidecek ve Huzeyfe benim için istiğfar etti. Hoşnut olur musunuz ki ben size dua edeyim de siz de Huzeyfe gibi olasınız?" diyecek.
Hz. Huzeyfe'nin, adama beddua ettikten sonra: "Şimdi bu adam karılarına gidecek ve şöyle şöyle diyecek..." sözünden anlıyoruz ki o dua maksadının ötesinde daha başka şeylerin de olduğunu sezinledi ve bunun duayı asıl maksadının dışına çıkaracağı kanaatine vardı. Hz. Huzeyfe'nin sözünün anlamı şudur: Adamın karılarına gidip Huzeyfe benim için istiğfar etti demesinden sonra kadınlar da Huzeyfe gibi birine giderler. Böyle yapmak meşhur olur ve insanlar bunu sünnet olarak benimserler. Huzeyfe hakkında onun gönlüne hoş gelmeyen, sevmediği bir itikat beslemeye başlarlar. İşte bu duayı meşru halinden çıkarıp ayrı bir grubun oluşmasına yol açar.
Bu anlayış biçimi İbn Ubeyye'nin[161] Ibn-i Avn[162] den rivayet ettiği hadiste de görülmektedir. Bu rivayette anlatıldığına göre bir adam İbrahim'e[163] gelip şöyle dedi:
Ey İmran'ın babası! Allah'a dua et de bana şifa versin, İbrahim bunu hoş görmedi ve şöyle dedi:
Bir adam Huzeyfe (r.a.) ye gelip: "Bana dua et de Allah benim günahlarımı bağışlasın" demişti. O da:
"Allah sana mağfiret, etmesin!" demişti. Adam bir kenara çekildi ve oturdu. Bir süre sonra İbrahim adama şöyle dedi:
Allah seni Huzeyfe'nin gideceği yer (olan cennet)e koysa hoşnud olur musun? (Sonra çevresindekilere şunu söyledi):
Şimdi sizden biriniz adama gitse onu sıkıntı içinde bulacaktır. Daha sonra İbrahim insanları sünnete sarılmaya teşvik edip bu hususta sonradan çıkarılan şeyleri hatırlattı ve onlardan hoşlanmadığını bildirdi.
Mansur'un İbrahim'den rivayet ettiğine göre İbrahim şöyle demiştir:
İnsanlar toplanıp karşılıklı müzakerelerde bulunurlar, (ama) birbirlerine "Bizim için istiğfar edin." demezlerdi.
Ey akıl sahipleri! Düşünün, âlimler duaya putlaştırarak ekleme yapma konusunda neler söylemişler, bir değerlendirin. Bu ümmetin geçmişinin yapmadığı şeylerin duaya eklenmesini hoş görmemişlerdir. Artık aklınla günümüzde namazların arkasında neler söylemekte olduklarını mukayese et. İbrahim'in kendisine (dua konusunda) yapılan tekliften nasıl uzaklaştığına ve insanları sünnete nasıl teşvik edip, insanların sonradan çıkardıkları şeylerden hoşlanmadığına bakınız.
Buraya aldığımız nakiller, Taberinin " Tehzîb'ül Asâr’ında tahric ettiği rivayetlerdir. İbn-i Vehb'in Haris b. Nebhân[164], Eyyüb[165], Ebû Kılâbe[166] yoluyla Ebu'd-Derda[167] dan gelen rivayet dahi yukardaki rivayetlerin oluşturduğu temel üzerine bina edilmektedir. Bu rivayete göre Ebu'd-Derdâ'ya:
"Küfe şehrinden bir kısım insanlar sana selam söylüyor ve kendilerine dua edip tavsiyelerde bulunmam istiyorlar" dediler. Ebu'd-Derdâ şöyle buyurdu:
"Onlara selam söyleyiniz. Ve onlara emrediniz ki Kur'an’ın hakkını versinler. Çünkü Kur'an onları alıp orta yola ve kolaylığa götürür. Zulümden ve zorluktan uzaklaştırır."
Bu rivayetle Ebu'd-Derdâ'nın onlara dua ettiği bildirilmiştir.
İkinci Kısım: Bu kısımdaki göreceli bid'atte normal olan bir iş veya bir başka iş meşru olan davranışa vasıf olur. Şu kadar ki şeriatta meşru olan amelin böyle bir vasfı olduğuna dair bir delil yoktur.
Bu durumda meşru olan amelin gayri meşru bir hale dönüştüğü açıktır. Deliller arasında Hz.Peygamber'in şu hadisindeki genel ifade bunu açıklamaktadır.
"Bizim işimiz gibi olmayan her amel merduttur yani makbul değildir."[168]
İste yapılan bu iş adı geçen vasfı kazandığı zaman, Hz. Peygamberin işi gibi olmaktan çıkar, Bu takdirde o iş reddedilmiştir. Farz namazı sağlıklı ve gücü yeten bir kimsenin oturarak kılması, kıraat (okuma) yapılacak yerde teşbih (sübhanellah demek); teşbih edilecek yerde kıraat etmek veya buna benzer bir şey yapmak gibi.
Hz. Peygamber sabah ve ikindi namazlarından sonra, güneş doğarken ve batarken (nafile) namaz kılmayı yasaklamıştır. Âlimlerde pek çoğu bu yasağın genellik ifade ettiği hususunda mübalağa etmişlerdir. O derecede ki bu vakitlerde kılınacak farz namazı da yasağa dahil saymışlardır.
Görülüyor ki özel bir zamanda kılınma vasfından dolayı namazda yasaklık söz konusu olmuştur.
Yine farzlarda dahi ittifakla zamanın dikkate alınması sözkonusudur. Nitekim zeval vaktinde öğle namazı, güneş batmadan akşam namazı kılınmaz.
Hz. Peygamber Ramazan ve Kurban Bayramı günlerinde oruç tutulmasını yasaklamıştır. Hac ayları dışında yapılacak haccın bâtıl olduğunda görüş birliği vardır.
Her kim kendisi için belirlenen vakti dışında, yukarda verilen örneklerdeki gibi ibadetlerden birini "Allah'a ibadet ediyorum" diyerek yaparsa, gerçekten bir bid'at yapmış olur. Böylesi izafi bid'at değildir. Çünkü (vakti dışında oluşundan dolayı) bu ibadetlerin meşruluk ciheti yoktur. Bid'at olma yönü galip gelmiştir. Buna göre sevap da söz konusu değildir.
Kerahet vaktinde (sabah ve ikindi namazlarının farzından sonra) kılınan namazın veya bayram günü tutulan orucun sahih olduğunu söyleyen birini varsayarsak bu, yasağın ibadet için vasıf sayılmayan bir şeye ait olmasındandır. Hatta bu şey ibadet için vasf olmak şöyle dursun ibadetten ayrı, başlı başına müstakil bir durumdur.
Bu kısma Karâfi'nin hikaye ettiği gibi bazı insanların yaptığı şeyler de girmektedir. Karafınin söylediğine göre bazı acem (Arap olmayan kimse)ler cuma gününün sabah namazının üç rek'at olduğuna[169] inanırlar. Halbuki Secde suresini cuma günü sabah namazında okumak ve bunu hep devam ettirmekten dolayı (bu surenin 15. ayetindeki secde ayeti sebebiyle rek'at içinde secde edildiği için) insanlar bu sabah namazını üç rek'at saymışlardır. Demek oluyor ki (namaz içinde yapılan) secde, böyle inanılması durumunda, namazdan ayrılmayan ve onun bir parçası olan bir vasıf durumunda olmuştur. Böyle inanılması namazın batıl (geçersiz) olmasını gerekli kılmıştır.
Meşru olan ibadetler, sırf rey'e dayanarak hususi zamanlarda yapıldığı takdirde bu tertibe göre cereyan etmesi gerekir. Çünkü genel olarak yapılan amellerle zaman, iç içe ve birbiriyle sıkı bir şekilde ilintilidir. Meşru olan bir ibadete eklenen fazlalığın, kendisine eklenene vasıf olması onu aslından çıkarır. Böyle olması, sıfat, kendisine sıfat olduğu şey ile ondan ayrılmayacak şekilde beraber olunca artık onun bir parçası oluşundandır.
Çünkü biz şöyle diyoruz: Sıfat kendisine sıfat olduğu şeyden gerçekten veya itibari olarak ayrılmayacak biçimde olursa, onun aynısı olur. Sıfatın ortadan kalktığını varsayarsak, kendisine vasf olduğu şey (yani mevsuf) dahi ortadan kalkar.
Meselâ konuşma ve gülme sıfatı yok olan canlının insan olma özelliğine sahip olamayacağı gibi. Meşru bir ibadete fazladan eklenen sıfat, insan örneğinde olan oranda bulunduğu takdirde, asıl meşru olanın muteber olması ortadan kalkar ve her ikisi de gayr-i meşru olur.
Bunun örneklerinden biri de daire şeklinde toplanıp (koro halinde) tek sesle Kur'an okumaktır. Çünkü bu özellik, meşru olan Kur'an okumaya ilave bir özelliktir. Tekkelerde toplananların alışkanlık haline getirdiği sesli (zikir ve) okuma da böyledir. (En azından) şöyle bir ihtimal söz konusudur ki sıfatın muteberliği gizli veya zayıftır. Netice itibariyle meşruluğun bâtıl olduğunda şüphe meydana gelir.
Nitekim Utbiyye isimli eserde İmam Mâlik'ten ayağını kımıldatmayacak şekilde namazda (bir yere) dayanmak meselesinde şöyle bir şey nakledilmektedir: Namaz kılarken (bir yere) dayanma işini ilk olarak yapan adam meşhur birisi olup kendisi hakkında bir şeyler söylenmesinden hoşlanmazdı. Ona:
"Bir kusurun mu var?" denildi. Namazda böyle davranmasından dolayı ayıplanmıştı. Bu yapılan şey hoş olmayan bir şeydir. Bu olayın anlatıldığı kitapta namazın bâtıl olduğu söylenmemiştir. Bunun sebebi namaz kılarken dayanma vasfının namazı etkileme hususunda zayıf kalıp, namazın (diğer özelliklerinin) eksiksiz olmasına oranla hafif olmasındandır.
İşte (bid'atla ilgili) meselede yapılan davranıştaki vasfın etkili olup olmadığna bakılması gerekir. Şayet vasıf, yapılan işte galip/ fazlasıyle etkili bir durumda ise iş, fasit olmaya daha yakındır. Vasıf, yapılan işte galip durumunda değilse fesada çok yakın olmaz.
Geriye bir husus kalıyor ki böyle bir duruma ait hükme nasıl bakmalıdır? Yapılan işte şüpheli bir vaziyetin dikkate alınması söz konusu ise ibadete ihtiyat gözüyle bakılması burada devreye girmektedir. Biliniz ki bu bahsin başında şöyle demiştik: Meşru olana fazladan ilave olunan davranış ona vasıf -veya vasıf gibi- olur. Bu vasfın muteber olması (şu) üç şeyden biri ile; Kasıt, âdet veya bir eksiklik, yahut şer'î olmak ile olur.
Âdet'e bir örnek olarak zamanımız tasavvufçularının zikir hususunda toplanmaları ve sesli zikir yapmalarını söyleyebiliriz. Bu yapılanla meşru olan zikir arasında uzak bir mesafe vardır.[170] Çünkü bunlardan her biri genel olarak diğerinin zıddıdır.
Bir başka örnek olarak İbn Vaddah'm A'meş'den[171] ve arkadaşlarından hikaye ettiği şu olayı zikredebiliriz: Abdullah[172], camide arkadaşlarına kıssalar anlatan bir adama uğramıştı. Adam şöyle diyordu:
On kere Sübhanallah, on kere Lâilâhe illallah deyin! Abdullah onlara şöyle dedi:
Siz Hz. Muhammedin ashabından ya daha iyi hidayeti bulmuş veya daha çok sapıtmış kimselersiniz. Bil'akis daha çok sapıtmalardansınız!
Yine ondan yapılan bir rivayet şöyledir:
Bir adam insanları topluyor ve onlara şöyle diyordu:
"Şu kadar şöyle şöyle Sühhanallah diyene Allah'ın rahmeti vardır." Halk söyleneni yapıyordu. Adam (tekrar): "Şu kadar şöyle şöyle Elhamdülillah diyene Allah'ın rahmeti vardır." Halk söyleneni yapıyordu. Rivayeti nakleden kimse diyor ki:
Abdullah b Mes'ud onlara uğramıştı. Onlara şöyle dedi:
Peygamberinizin ulaşmadığı bir hidayete mi erdiniz? Hiç şüphe yok ki siz bir sapıklığın kuyruğundan tutmuş bulunuyorsunuz!
Yine Abdullah b. Mes'ud'a Kûfe'de insanların çakıl taşları ile (sayıyı gözeterek) tesbih çektikleri anlatılmıştı.[173] Hz. Abdullah onların yanına gitti. Oradakilerden her biri önüne bir küme çakıl koymuş bulunuyordu.
Râvi diyor ki:
Abdullah b. Mesud o çakılları oradakilere durmadan atıyordu. Tâ ki onları mescidden çıkarana kadar. Bir taraftan da şöyle diyordu:
Siz yeni bir icad ve zulüm çakırdınız. Siz Hz. Muhammedin ashabından daha mı faziletli ve bilgilisiniz?
İşte bu özellikler zikri meşru olmaktan çıkarmıştır. Yukarda ifade ettiğimiz gibi mekruh vakitlerde namaz kılmak veya farz namazları vakti girmeden kılmak gibi örneklerden şunu anlamış bulunuyoruz: Bu konulardaki yasaktan maksat yasaklanan şeyin (yapıldığı takdirde) ibadet yapılmış olmayacağının bildirilmesidır. Bayram günü oruç tutmak da böyledir.
İbn Vaddah'ın Ebân b. Ahbas'tan[174] rivayet ettiğine göre İbn Abbas söyle demiştir:
Talha b. Ubeydullah el-Huzaı[175] ile karşılaşmıştım. Ona dedim ki:
Kardeşlerinden, Ehli sünnet ve'l Cemâatten olan bir topluluk müslümanlardan hiç bir kimseye dil uzatmadan bir gün birinin, bir başka gün diğerinin evinde toplanıyorlar. Mihrican ve Nevruz günleri de bir araya gelip oruç tutuyorlar, (Ne dersin?) Talha şöyle dedi:
Bu çok şiddetli bir bid'attır. Nevruz ve Mihrican[176] günlerine saygı göstererek ibadet etmekten Allah'a saygı göstermeleri (onların) daha şiddetli (ihtiyaçları) dır.
Sonra Enes b. Mâlik'i uyandırdım. Yanına çıkıp Talha'ya sorduğumu ona da sordum. Anlaşıp söz birliği etmişçesine o da Talha gibi cevap verdi. Hz. Enes, Nevruz ve Mihrican oruçlarını Hristiyanların[177] saygı gösterdiği gibi bir saygı davranışı olarak değerlendirmiştir. Böyle bir maksat eğer ibadeti ifsad ederse, benzerleri de aynıdır.
Yunus b. Ubeyd'den[178] rivayet edildiğine göre bir adam Hasan'a[179]şöyle dedi:
Ey Said'in babası! Bizim şu (davranışları yaptığımız) meclisimiz hakkında ne dersiniz? Biz ehl-i sünnet vel cemaattan bir topluluğuz. Hiç kimseye dil uzatmayız. Bir gün filanın, bir gün bir başkasının evinde toplanırız. Toplantılarımızda Allah'ın kitabını (Kur'anı) okur, kendimiz ve genel olarak müslümanlar için dua ederiz.
Râvi der ki:
Hasan bunu şiddetle yasakladı.[180]
Bu manada nakledilecek şeyler çoktur. Demek oluyor ki fazladan olarak yapılan şey, yukarda anlatılan dereceye ulaşmaz ise durum hafif olmakta, yapılan şeyin hükmü ayrı, meşru olan şeyin hükmü ayrıdır. Nitekim Vaddah'ın Abdurrahman b. Ebî Bekre[181] den rivayet ettiği olayda bunu görmekteyiz:
Abdurrahman şöyle diyor:
Ben camide Esvedb. Serî'in[182] yanında oturuyordum. Onun yeri camiin arkasında idi. İsmail oğulları (İsrâ) sûresini başından okumaya başladı, "...tekbir getirerek onun (Allah'ın) şânını yücelt" anlamına gelen 111. ayete geldiğinde çevresinde oturmakta olanlar seslerini yükseltiler. O sırada bastonuna dayanarak Mücâlid b. Mes'ud çıkageldi. Topluluk onu görünce "Merhaba! gel otur." dediler. O:
Her ne kadar meclisiniz güzel ise de sizin yanınıza oturacak değilim. Ben (gelmez) den önce öyle bir şey yaptınız ki müslümanlar onu hoş görmezler. Müslümanların hoş görmediği şeyi yapmaktan kaçınınız.
Mücâlid'in o meclisi (topluluğun) iyi görmesi Kur'an okunduğu için idi. Kur'an okumanın bir yerinde sesin yükseltilmesi güzel olan okumaya eklenmez. Eklenme olduğu takdirde her ikisi de gayri meşru olur.
İbn'ul Kâsım'm İmam Mâlik'ten işittiği şu olay da buna benzer:
Bir topluluk[183] bir araya gelip bir sureyi toplu olarak okuyorlar. İskenderiye halkının yaptığı gibi, İmam Mâlik bunu mekruh görmüş ve insanların böyle bir şeyi yapmasını hoş görmemiştir.[184]
Yine İbn-i Kâsım'a buna benzer bir soru sorulmuş, o da İmam Mâlik'ten bunun mekruh olduğunu rivayet, bunu yasaklayarak bid'at görmüştür.
Bir başka rivayette İbn'ul Kasım İmam Mâlik'ten şöyle rivayette bulunmuştur. İmam Mâlik'e camide Kur'an okumaktan sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir:
Eskiden böyle bir şey yok idi. Sonradan icad edilmiştir. Bu Muhammed ümmetinin sonu, ilkinden daha çok hidayet üzere olan bir şey yapmamıştır. Kur'an güzeldir.
İbn Hüşd diyor ki:
İmam Mâlik bu sözü ile camide namazlardan sonra mutlaka özel bir surette Kur'an okuyup bunun alışkanlık haline gelmesini kastetmiştir. Kurtuba Camiinde sabah namazından sonra yapıldığı gibi. İbn Rüşd diyor ki:
İmam Mâlik bunu bid'at görmüştür. İmam Mâlik'in yukarda rivayet edilen sözündeki "Kur'an güzeldir" ifadesinin iki ihtimâli vardır:
a- Denilebilir ki camide toplanarak ayrıca Kur'an okuma ziyadeliği, Kur'an okumanın güzelliğini etkilemez.
b- Kur'anı sizin yaptığınız gibi olmamak üzere okumak güzeldir. Bu ihtimalin anlaşılması açıktır. Bunun delili bir başka yerde şöyle söylemiş olmasıdır:
"Sokaklarda ve çarşıda Kur'an okunmasından hoşlanmıyorum. Ancak namazda ve camide Kur'an okunması hoşuma gidiyor." İmam Mâlik bu ifadesiyle Kur'an'ın ancak Selef (geçmişlerin) okuduğu üzere okunmasını kasdetmektedir. Bu ifade, daire yaparak toplanıp Kur'an okumanın mekruh olduğunu gösterir.
İmam Mâlik, "Kur'an güzeldir." sözü ile yukardaki ifadesinden genel olarak Kur'an okumanın mekruh olduğu anlamını vehmedenlere karşı çekincesini ortaya koyuyor. İmam Mâlik'in sözünde cemaat olup toplanmanın, Kur'an okumaktan ayrıldığını gösteren bir delil yoktur.
Üçüncü Kısım: Bu kısımda vasıf, ibadete bir ilave imiş zannına yol açmaktadır. O derecede ki vasıf ibadetin özelliğinden veya ondan bir parça imiş gibi inanılmaktadır. Bu kısımda yanlış uygulamaya yol açmasından dolayı yasaklanma durumuna bakılır. Her ne kadar bu hususta genel bir görüş birliği varsa da âlimler arasında detayda tartışmalar vardır. Çünkü her yanlış uygulamaya yol açan durum, yasaklanma durumunda değildir. Bunun delili ödemesi ertelenerek yapılan satışlarda ve benzerlerindeki görüş ayrılığıdır. Şu kadar ki Ebu Bekir Turtuşî, bilginlerin yanlış uygulamaya açılacak yolu kapatmak için bu tür meselelerdeki görüşlerini inceleyerek bu hususlarda görüş birliği olduğunu hikaye etmektedir. Bazı detaylarla görüş ayrılığının var olduğuna göre, birilerinin üzerinde konuştuğumuz meselede de aynı durumun olacağını söylemesi inkar edilemez. Önce örnekler verelim, sonra meselenin hükmünü konuşuruz. Örnekler:
a- Hadiste bildirildiğine göre Hz. Peygamber, Ramazan ayından bir veya iki gün öncesinden oruç tutmayı yasaklamıştır.[185] Âlimlere göre bunun gerekçesi bu günlerin Ramazandan sayılması korkusudur.
b- Rivayet olunduğuna göre Hz. Osman seferi durumda namazı kısaltmadan kılardı.[186] Kendisine:
Sen Hz. Peygamberle birlikte (seferi iken) namazı kısaltmamış mıydın? denildiğinde Hz. Osman şöyle diyordu: Evet, fakat ben insanların imamı (devletin başı)yım. Çölden gelmiş bedevilere bakıyorum da namazı iki rekat kıldırdığım takdirde namaz böyle farz kılındı diyeceklerdir.
Bilindiği üzere seferi durumda namazı kısaltarak kılmak (Hz. Peygamber'in) sünneti veya vaciptir. Buna rağmen, dinde meşru olmayan yeni icad edilmiş bir işe yol açacağı korkusundan namazı seferi iken kısaltmayı terk etmiştir.
c- Hz. Ömer (bir keresinde) ihtilam olmuş, yıkanmayı ısfâr vaktine değin geciktirmiştir.[187] Bu konuda namaz kılacak kadar kendilerinden giysi alıp, sonra geniş vakitte kendi giysisini yıkamasını söyleyen Hz. Ömerin söylediği şu söz konumuzla ilgilidir:
"Eğer onu yapsaydım sünnet olurdu. (Pislikten) gördüğümü yıkar, görmediğime su serperim."
d- Huzeyfe b. Esîd şöyle diyor:
"Ebu Bekir ve Ömer (r.a.) hazretlerinin, farzdır görüşüne yol açacağı korkusundan kurban kesmediklerine tanık oldum."
Abdullah b. Mes'ud'dan da benzeri bir rivayet vardır. O şöyle demiştir:
"Ben sizin en zenginlerinizden olduğum halde, komşuların kurban kesmeyi farz sanmaları korkusundan dolayı terk ediyorum."
Selefi Salihinden bu kabil nakiller çoktur.
e- İmam Mâlik Ramazan orucu bitince peşinden Şevval ayından altı gün oruç tutmayı, bu konuda sahih hadis olmakla beraber mekruh görmüştür. Ebu Hanife de ona uymuş "Bunu güzel görmüyorum." demiştir.[188] İmam Mâlik, kendilerine uyulan diğer kişilerin de bu orucu tutmadıklarını ve bid'at olmasından korktuklarını haber vermiştir.
Hz. Peygamberin Küba'ya gelmesinin ve benzerlerinin aynısını yapmak da bu kabildendir.[189]
Genel bir ifade ile söylersek, meşru olarak aslı var olan fakat sürekli yapdması halinde sünnet olduğuna inanılacak amelin terkedilmesi arzu edilir. Böyle yapılması yanlış uygulamaya yol açmasını önlemek içindir. Bundan dolayıdır ki İmam Mâlik ihrama girdikten sonra teveccüh duası yapmayı, (Kur'an) okumaya başlamazdan önce dua okumayı, yemekten önce el yıkamayı mekruh görmüş ve namaz kılarken giysisini önüne koyan kimsenin, bu davranışını uygun görmemiştir.
Dördüncü Kısım: Konumuza dönelim; Biliniz ki şayet bu bölümün içerdiği meselelerde nassın bulunmadığı durumlarda bir müetehid, yanlışlığa yol açmamak için yasaklamama cihetine gitmiş ise, hiç şüphesiz bu amel ona göre meşrudur ve bunu işleyene sevap vardır.
Yanlışa yol açma kapısını kapama cihetine gidene göre şüphe yok ki bu ameli yapmak yasaklanmıştır. Sahabe ve tabiînin geçmişlerinden pek çoğu ve diğerleri bu ekoldendir. Amelin yasaklanması onun kötülenmiş ve kötülenmeyi gerektiren bir durumda olmasını gerektirir. Şu kadar ki bu ameldeki yasaklanma mücavir (amelin kendisinde olmayan) bir durum ile ilgilidir. Bu durumda olan amellerde bir şüphe ve araştırma söz konusudur, ihtimal ki meselenin aslı ile mücavir meselenin birbirinden ayrı olması düşünülebilir. Meselenin kendisi emredilmiş, sonucu itibariyle ise yasaklanmış durumdadır.
Bu kabil meselelerde izlenecek iki yolumuz vardır:
Birinci yol: Meselenin aslında yasak ne ise ona yapışmak. Örnekler:
a- Yüce Allah buyuruyor: "Ey iman edenler! "Râinâ", demeyin..." (Bakara 104)
b- Cenab-ı Hak buyuruyor: "Allah'tan başkasına tapanlara (ve putlarına) sövmeyin; sonra onlar da bilmeyerek Allah'a söverler." (Enam, 108)
Hz. Peygamber birtakım şeylerin yapılmasını yasaklamıştır. Bu yasaklar şunlardır:
Zekât korkusuyla toplu olan (hayvan)ları ayırmak, ayrı olanları bir araya getirmek.[190]
Parasını önceden verip mahsulü hasat zamanında almak, Âlimler bu yasağı faize sebep olacağı gibi bir gerekçeye bağlamışlardır.
Kendisi ile evlenilmesi caiz olan kadınlarla (bir yerde) yalnız kalmak.
Yanında mahremi olmadan kadının sefer mesafesi uzaklığında bir yere yolculuğa çıkması.
Ayrıca kadınların erkeklerin bulunduğu bir ortama çıktıklarında örtünmeleri ve erkeklerin kadınlara bakmamaları Hz. Peygamber tarafından emredilmiştir.
Alimler bu emir ve yasaklardan ve benzerlerinden emrin ve yasağın illetini (gerekçesini) yanlışa ve kötülüğe yol açma olarak belirlemişler, başka bir gerekçeden söz etmemişlerdir.
Her ne kadar bir gerekçeden söz ediliyorsa da yasakda asıl olan, yasaklanan şeyde geçerli olmasıdır. Yasağı mücavir bir sebebe yönlendirmek delilin aslına aykırıdır. Asıldan dönüş, ancak delil ile olur. Yasaklanmış olan her ibadet, ibadet olmaktan çıkar. Çünkü ibadet olsaydı yasaklanmazdı. Böyle bir ibadeti yapan meşru olmayan bir şey yapmış olur. Yasağa rağmen ibadet ederse bid'at işlemiş olur.
Burada "Gerekçenin kendisi mücavereti göstermektedir. Yasaklanan şey emredilenden başkasıdır. İkisinin ayrı ayrı olması düşünülebilir." denilemez. Çünkü biz şöyle diyoruz: Mücavir olan özellik, lâzım bir vasıf durumunda olduğu zaman, yasak sadece mücavir özellikten değil tamamen kalkar. Bu husus ikinci kısımda açıklanmıştır.
İkinci Yol: Harama vasıta olan bazı meselelerde harama vasıta olan şey, hükümde haram olan şey gibidir. Örnekler:
a- Sahih hadis olarak rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
"Kişinin anasına babasına sövmesi büyük günahlardandır." Sahabe şöyle dediler:
Ey Allah'ın Rasûlü! Adam anasına babasına söver mi? Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
Evet, o (bir başka) adamın babasına söver. O da sövenin anasına babasına söver."[191]
Görülüyor ki Hz. Peygamber, başkasının ana-babasına sövme, kendi ana-babasına sövme yerine koymuştur. Dikkat edilirse Hz. Peygamber ilk sözünde dolaylı sövmeden söz etmemiştir. Bu ifade, bizim üzerinde durduğumuz hususta zirve durumundadır,
b- Hz. Aişe'nin Zeyd b. Erkam'ın[192] cariyesi ile yaptığı konuşmadır. Hz. Aişe ona şöyle demiştir:
"Zeyd b. Erkam'a ulaştır ki eğer o tevbe etmezse[193] Allah'ın Rasûlü ile yaptığı cihadı iptal etmiş, boşa çıkarmış olur."
Böylesine tehditvâri bir sözü söylemek, ancak helâl olmayan bir şeyi yapana olur. Bir büyük günah işleyen kimseye olmaz. Hatta Hz. Aişe sözünün sonunda ayetin "Rabbinden bir öğüt gelir ve faizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir." (Bakara, 275) kısmı ile (Zeyd'i) teşvik etmektedir.
Bu ayet, faiz işlemi yapmak dışında bir hususu bildirmek için indirilmiştir.[194] Ayet-i Kerime faize vasıta olan şeyi de faiz konumunda saymıştır. Bununla beraber biz kesin olarak biliyoruz ki Zeyd b. Erkam ve cariyesi faizi kast ederek bir eylem içinde olmamışlardır.[195] Nitekim akıl sahibi bir kimse ana-babasına sövme kasıtı içinde olamaz.
Harama vasıta olan bazı olaylarda bu mana sabit, olunca, hepsinde aynı mana vardır. Çünkü bid'atçinin hakkında nass olmayan olgulardan bid'atına çağrıda bulunmadığı meselelerde bir fark yoktur. Ancak hakkında nass olan meselelerde (bid'atçı) hasmı zorlarsa bu müstesnadır. (Bu durumda) ibadet olması da, mubah olması da söz konusu değildir. (Bu davranış) caiz olmayan bir şeye vasıta oluyorsa o iş, ibadet de değildir, mubah da değildir,
Fakat bu kısımda yasak, (yapılan şeyin) vasıta olma durumuna göre yasaklama kademesinde yerini alır. Şöyle ki: Bid'at, büyük günahlardan ise, vasıta olan şey de öyledir. Veya bid'at, küçük günahlardan ise vasıta olan şey de öyledir. Bu mesele hakkında uzun uzun konuşulabilir. Fakat bu kadar işaret yeterlidir. Başarı Allahtandır.[196]
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
[1] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/317-318.
[2] Hadid: 27.
[3] Ayetin bir başka tefsirine göre 32. Ayetteki söz konusu zamirin mercii "atlar"dir. Bu tefsir lafız ve mana yönünden daha açıktır.
[4] Ruhbanlığı uyduranlar İsrailoğulları değil Hıristiyanlardır.
[5] Yani ruhbanlığın onlara, kendileri buna ısrarla devam ettikleri için emredildiği görüşü (Çeviren)
[6] Yani meşru olan bir şeyin şartına riayet etmedikleri için bid'atçi durumuna düşmüşlerdir görüşü (Çeviren)
[7] Hucurat: 7
[8] Bakara: 185
[9] Nisa: 28
[10] Maide: 87.
[11] Bu hadisin taliki daha önce geçti.
[12] Ebu Hureyre'nin bu hadisi Buhari'de geçmektedir: Kitabu's-Savm. Babu't-Tenkil limen eksera’l-Visal, no:1965, s.242, c.IV. Fethu'1-Bâri.
[13] Buhari. K. Siyam, Babu Savmi Yevmi-Cumua.no:1984, 1985; Müslim, K. Siyam, B.Keraheti Sıyami Yevmi'l-Cumua münferiden 2/801.
[14] İmam Mâlik Muvatta'mda şöyle demişti: ''Hiçbir âlim, hiçbir fikıhçı ve onların peşinden giden hiç kimsenin Cuma günü oruç tutmayı yasakladığım görmedim. Bazı âlimlerin Cuma günü oruç tutuğunu gördüm." (Muvatta. K. Siyam, B. Câmiu's-Siyam) Vahy dönemi sona erdikten sonra hadisteki yasağın illeti ortadan kalktığı için. İmam Malikin sözü ile hadis arasında bir çelişki yoktur. (Çeviren)
[15] Buharı. K. İman, B. Ehabbu'd-Dinî ilallahi edvemuhu. no:43; Buhari, K. Teheccüd. B.18. no:1151; Buhari. K. Savm, B. Savmi Şaban, no:l970; Buhari, K. Libâs, B. Cülusi alel-Hasır. No:5861. Müslim. K. Salâti'l-Müsâfirin. B, Fadileti’l-Ameli'd-Dâimi min kıyami’l-Leyl; no:220. K. Siyam. No:177. Mâlik, el-Muvatta. K. Salâti’l-Leyl, B. Mâ câe fi salâti'l-Leyli no:4. C.1I. s.118. Ahmed Müsned.6/40. 51, 61.Ebu Davud, Tatavvu, Nesâî (Çeşitli yerlerde var) Meselâ K. Kıyami'l-Leyl. K. İman, İbn Mâce, K. Zühd, B. Müdavemetü ale'1-Amel, no:4238.
[16] Buhâri. K. Teheccüd. B. Mâ Yükrahu mine't-Teşdid fi'l-Ibade, no:110.
[17] Buhari. Kitabü’ t-Teheccüd, B.20, no:1153. Fethu’l-Bâri, 3/46; Müslim, Siyam, 181. Ahmed. Müsned. 2/58, 188.
[18] Buhâri. K. Savm, B. Savmu'd-Dehr, no:1976; Müslim, K-Savm. B. En-Nehyi an Savmi'd-Dehri. 1159: Nesâî. Savm. 2393.
[19] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/319-330.
[20] "Bize adakta bulunmayı yasaklıyordu" sözü sadece adağın durumunu pekiştirmek/onun önemine dikkat çekmek ve onu üzerine vacip kıldıktan, yani adakta bulunduktan sonra yerine getirilmesini ihmalden sakındırmak için söylenmiş bir sözdür. Bunun manası adakta bulunulmasın diye haram kılmak olsaydı bu, adağın hükmünü ve yerine getirilmesinin lüzumunu ortadan kaldırmak olurdu. Çünkü yasakla birlikte onu yapmak masiyet haline dönüşürdü ve yerine getirilmesi de gerekli olmazdı. Bu hadisin yorumu şudur: Rasulullah (s.a) onlara bu işin kendileri için bu dünyada bir fayda sağlamayacağı gibi bir zararı da def etmeyeceğini ve Allah'ın takdirinden de bir şeyi değiştirmeyeceğini öğretmektedir. Rasulullah (s.a.) onlara (sanki) şöyle demektedir: Allah'ın sizin için takdir etmediği bir şeyi adakla elde etmek veya Allah'ın sizin hakkınızda hükmettiği bir şeyi adakla engellemek için nezir yapmayın. Nezir/adak yapmışsanız bunu da yerine getirin. Çünkü adadığınız bir şeyi yerine getirmeniz sizin için bir zorunluluktur. Hadisin anlamı budur. (Mealimü's-Sünen, 3/591)
[21] Buhari, K. Eyman ve'n-Nüzür. B. Vefau bin-Nezir, no:6692, 6693. K. Kader, B. İlğâü'l-Abdi en-Nezra ile'l-Kader. 6608 ve 6609; Müslim. K. Nezr, M. Nehyi ani’n-Nezr, no: 1639, 1640; Ebû Dâvud, K. Eyman ve'n-Nüzûr, B. Nehy anin-Nüzür, No:3287; Tirmizi, Babü Kerahiyyeti'n' Nezr. No:1538. İbn Mâce. Keffaret, B. Nehy ani'n-Nezr, no:2122. îbn Hıbban, K. Nüzür, Babu Zikril-İlleti elleti min ecliha zecrun anin-Nezr, no:4361.
[22] Nahl:91
[23] Buharı, K. Eyman ve'n-Nüzür. B. Nezr fi mâ lâ Yemlikü ve fi ma'siyetin. No:6700. Hz. Aişe rivayeti. Tirmizi, K. Nezr, No:1526. Ebû Dâvud, K. Eyman, ve'n-Nüzür, no:3279, Hz. Aişe rivayeti. Ibn Mâce, K. Keffârat, B. Nezr. 2126, İbn Hıhban, Sahih, K. Nüzür. 4372, 4373, Beyhaki, Sünemi Kübra, K. Cizye, 9/231.
[24] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/331-333.
[25] Buhari. K. Edeb. B. Sun’ut-Taam ve't-Tekellüfü li'd Dayf, no:6139. Fethu’l-Bâri, 10/550. Tirimizi. K. Zühd. 2413.
[26] Ahzab: 45. 46
[27] Müslim, Cihad. h.no:l732; Ebu Davûd, Âdâb, no:4835.
[28] Maide:77.
[29] Bayhaki. Şuabü'l-İman; Kenzü’l-Ummal. 10/132. no:2658.
[30] İsra: 29
[31] Furkan:67.
[32] Buhari. K. Teheccüd. h.no:1152: Müslim. K. Sıyam. B. Nehy an Sıyamilleyl. İbn Mâce. İkâmeti’s-Salati ve’s-Sünnetü fıha. Babu mâ câe fi Kıyamil-Leyl,No:1331
[33] Buhari, K: Eyman ve’n-Nüzur, h.no:6704,İbn Abbas rivayet etti. Ebu Davud, K. Eyman ve’n-Nüzür,h.no:3300, Enes İbn Malik rivayet etti. İbn Mace, K. Keffarat, h.no:2136 Kuvvetli görüşe göre hadiste sözü edilen adam Ebu İsrail’dir. İsmi Kayser el-Amiridir. Sahibidir.Bu isimde ve künyede başka bir sahibi yoktur. İbn Abbas ve Enes İbn Malik rivayetlerinden başkada bu sahabinden söz eden başka bir hadis yoktur.
[34] İnsan: 7.
[35] Hadid: 27.
[36] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/334-341.
[37] * Bu rivayet el-İ’tisam'm metnine eksik girdiği için biz daha iyi anlaşılsın diye el-Muvafakat'tan aldık. (Çeviren)
[38] Bu konudaki haberlerin ve rivayetlerin ayrıntıları için büyük âlim Muhammed Abdülhay el-Lekn evinin "ikâmetü’l-Hucce alâ enne'l-İksara fi't-Teabbüdi Leyse bi bid'a" isimli eserine bakınız. Bu eser, kendi konusunda tektir. Sahabe, tabiin ve selef-i sâlihinden gelen sahih rivayetleri toplamıştır. Ebû Ğudde tahkik etmiştir.
[39] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/342-346.
[40] Parantez içindeki soru işaretli kısım terceme ettiğimiz metinde de aynen geçiyor. Bu eksiklik yüzünden bu kısmın tercemesi mümkün olmadı. (Çeviren)
[41] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/347-350.
[42] Yani mendup da vacip de talep edilen şeylerdir (Çeviren)
[43] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/351-356.
[44] Maide: 87, 88.
[45] Bak: İbn Kesir. Tefsir. 2/84. Burada ayetin nüzul sebebi ayrıntılı olarak anlatılmıştır.
[46] Bu hadisi; müellifin de dediği gibi Tirmizi, İbn Abbas'tan rivayet etmiştir. Fakat o şöyle demiştir: Bu hadis gariptir, bazıları bunu mürsel olarak rivayet etmişlerdir. Halid el'Hiza da İkrimeden Mürsel olarak rivayet etmiştir. (Tuhfetü’l-Ahvezi. 8/329, Ebvabu Tefsiri’l-Kur'an, h.no:3242.) Ben derim ki: Bir benzerini Buhari îbn Mes'ud'dan rivayet etmiştir: Kîtabu't-Tefsir. no:4615 ve K.Nikah. 5071. 5075.
[47] Bak. Firuzâhadi, Tenviru’l-Mikyas min Tefsiri ibn Abbas, s.79; İbn Kesir, Tefsir, 2/83, 84.
[48] Biz metne bağlı kalarak terceme ettik. İbn Kesirde geçen bu rivayetten Ma'kü'in bir şeyi yememeye ve yatağında uyumamaya yemin ettiğini anlıyoruz. (Çeviren)
[49] Müellifin İbn Rüşde verdiği cevap, usul kaidelerince de onaylanan gayet açık ve net bir cevaptır. Çünkü bizim şeriatımızca onaylandığı ve ona aykırı bir şey olmadığı takdirde bizden öncekilerin şeriatı da bizim şeriatımızdır. Ancak Hz. Meryem'in tuttuğu söz orucu sadece ona mahsustur, insanların geneli için bir delil sayılamaz. Özel kişiler için de delil olamaz.
İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/357-362.
[50] İslamdan Önce Araplar bâtıl inançları sebebiyle bazı bahanelerle birtakım hayvanları putlara kurban etmek için onları kendilerine haram kılarlar ve serbest bırakırlardı. Bu cümleden olarak beş kere doğuran ve beşinci yavrusu dişi olan deveye bahira denilir, kulağı çentilir, sağılmaz, sütü putlara bırakılırdı. Biri erkek, diğeri dişi olmak üzere ikiz doğuran koyun veya deveye vasiıla denirdi ve puta kurban edilirdi. On nesli dölleyen erkek deveye de hâmi denirdi. O da serbest bırakılırdı. (Çeviren)
[51] Nahl: 116.
[52] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/363-364.
[53] Tahrim: 1
[54] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/365-367.
[55] Âli İmran:93
[56] Tenviru’l-Mikbas min Tefsiri ilin Abbas. s.42.
[57] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/368-369.
[58] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/370-371.
[59] Bk: İhya. C.II, S.34-95, Mısır. Dâru'l-Hadis, 1412.
[60] Bk: Ahmed ibn Teymiyye, el-Kavâidu’n-Nûraniyyetü’l-Fıkhıyye.
[61] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/372-377.
[62] Nisa: 29.
[63] Tevbe: 120
[64] Ahkaf 20.
[65] Rahman: 10-22.
[66] Bk: el-Muvafakat, teklifi hükümlerden mubah bölümü (Çeviren)
[67] Meselâ oruç, hac ve rihad gibi meşakkatli işler. Allah tarafından mükelleften istenen şer'i birer yükümlülük olunca, mükellefin umre itaatten ekle ettiği zevk ve haz. onların kolayca yerine getirilmelerini sağlar. (Çeviren)
[68] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/378-382.
[69] Müellifin verdiği örnek Sahih'te geçeri İbn Abhas. Hz. Peygamber'in (s.a) geceleyin kıldığı namazı öğrenmek ister. Ve bu maksatla Hz. Peygamber'in hanımlarından halası Meymûne'nin yanında geceledi. Hz. Peygamber namaz kılmaya kalkınca o da onunla birlikte kalktı ve ona uydu. Hz. Peygamber (s.a) vitirle birlikte onbir rekat namaz kıldı.
[70] Bu hadisin geçtiği kaynaklar şunlardır: Abdurrezzak. el-Musannef. 2/407. h.no:3877. Ahmed. Abdurrezzak'tan, 3/164. Muvutta. l/168 Ebû Davud. K. Salât. H.no:6l2.Beybakî. K. Salât. Babu'r-Raculi Ye’temmu bir'racüli.
[71] Yerfe: Hz. Ömer'in hizmetçisidir.
[72] el-Müdevvene: Sahnun'un (Ö.240/854) öncülüğünde tedvin edilen ve İmam Malik ve yakın öğrencilerinin görüşlerini toplayan hacimli bir eserdir. Maliki mezhebinin iki temel kitabından biri sayılır. Diğeri Muvatta'dır. (Çevirim)
[73] Ma’rur: Uzun bir ömre sahip büyük bir âlim. İsmi ve künyesi el-Ma'rur ibn Süveyd Ebû Umeyye-Esedi et-Kufi, İbn Mes'ud'dan. Ebu Zer'den ve bir topluluktan nakil yapmıştır. Ondan da Asım İbn Behdele, A'meş. İbn Ebi’l-Ca'd nakil yapmıştır. Hicri 120 yılında 80 küsur yaşmda vefat etmiştir. (Siyeru A'lami'n-Nübelâ, 4/174. Tabakat ibn Sa'd, 6/118, el-Mearif. 432; Tehzib,10/230)
[74] Bu rivayet, Hz. Ömer'in yolculuk esnasında kısa sûrelerle namaz kıldırdığına işaret eder. Buruda Fil ve Kureyş sûreleri zikredildi. Kılınan namaz ise sabah namazı idi.
[75] İsa İ’bn Yunus ibn Ebi İshak Ömer ibn Abdillah. Büyük bir âlim ve hadiscidir. Künyesi Ebû Muhammed el-Hemedâni es-Subey'i el-Kûfî'dir. Babasından, kardeşinden. Süleyman et-Teymi. Hişam ibn Urve ve daha pek çok kişiden hadis nakletti. Geniş bir ilmi. saygınlığı ve ilim yolunda pek çok seyahatleri vardı. Ondan da Bakıyye. îbn Vehb, el-Velid ibn Müslim ve kendi çağdaşları nakilde bulundular. 87 yılında vefat etti (Siyeru'l-A'lam 8/489: Tarihu't, 7/634; Tehzib. 8/237)
[76] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/383-387.
[77] Buhari. K. Âzân. B. Zikir ba'de’s-Salat, h.no:844; K. Daavât. B. Duâ ba'de's-Salat. 6330; K. Rikak. Babu Ma Yukrahu min kil ve kal. 6473; K. Kader, B. Lâ mania Lima A'tallahu. 6615. K. el-İ'tisam, B. Ma yükrahu min Kesrati’s-Sual, 7292. Müslim. Kitabu's-Salat, h.no: 593. Ebû Davud, K. salat, B. Mâ Yekûlü'r-Rasulü iza sellem. 1505
[78] Müslim. K. Sâlat. B. İstihbâbi ba'de's-Salâti. no:592. Tirmizi. Kitabu's-Salât. 298. Ebû Davud. K. Salat. B. Ma Yekulu’r-Racuılü İza Selleme, 1512. Nesâî, K. Salat. B. İftitah. 1339. İbn Mâre. K. Salat, B. Mâ Yukâlü ba'de’t-Teslim fi's-Salât, 924.
[79] Saffat: 180.
[80] Tirmizi. K. Daavat, h.no:3419. Ebû Davud. K. Salat, B. Ma Yekûlu'r-Raculü izâ Selleme. h.no: 1509. Her ikisi de Hz. Ali'den rivayet etmiştir.
[81] Ebû Dâvûd, K. Salât, B. Mâ Yekulü'r-Raculü iza selleme, h.no:1508
[82] Tirmizî, K. Daavat, h.no:3546. İbn Mâce, Dua, 3830. Ebu Dâvûd, K. salat, 1510.
[83] Bu konuda daha geniş bilgi için bak: imam Nevevi'nin. îbn Allan tarafından şerhedilen Kitabü’l-Ezkâr'ı ve Mekke Harem'inin İmamı Şeyh Abdülhak'ın Tebdi'u'l-İçtimâi li'd-Duâi ba'de'l-Mektûbe' isimli kitabı.
[84] Şâzân, Ebû Ali'nin babası veya dedesidir. Ebu Ali'nin ismi ise şöyledir: Ebû Ali el-Hasen ibn Ebî Bekir Ahmed ibn İbrahim ibn el-Hasen ibn Muhammet; ibn Şâzân el'Bağdâdi. Bir usûlcüdür. Irak'ın temel direklerindendir. H.339'da doğmuş, h.425 yılının son günü vefat etmiştir. (Siyeru A'lami'n-Nubelâ, 17/415, Şezarat 3/227; el-Bidâye ve'n-Nihâye, 12/39.)
[85] Bu hadis Ebu'd-Derda'dan rivayet edildi. O dedi ki: Rasulullah'ı (s.a) şöyle derken işittim: Bir köyde ya da bir çölde, üç kişi bir arada olup da eğer cemaatle namaz kılmazlarsa, anla ki Şeytan onlara üstün gelmiştir. Bu nedenle sen cemaatten ayrılma. Çünkü sürüden ayrılan koyunu kurt kapar. Ebû Dâvud, K. salat, B. Teşdid fi Terki'l-Cemaa, h.no:548 Nesâî, K. Emane, B. Teşdid fi Terki'l-Cemaa. 2/106)
[86] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/388-398.
[87] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/399-406.
[88] el-Utbiyye: Müellifine nisbet edilen bir kitaptır. Kitabın müellifi Endülüslü fakih Muhammed; ibn Ahmed ibn Abdilaziz el-Utbi el-Kurtubi'dir. 254 yılında vefat etmiştir. Maliki mezhebinin meselelerini ihtiva eden bir eserdir. İbn Rüşd el-Ced. bu kitabı el-Beyân ve't.-Tahsîl ismiyle şerhetmiştir. (Bk. Keşf ez-Zunûn, 2/1124 ve Şezeratü'z-Zeheb. 2/129)
[89] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/407.
[90] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/408.
[91] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/409.
[92] Müellif muhtemeldir ki bununla, Rasulullah'ın (s.a.) "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın, müjdeleyin, nefret ettirmeyin" hadisini kastediyor. Bu hadis sahihtir. Ahmed ve Nesei- Enes ibn Malik'den; Buhari ve Müslim ise Ebı Musa el-Eş'ariden rivayet etmişlerdir. Bakınız; Feyzü'l-Kadir, 6/461. h.no:10010; Müslim, 3/1358, h.no:1732.
[93] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/409.
[94] Müellifin sözünün bu şekilde akışı bunun tek bir hadis olduğu zannını uyandırıyor. Gerçekte o iki hadisten ibaret birer nasstır. Hadis kitaplarında bulduğumuza göre durum budur. Benim bu sözümün doğruluğu dikkate alınırsa; bu metne bir ekleme yapmak demektir. Buna göre nasslardan/ibarelerden birisi Mâlik ibn Huveyris'in hadisidir ki O Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu işitmiştir: "Her kim bir topluluğu ziyaret ederse, onlara imamlık yapmasın; onların imamı içlerinden bir adam olsun" Bu hadisi Tirmizî Kitabu Mevâkiti’s-Salât'da 356 numara ile; Ebû Dâvud, K. Salat'da 529 numara ile; Nesâi, K. İmamet’de 2/80'de: Mâlik. Muvatta'ında Salâtü'l-Cemâa'da; Ahmed Müsned'inde, 314'AS- 5/53'de rivayet etmiştir. Diğer nas/îbare ise Sevban'ın rivayet ettiği hadistir ki onda Hz. Peyganber şöyle buyurdı: "Bir kul imam olup da sırf kendisine dua edip diğerlerine (cemaate) dua etmezlikte bulunmasın. Eğer böyle yaparsa onlara (yani cemaate) hainlik etmiş olur." Bu hadisi İbn Mâce. Kitabu ikameti’s- Salat'da 923 numara ile rivayet etmiştir. Tirmizî'de bu rivayet şöyledir: "Bir kişiye (başka) birinin izni olmaksızın evinin içine bakması helâl değildir. Eğer (izinsiz) bakarsa (eve) girmiş demektir. Bir kimseye bir topluluğa imam olup da sadece kendisi için dua edip onlara dua etmemesi de helâl değildir. Şayet böyle yaparsa onlara hainlik etmiş olur. Bir kimsenin (def-i hâcet) sıkıntısı varken namaza kalkması da helâl değildir." Tirmizi bu hadisi Mevâkitu's-Salât bölümünde 2/189'da 357 numara ile Sevbân'dan rivayet etmiştir.
[95] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/409-410.
[96] Tercüme ettiğimiz nüshada "yasaklanmış bir şeyi" ifadesinin karşılığı olarak "menhiyyün anhü' kelimeleri yer almaktadır. Görüldüğü üzere bu ifade ile mana yönünden' cümlede düşüklük gözle çarpmaktadır. Kanaatimizce bunun yerine parentez içinde gösterdiğimiz gibi "Şüpheli bir şeyi' denmesi daha isabetlidir. (Çeviren)
[97] Birinci ciltteki beşinci bolümün baştarafına bakınız.
[98] Bu zâtın adı Vehb. b. Abdullah. Suvai'dir. Babasının adının da Vehb olduğu söylenmiştir. Kondisi Ebu Cuhayfe künyesi ile meşhurdur. Ebu Cuhayfe'ye "Vehb'ul Hayr" da denmiştir. Meşhur bir sahabi olup Hz. Ali ile birlikte olmuştur. Hicri 74 yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib. 2/338; Şezerât, 1/82; Cerh ve Tadil, 9/22
[99] Hadisi Buhâri Abdest, Namaz ve Menakıb bölümlerinde rivayet etmiştir. Hadis numarası, Fethu’1-Bari de 187. 501, 3553 ve 3566 dır. Ayrıca Nesâî'de Hadis genel no 503, bab numarası 252 ve 253 tür.
[100] Misver b. Mahreme b. Nevfel b. Üheyib b. Abdi Menaf b. Zühre ez-Zühri'nin künyesi Ebu Abdurrahman'dır. Kendisi ve babası sahabidir. Hicri 64 yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib,2/249; Şezerât. 1/72; Maarif, shf. 429.
[101] Bu rivayet gerçekten çok uzun bir hadisten küçük bir parçadır. Hadisi, Buhâri Sahihi'nde Şurut bölümünde rivayet etmiştir. Hadis, Feth'ul Bâri'de 2731 ve 2732 numaradadır. Ayrıca Siyeru İbn-i Hişam, 3/361-362 Dar'ul- Hidaye, Mısır basımı.
[102] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/7-9.
[103] Ahzâb: 33/50.
[104] Arapça metinden "kadınların kocaları hakkında adaletli davranmaları vaciptir" gibi bir anlam çıkıyor ki bu doğru değildir. Çünkü metindeki "kasm" ın anlamı hisse ve pay demektir. Nitekim birden çok eşi olan erkek her bir eşine eşit şekilde zaman ayırır. Bu itibarla eşlerine davranmak kadınların erkek üzerinde bir hakkıdır. Ama bu Hz. Peygambere vacip değildir.
[105] Fergani alim bir devlet adamı nlup, adı Abdullah b. Ahmed b. Ca'fer et-Türkî, lakabı Ebû Muhammed'dir. Taberi Tarihine zeyl yazan Fergani Hicri 362'de vefat etmiştir. Bakınız: Siyer-u A'lâm’in-Nübelâ. 16/132
[106] Hallacın adı Hasan b. Mansur b. Mahmi el-Fârisi' dir. Künyesi Ebu Abdullahtir. Dedesi olan Mahmî. mecusi idi. Hallaç tasavvufa girmiş, Sehl-i Tüsteri, sonraları Bağdat'ta Cüneyd ve Nuri ile arkadaşlık etmiştir. Daha sonraları fitneye düşen Hallaç, Hindistan'a gitmiş, orada sihri öğrenmiş, insanları büyü ile kerameti birbirinden ayıramayacak şekilde şüpheye düşürmüştür, pek çok kimse onu faziletli bir kimse olarak bilmiştir. Hallaç Allah olduğunu, Kuran gibi bir kitap ortaya koyabileceğini iddia etmiştir. Kitaplarda Hallac'a ait buna benzer pek çok şeyler anlatılmıştır. (Anlatılanlar doğru ise) Allah ona lanet etsin! Bakınız: Şezerât, 2/233-253; Tarih-i Taberi. 10/147
[107] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/10-11.
[108] İbn-i Vehb'in adı Abdullah b. Vehb. b. Müslim olup künyesi Ebu Muhammed'dir, Mısırlı olan İbni Vehb (hadis) hafızı, fakih ve sağlam (bilgili), ileri gelen imamlardan biridir. İbadetine düşkün, hafız ve sika (güvenilir) bir kimsedir. Nesâî ve başkaları onun sika olduğunu bildirmiştir. 9. rical tabakasından olan İbn-i Vehb, Hicri 297 yılında Şaban ayında vefat etmiştir. 308 yılında vefat ettiği de söylenmiştir. Bakınız: fezkire, 1/304; Şezerât, 1/347; Takrîb, 1/460
[109] Bu zât, Yunus b. Yezid b. Ebi'n Necad el-Eylîdir. Künyesi Ebû Zeyd'dir, Zühri'nin arkadaşı olan Yunus, sika ve hüccettir. Şu kadar ki Zührî'den rivayetinde "biraz hatası vardır. Zühri'den başkasından rivayetinde de hatası vardır. Nesâi onun sika olduğunu bildirmiştir. Ebû Zür'a da onun hakkında: "Yunus'un rivayetinde beis yoktur." demiştir. Yedinci tabakanın büyüklerinden olan Yunus hicri 159 yılında vefat etmiştir. Doğru olan budur. Bakınız: Takrib, 2/386; Tehzib, 11/395; Tezkire, 1/162.
[110] Bu zat. Fakih ve hafız Ebu Bekir Muhammed b. Ubeydullah b. Abdullah b. Şihâb ve hafız Ebu Bekir Muhammed b.Ubeydullah b. Abdullah b.Şihâb ez-Zührî el-Kureşî'dir. İlim adamları arasında yüksek derecesi ve değerli olduğunda görüş birliği vardır. Nadir olarak (rivayetinde) karıştırmıştır. Dördüncü tabakanın ileri gelenlerinden olan İbn-i Şihab hicri 125 yılında vefat etmiştir. Bundan bir veya iki yıl önce vefat ettiği de söylenmiştir. Bakınız: Maârif, shf.472; el-Mecrûhîn, 2/249; Takrib, 2/207; Tezkire, 1/1081 el-Mizan, 8/71
[111] Bu hadisi nisbet edecek bir kaynak bulamadım. Fakat manası doğrudur.
[112] Şâtıbi meselenin ikinci yününü söylememiştir. Uygun olan, meselenin ikinci yönün meşru olmamasıdır. Bu husus iyi düşünülmelidir. Her ne olursa olsun teberrük meselesi Hz. Peygambere mahsustur. Nitekim az önce ifade edildiği üzere Peygamber kan aldırdığında onun kanını içen olmuştur. Bilindiği üzere kan haramdır. Hz. Peygamber kanını içen Abdullah b. Zübeyr'e: "Kanın kanıma karıştı. (Benim kanımdan sen de meydana gelecek kuvvetten dolayı) senden vay insanların haline! (Benim kanım sende olduğundan dolayı insanlara bir yanlışlık yaparsan) insanlardan vay sana" buyurdu.
İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/12-13.
[113] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/14.
[114] Cuma geceleri dörder rekat namaz kılmak, şaban ayının 15. gecesi "Reğaib namazı' adı altında bîr namaz kılmak, Receb ayının başında veya Receb ayının ilk cuma günü oruç tutmak, belirli günleri kabir ziyaretine tahsis etmek bu kabildendir. Bu kabil şeyler pek çoktur.
[115] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/15.
[116] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/15.
[117] Hadisi. Ebu Davud Sünen'inde İlim kitabında, Fetvadan çekinme bölümünde 3656 numaralı hadis olarak rivayet etmiştir.
[118] Bu hadis, devamı olan bir hadisin parçasıdır. Hadisin devamı şöyledir:
"Peygamber:
Ölümü bildin mi? Adam:
Evet. Peygamber:
Ölüme ne hazırladın? Adam:
Allah'ın dilediğini hazırladım. Peygamber:
Git o konuda sağlam şeyler yaptıktan sonra gel, sana ilmin garip olan kısımlarını öğretelim.'
Tahkik yapanın notu: Bu hadis Tirmizide değildir. Yazar, yukarda "Tirmizi -veya ondan başkası-" tarzında şüpheli bir ifade kullanmakta haklıdır. İmam-ı Gazzâli "İhya-u Ulum'id-Din isimli eserinin 1. cildinin 62, sahifesinde bu hadise yer vermiştir. İhya'yı tahkik eden Zeyn'ul Iraki söyle diyor: Bu hadisi İbn'us-Sünnî ve Ebû Nuaym, Riyazet isimli kitaplarında rivayet etmişlerdir, İbn Abd'il Berde Abdul Ber b. Misver hadisinden mürsel olarak rivayet etmiştir. Hadis ciddi bir zayıflık içermektedir.
[119] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/16-17.
[120] Hadisi Buhârî Sahihinin ilim bölümünde rivayet etmiştir. Yukarda sözü edilen bölümü açıklamak üzere muallak hadis ularak Hz. Ali'ye dayandırdığı bu rivayete yer vermiştir. Hadis Feth'ul Bâri de 127 numaradadır. Aynı hadisi '"Müsned'ül Firdevs" de merfu olarak Deylemî de rivayet etmiştir.
[121] Muaz b. Cebel b. Amr b. Evs, Hazrec kabilesinden ve Ensarlıdır. Bedir savaşına ve diğer gazalara katılmıştır. İlim ve Kur'an hükümlerini bilmede zirve olan Muaz meşhur bir sahâbidir. Hicri 18 tarihinde Samda vefat etmiştir. Bakınız: Takrib. 2/255; Şezerât, 1/29; Cerh ve Ta'dil 8/244. Hz.Muaz hadisini Buhârî Sahihinde ilim bölümünde yukarda sözü edilen başlık altında rivayet etmiştir. Fethul Bâride hadis 128 ve 129 numara ile geçmektedir. Hadis şöyledir: Hz. Peygamber Muaz ile birlikte —Muaz binitin terkisinde olmak üzere' binit üzerinde idiler. Hz.Peygamber:
Ey Muaz! buyurdu. Hz. Muaz:
Üç kere "Buyur, emret ey Allah in Rasülü!' diye cevap verdi. Bu tarzda üç kere birbirlerine seslendiler. Muaz Peygamberin cevabını üç kere tekrarlıyordu. Sonunda Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
"Kalbinden tasdik ederek Eşhedü en lâ ilahe illallah ve enne Muhammeden Rasülüllah" diyen herkesin bedenini Hz. Allah Cehenneme haram kılacaktır." Hz. Muaz:
Ey Allah'ın Rasülü! İnsanlara bunu haber vermeyeyim mi? Sevinirler, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber:
O halde buna güvenip çalışmayı terk ederler, buyurdu. Hz. Muaz bunu haber vermezse günaha gireceği endişesile ancak ölmezden önce haber vermiştir. Hadisi Müslim de rivayet etmiştir. Hadis no:32
[122] Bu hadis mevkuftur. Müslim, Sahih,1/11
[123] Bu zât. Şu’be b. Haccâc b, Verd el-Utekî'dir. Utekîlerin azatlısı Şu'be'nin künyesi Ebu Restamidir. Vâsıt denilen yerden olan Şu'be sonra Basrah olmuştur. Sika, Hafız ve işim savlam yapan biridir. Şu'be İrakta ilk olarak hadisi savunan ve rivayet edenleri araştıran kimsedir. İbadete düşkün olan Şu’be hicri 160 yılında vefat etmiş olup, yedinci tabakadandır. Bakınız: Maârif, s: 501; Takrib. 1/351: Tehzib. 4/297: Tezkire 1/193; Cerh ve Ta'dil, 4/369; Şezerat. 1/247
[124] Bu zât. Kesir b. Mürre el-Hadramîdir. Kûfeli olan Hadramî, ikinci tabakadan ve sika bir kimsedir. Onu sahabeden sayanlar yanlışlık yapmışlardır. Künyesi, Ebû Şecere’dir. Bakınız: Takrib. 2/133; Cerh ve Tadil. 7/157
[125] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/18-19.
[126] Bu zât. Mus'ab b. Sabit b. Abdullah h. Zübeyr b. Avvam el'Esedî'dir. Babasından ve bir gurup alimden rivayette bulunmuştur. İbadetine düşkün ama hadis (rivayetin)de özensiz biridir. İbn Main onun (hadis rivayetinde) zayıf olduğunu bildirmiştir. Yedinci tabakadan olan Musalı hicri 157 de vefat etmiştir. Bakınız: Takrib. 2/251; Şezerât, 1/242.
[127] Bu zât. İmam Ebû Abdullah Süfyan b. Said b. Mesrûk es-Sevrî'dir. Küfeli olan Süfyan’i Sevri sıka olup müctehid imamlardan biridir. Süfyan takva sahibi, ibadetine düşkün, (hadisde) hafız, fıkıh bilgini, imam ve hüccettir. Nadiren (rivayetlerinde) karıştırırdı. Süfyan, yedinci tabakanın önde gelenlerindendir. Hicretin 161. yılında 64 yaşında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib.1/311: Tezkire, 1/203; Mizan, 2/169
[128] Bu zât. Ebu Abdullah -bir başka deyişe göre Ebu Ubeydillah- Abdurrahman b. Kasım b. Halid el-Uteki el-Mısrîdir. İmam Mâlikin arkadaşı, güvenilir bir fıkıh bilginidir. Onuncu tabakanın büyüklerinden olan îbn Kasım, hicri 191 yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 1/495: Şezerat. 1/329. Ayrıca Muvatta'ın mukaddimesine de bakınız.
[129] Birtakım kimselerin belirli günlerde ve özel münasebetlerde toplanarak "Samediyye" adını verdikleri şeyi ve (Kur an hatmi dışında) hatimler okumaları da böyledir. Özellikle yaygın olarak gördüğümüz, yolculuğa çıkılarak düzenlenen mevlütlerle yapılan merasimler de böyledir.
İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/20.
[130] Bu zat. Emevi Halifelerinden Ebul'Velîd Hişam b. Abdül Melik'tir. Hilafet süresi 20 yıldan bir ay eksiktir. Basiretli, yumuşak huylu ve doğru görüşü olan bir kimse idi. Paraya düşkün olan Hişam 54 yıl yaşadı. Beyaz tenli şişman ve şaşı idi. Hicretin 125. yılında vefat etti. Bakınız: Şezerât. 1/163; Maarif, shf. 365
[131] Bu çok değerli sahabı ve üçüncü halife Mü'minlerin emiri Osman b. Affan b. Eb'il As b. Ümeyyedir. Hz. Peygamberin iki kızı ile evlendiği için "Zu'nnüreyn'' lakabına sahiptir. O derece utangaç idi ki melekler bile ondan utanırlardı Birtakım farklı görüşlerden sonra Muhammed ümmetini tek mushafda birleştiren odur. Hilâfet süresi 12 yıldır. Hicretin 32. yılında Zül’hıcce ayının 18'inde cuma günü Sevdan b. Hımran tarafından öldürülerek şehid edilmiştir. Bakınız: Tezkire. 1/8; Şezerat. 1/41; Takrib, 2/12; el-Bidâye ven-Nihâye, 7/177: Cerh ve Ta’dil.6/160.
[132] Zevra, uzak yer demektir. Zevrâ Medine'de çarşıya yakın bir yer idi.
Çevirenin notu; Kaynaklarda Zevra hakkında şu bilgileri de görmekteyiz. Zevra, Medine'de Hz. Osman'ın evinin bulunduğu yerdir. Bir başka deyişe göre Mescid-i Nebiy'e yakın çarşıda bir verin adıdır. Bir başka deyişe göre bu çarşının kendisidir. Bakınız: Marasıd'ul Ittıla', Bağdadi, 2/674 Hz. Osman Rasûlullahtan sonra Zevra denilen yerde ikinci bir ezan okutturduğuna göre. Hz. Osmanm cumanın vaktinin geldiğini tekrar ezan okutarak insanlara duyurmak istediği anlaşılmaktadır
[133] Bu zat Esed b. Musa b. İbrahim b. Velid b. Abd'ul Melik b. Davud el-Emevi dir. Hadis aslanı olarak bilinen bu zat çok doğru bir kimsedir. Kendisine ''hadis aslanı" denmiş, garip rivayetleri olduğu ileri sürülmüş, zorlu bir kimsedir. Dokuzuncu tabakadan olan Esed hicretin 212 yılında vefat etmişdir. Bakınız: Takrib. 1/631 Şezerat. 2/27
[134] Yahya b. Süleym. Tâifli olup Mekke'ye yerleşmiştir. Doğru sözlüdür (fakat) ezberi iyi değildir. Dokuzuncu tabakadandır ve hicrî 193 yılında veya daha sonra vefat, etmiştir. Bakınız: Takrib:2/349. Şezerat,, 1/344
[135] Bu senedin doğrusu "Cafer b. Muhammed an Ebîhi an Câbir b. Abdillah'tır. Câbir b. Abdullah, değerli bir sahabidir. Ensardan ve sonraları Sulemi olan Amr b. Hıram'ın oğludur. Allah ondan razı olsun- 19 gazaya katılmış 94 yaşında Medine'de vefat etmiştir. Bakınız: Takrib. 1/122; Tezkire. 1/43; Cerh ve Ta'dil, 2/492
[136] Bu. Müslim'in rivayet, ettiği uzun bir hadisin bir parçasıdır. Hadis Müslim'de Cuma namazı bölümünde'dir. Hadisin genel numarası 867. Cuma bölümündeki numarası 43'tür. Cilt 2/592-593 Ayrıca İbn-i Mâce 2/17 hadis no 45: Ahmed b. Hanbel. Müsned, 3/31-319-371 ve Dârîmi 1/80 hadis numarası 206'da da rivayet edilmiştir.
[137] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/21-22.
[138] Hacda Arafat'ta öğle ile ikindi, Müzdelife'de akşam ile yatsı namazı birleştirilerek kılındığı gibi Maliki, Şafiî ve Hanbeli mezheplerinde yolculuk gibi bir sebebe dayanarak bu namazlar birleştirilerek kılınabilir. (Çeviren)
[139] Hz.Ebu Bekir'in lakaplarından biri "Atik"dir. Adı Abdullah b. Osman b. Âmir b. Amr b. Ka'b b. Teym b. Mürre et-Teymî dir. Ebu Bekirin. ibn Kuhâfe ve Sıddîk-i Ekber lakapları da vardır. Allah Rasulünün (ilk) halifesidir. Hicretin 13. Yılı Cumâdiyel Ulâ ayında 63 yaşında iken vefat emiştir. Bakınız: Takrib. 1/432; 2/6 ve 401; Şezerat. 1/24; Tezkire, Cerh ve Ta'dil, 5/111
[140] Hz. Ömer'in tam adı Ömer b. Hattab b. Nüfeyi b. Abdut Uzzâ b. Riyah b. Abdullah b. Kurt el-Advî'dir. Pek çok menkıbesi olan Hz. Ömer mü'minlerin emiri ve meşhur bir sahabidir. Kendisine ait güzel haberler vardır. On buçuk yıl hilafet görevinde bulunmuştur, İbn İshak bu süreye beş gün daha eklemiştir. 55 yaşında iken, hicretin 23.yılında Zül'Hıcce ayında şehid edilmiştir. Bakınız: Maârif, shf. 179; Takrîb, 2/54; Tezkire, 1/5
[141] Hz. Ali Haşimi soyundan Abdülmuttalib b. Ebu Tâlib'in oğludur. Hz.Ali Peygamberin hem amcazadesi hemde damadıdır. Hz.Ali ilk müslümanlardandır. Tercih edilen görüşe göre (cennetle müjdelenen) on kişinin ilkidir. Hicretin 40. Yılında Ramazan ayında vefat etmiştir.
Ehl-i sünnetin görüş birliği ile bildirdiğine göre vefat ettiği sırada yer yüzünde yaşayan Âdem oğullarının en faziletlisi idi. Bakınız: Takrib, 2(238-239; Maârif, shf. 353
[142] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/23.
[143] Bu zât, Mervan b. Hakem b. Ebî'l-Âs b. Ümeyye Ebu Abd'il Melik el-Emevi el-Medenî'dir. Hicretin. 64. yılının sonlarında halifelik makamına gelmiş, 65. yılın Ramazan ayında 61 veya 63 yaşında iken vefat etmiştir." Sahabi olduğu tesbitedilememiştir. İkinci tabakadandır. Bakınız: Takrib. 2/238-239
[144] Bu zât, Abd'ul Aziz b. Abdullah b. Ebî Seleme el-Mâcişûn'dur. Aslen Medineli olup Bağdat'a yerleşmiştir. Al-i Hüdeyr'in kölesi iken fıkıh bilginlerinden olmuş, eserler vermiş, sika bir âlimdir. Yedinci tabakadan olan îbn Mâcişûn hicretin 164 yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrîb, 1/510; Tezkire, 1/222; Şezerât, 1/259
[145] Künyesi Ebû Abdillah olan İmam Mâlik'in adı Malik b. Enes b. Mâlik b. Ebî Amir b. Amr el-Asbahîdir. Medineli olan İmam Malik, hicret yurdunun imamı, müttakilerin başı (hadis) tesbit edenlerin büyüklerindendir. Hatta Buhârî "Senedlerin en sahihi Mâlik, Nâfi, İbn-i Ömer zinciri ile rivayet edilenidir."demiştir, İmam Mâlik yedinci tabakadan olup hicretin 179.Yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib 2/223; Maârif, shf. 498; Tezkire, 1/207
[146] Emevi soyundan olan Muaviye'nin tam adı Muaviye b. Ebî Süfyan Sahr b. Harb b. Umeyyedir. Künyesi Ebu Abdirrahmandir. Mekke'nin fethinden önce müslüman olan Muaviye sahâbi ve vahiy katibidir. Meşhur halifelerdendir. Yaşı seksenlere yaklaşmış iken hicri 60. yılında Receb ayında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 2/259; Cerh ve Tadil, 8/377: Şezerât, 1/65
[147] Îbn'uz-Zübeyr Kureyşli ve Esedi'dir. Ebu Bekir ve Ebu Hubeyb gibi künyeleri vardır. Medine'de Muhacirlerden ilk dünyaya gelen o'dur. Yedi yıl süreyle halîfe olmuş, hicretin 73. yılında Zül'hicce ayında öldürülmüştür. Bakınız: Takrib, 1/415; Şezerât, 1/79.
[148] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/24-25.
[149] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/25.
[150] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/26.
[151] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/26.
[152] Bu zat. "Şems'ul Maarif isimli eserin sahibi Şemseddin el-Bûru'dir. Bu ve diğer eserleri büyü ve tılsım kitaplarıdır.
[153] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/27.
[154] Hadisi Müslim Sahihinde Zikir ve Dua bölümünde 2675 genel numarada zikretmiştir. 4/2067 Ayrıca Tirmizi, Zühd bölümünde rivayet etmiş ve "Hadis hasen ve sahihtir" demiştir. Hadis No: 2497 Hadis şu kaynaklarda da yer almıştır: Müsned, Ahmed b. Hanbel. 3/210; Buhârî. Edsb'ul Müfred, shf.216 ve 616; Kenz'ul Ummâl, Cild 3 hadis no:5845; Heysemî, Mecme'uz-Zevaid. 10/148; Heysemi- "Hadisi Ebu Ya'lâ rivayet etmiştir. Râvileri sahihtir." demiştir. (Bunlara ilave olarak hadis konusunda şunları) derim ki: Hadiste ki "Bazı rivayetlerde..." ifadesinden sonrası aynı lafızla Ahmed b. Hanbel’in müsnedinde 3/106 ve 491 de, Dârımi'nin müsnedinde 2/395 hadis no: 2731 de ve Heysemi, Mecme'uzzevaid 2/318'de yer almaktadır. Ayrıca Buhârînin Sahih'inde Tevhid bölümünde Ali İmran 28-30 ve Maide 116. ayetlerini açıklama babında yer almaktadır. Fethul Bari deki hadis numarası 7405'tir. Yine Tevhid bölümünde, Kaf 29. ayetini açıklama sadedinde Buhârîde yer almıştır. Feth'ul Bari müellifi Hafız İbn Hacer şöyle diyor: "Ben kulumun hem zannettiği gibiyim," ifadesinin anlamı "kulum benim kendisine ne yapacağımı zan ediyorsa benim onu yapmaya gücüm yeter," demektir. îbn Hacer Kurtubî'den şu nakli yapıyor: Bu ifadenin anlamı, "Kulum bana dua ederken duasını kabul edeceğimi zannederse kabul ederim. Tevbe ederken tövbesinin kabul edileceğini zannederse tevbesini makbul sayarım, istiğfar ederken bağışlayacağımı zannederse bağışlarım. İbadet ederken şartlarını yerine getirmekle ve Allah'ın va'dine sarılarak mükafat yereceğini zannederse ona mükâfatını veririm." demektir. Bunun içindir ki kişiye yaraşan yaptıklarını Allah'ın kabul edip kendisinin hatalarını bağışlayacağından emin olarak yapmaktır. Çünkü Allah bunu va'd etmiştir. O, va'dinden dönmez. Fet'hul Bari, İbn Hacer, 13/397
[155] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/28.
[156] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/29.
[157] Hz. Enesin tam adı şöyledir: Enes b. Mâlik b. Nadr b. Damdam Ebu Hamza. Hazrec kabilesinden ve Ensardandır. Hz. Peygambere on yıl hizmet etmiş meşhur bir sahabidir. Hicretin 92 (veya 93) yılında yüz yaşını geçmiş bir halde iken vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 1/84: Tehzib. 1/3761 Cerh ve Tadil, 2/286
[158] Hz. Sad'ın tam olarak adı şöyledir: Mâlik b. Vüheyb b. Abdi Menâf b. Zühre b. Kilâb ez-Zührî. Künyesi Ebû İshak'tır. Cennetle müjdelenen on sahabiden birisidir. O, Allah yolunda ilk ok atan kimsedir. Menkıbesi çoktur. Meşhur olan rivayete güre hicretin 55. Yılında vefat etmiştir. Hz. Sa'd, cennetle müjdelenen on kişinin en son vefat edenidir. Bakınız: Takrîb, 1/290; Şezerât, 1/61.
[159] Bu zat. Zeyd b. Vehb el-Cüheni'dir. Küfeli olup Künyesi Ebû Süleyman'dır. Hem câhiliye hem İslam dönemine yetişenlerdendir. Güvenilir ve değerli bir kimsedir. "Hadisinde halel vardır" diyen isabetli bir söz söylememiştir. Hicretin 96. Yılında 80 yaşından sonra vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 1/277; Tezkire, 1/66; Mizan, 2/107
[160] Bu zât Yemân oğlu Huzeyfe'dir. Yemân'ın adı Huseyl veya Hısl'dir. Ensarla andlaşmalı olup Abslidir. Değerli bir sahabi ve ilk müslümanlardandır. Müslim'de yer alan bir rivayete göre Hz. Peygamber kıyamete kadar olacakların hepsini Huzeyfe'ye (r.a.) bildirmiştir. Babası da sahabi olup Uhud'da şehit olmuştur. Huzeyfe (r.a.) hicretin 66. Yılında Hz. Ali'nin hilâfetinin ilk yıllarında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 1/156; Şezerât, 1/44
[161] Bu zat İsmail b. İbrahim b, Mıksem el-Esedî'dir. Basra'lı olup künyesi Ebu Bişr'dir. Ama İbn Ubeyye künyesi ile meşhur olup annesine nisbet edilmiştir. İnsanların hayırlısı, güvenilir, hafız ve hüccettir. Sekizinci tabakadandır ve 83 yaşında iken hicretin 193 yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 1/65-66; Tezkire. 1/322: Mizan, 1/216
[162] Basralı olan bu zatın adı tam olarak şöyledir Abdullah h. Avn b. Ertaa. Künyesi EbûAvn’dır. Güvenilir, sağlam ve faziletli bir kimsedir. Yaşta, davranışta ve bilgide Eyyub'un akranlarındandır. Altıncı tabakadan olan Ebû Avn sahih görüşe göre hicretin 150. yılında vefat etmiştir- Bakınız: Takrib, 1/439; Tezkire, 1/156; Şezerat, 1/230
[163] Bu zât İbrahim b. Yezid b. Kays b. Esved en-Nehaî'dir. Kûfeli olup künyesi Ebû Imrân'dır. Fıkıh bilgini ve güvenilir bir kimsedir. Ancak çoğu kez mürsel rivayette bulunurdu. Beşinci tabakadandır ve hicretin 196 yılında vefat etmiştir. Bakmız: Takrib, 1/46; Tehzib,1/177; Tezkire 1/73
[164] Bu zât, Hâris b. Nebhân el-Cermîdir. Basralıdır ve künyesi Ebû Muhammed'dir. Sekizinci tabakadandır. Rivayetleri terk edilen bir kimsedir. Altmış yaşından sonra vefat etmiştir. Bakınız: Takrîb. 1/144
[165] Bu zât. Eyyub b. Ebû Temime Keysan es-Sahtiyanîdir. Basrah olup künyesi Ebu Bekirdir. Güvenilir, hüccet ve sağlam biridir. İbadetine düşkün büyük fıkıh bilginlerindendir. Beşinci tabakadandır ve (sahabeden) Enes. b. Mâlik'i görmüştür. Hicretin 131. Yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrîb. 1/89; Tehzib. 1/348; Maârif, shf.471
[166] Bu zât Abdullah b. Zeyd b. Amr -veya Âmir- el-Cermî'dir. Ebû Kılâbe, künyesidir ve kendisi Basralıdır. Güvenilir ve faziletli bir zattır. Mürsel rivayetleri çoktur. Bunlardan birazı müsned durumdadır. Ebu Kılâbe, üçüncü tabakadan olup, hakimlik görevinden kaçarak Şam'a gelmiş ve hicri 101. Yılında Şam'da vefat etmiştir. Bakınız: Takriri. 1/417; Tezkire. 1/941 Mizan, 2/425
[167] Ebu’d-Derdâ. Ensardan olup adı Uveymir b. Zeyd b. Kays dir. Ebu'd-Derda, künyesidir. Habasmm ismi hususunda ihtilaf edilmiş, ancak künyesi ile meşhur olmuştur. Değerli bir sahabi olan Ebud-Derdâ ibadetine düşkün bir zât idi. İlk katıldığı savaş Uhud savaşı idi. Hz. Osmanın halifelik döneminin sonlarında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 2/91; Şezerât, 1/39; Maârif, shf-268.
[168] Hadisi Buhârî. İ'tisam kitabında muallak olarak, (Fet'ul Bari. 13/329) Sulh kitabında mevsul olarak Hz. Aişeden rivayet etmiştir. Feth’ul Bâri'de hadis numarası 2697 dir. Hadisi Müslim, Akdiye kitabında rivayet etmiştir. 13/1343/1344 Hadisin genel numarası 1718 dir. Aynı hadisi Ahmed b.Hanbel de rivayet etmiştir. 6/146-I80-240-256 Hadisin manası şöyledir: Allah'ın ve Rasülünün meşru kıldığı bizim işimizde kendi kendine bir şov çıkaran kimsenin bu yaptığı şey reddedilmiştir. Hadisteki "bizim işimizden maksat din'dir. Buna göre mana: "Din işinde söz olsun, iş olsun, genel olsun, özel olsun, az olsun, çok olsun, kendiliğinden yeni bir şey çıkaranın yaptığı bu yeni şey güzel olsun, çirkin olsun yapana geriye reddedilmiştir. O şey batıldır, dikkate alınıp itimad edilecek bir iş değildir" demektedir.
[169] Bazı Mısır köylerinde hâlâ bu inanç, yaygındır. Çevirenin notu: Yazar'ın hicri 790 yılında vefat ettiği göz önünde bulundurulmalıdır.
[170] Açıktan (sesli) zikir yapma hakkında daha uzun tafsilat almak isteyenler Allâme Leknevî'nin Prof. Ebu Ğuddenin tahkiki ile yayınlanmış olan "Sibahat'ul" Fikr Fî'l- Cehri biz-Zikr' isimli eserine başvursunlar.
[171] Bu zâtın adı tam olarak şöyledir: Süleyman b. Mehran el-Esedî el-Kâhili. Künyesi Ebu Muhammed. memleketi Küfedir. A'meş güvenilir bir (hadis) hafızı ve fıkıh bilginidir. Aynı zamanda kıraat ilimlerini bilen bir zâttır. O, kıraat ilminde şeyh (hoca) derecesindedir. Sahabeden Enes b. Mâlik'i görmüş ve ondan hadis ezberlemiştir. Hadiste tedlis yapardı. Beşinci tabakadan olup hicretin 147 veya 148 yılında vefat etmiştir. Bakınız: Tehzib, 4/222;Tezkire. 1/154: Şezerât. 1/220.
[172] Bu zât, Abdullah b. Mesud b. Gafil b. Habib el-Hüzelîdir. Künyesi Ebû Abdurrahman'dır. İslam'da öncülerden ve ilklerdendir. Sahabenin Bedir savaşma katılanlarından ve alimlerindendir. Hz, Peygamberden sonra açıktan açığa kur'an okuyup Kureyşlilere Kur'anı ilk dinleten kimsedir. Hz. Ömer döneminde Küfe emîri (yöneticisi) idi. Hicretin 32. veya onu takip eden yılında vefat etti ve Baki' kabristanında defnedildi. Bakınız: Takrib, 1/4511 Tezkire 1/13;Şezerat:1/38
[173] İmam Suyuti, Hâvi isimli kitabında (2/3) meşru edepler ölçüsünde tesbih kullanarak “Sübhanellah Elhamdülillah" gibi cümleleri söylemenin caiz olduğunu bildirmişti. Fakat meşru ölçülerde olmazsa bu da çakıl ile teşbih çekmek gibi bid'at olur. Bu esere başvurulsun. Çünkü o konusunda faydalı ve bu konuda güzel bir cevaptır.
[174] İsmin tesbitinde yanlışlık vardır. Doğrusu Ebân b. Ebî Ayyaştır. Abbas değildir. Künyesi Ebu İsmail el-Abdidir. Kendisi Basralıdır ve Enes b. Malikten rivayette bulunmuştur. Beşinci tabakadan olan bu zâtın rivayetleri terk edilmiştir. Hicri 40 yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib:1/31: Cerh ve Ta'dil. 2/295
[175] Bu zât, Talha b, Ubeydullah b. Keriz el-Huzâidir. Künyesi Ebul Mutavvıftır. Üçüncü tabakadandır. Bakınız: Takrib. 1/379; Cerh ve ta'dil, 4/474
[176] Mevruz. -veya N'eyruz- Farsça olup. Yenigün anlamında birleşik bir kelimedir. Bu günden maksat, İranlılara göre senenin ilk günüdür. Mihrican Farslılar için (Güneş yılına göre) Mehr ayının 16. günü bayram günüdür. Sonbahar ortalarına gelir. Kelime Mihr'in bozulmuş şeklidir. Mihr. şünus ve sevgi, Can ise bitişik anlamına gelir.
[177] Hiristiyan sözünde isabet yoktur. Doğrusu "Mecusilerin saygı gösterdiği" olmasıdır. O gün Mecusilerin bayramıdır.
[178] Bu Zat. Yunus b. Ubeyd b. Dinar el-Abdi'dir. Künyesi Ebu Ubeyd olup. Basralıdır. Güvenilir. Sağlam, faziletli ve takva sahibidir. Beşinci tabakadandır. Hicri 139 yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib. 2/S85: Cerh ve Tadil. 9/242.
[179] Bu zat, Ebû Said el-Hasan b. Ebu'l Hasan'dır. Babası Yesar. Ensar'ın dostlarındandır. Annesi Hayra Hz. Peygamberin eşlerinden Ümmü Seleme'nin cariyesidir. Güvenilir, fıkıh bilgini ve fazileti ile meşhurdur. Rivayetlerini mürsel olarak yapar ve tedlis yapardı, ikinci tabakanın başıdır. 90 yaşına yaklaştığı sıralarda hicri 110 yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib. 1/165: Tezkire. 1/71; Şezerât, 1/136.
[180] Hasan'ın bunu yasaklaması ancak yaptıkları şeyi evlerinde hususi belirli bir amel olarak yapmalarındandır. Yoksa ilim. fıkıh, tevvid. Kur'an tilaveti, hadis ve diğer bilimsel çalışmalar için bu ilimleri öğrenecek talebelere özel bir zaman ayırmak caizdir. Hatta hadis ile sabittir. Buharî, Sahihinde bunun için özel bir bâb açmış. Ebû Vail'in sözü ile Abdullah b. Mes'udun uygulamasını bu babda zikretmiştir. Buna göre Abdullah b. Mes'ud her perşembe gününü insanlara va'z etmek için ayırmıştı. (Bakınız: Buhârî, Sahih, Kitap 3, bab 12)
Şeyh Muhummed Zekeriya, Buhârîdeki bablar ve tercümeler için yazdığı eserde şöyle diyor; Şeran sabit, olmadığı halde (bir ibadet için) zaman ve mekan belirlemek bid'at sayılır ve kötü bir şeydir. Böyle olduğu tartışmasızdır. Ancak ilim için zaman belirlemek bunun dışındadır. Bu caizdir. Çünkü böyle yapılmazsa ilim erbabı için sıkıntı söz konusudur. Üstelik ilim tahsil "dilmesi farzdır, ilmin terk edilmesi mümkün değildir. Bunun için zaman belirlemekten başka çare yoktur. İnsanlar belirlenen zamanı benimser ve o zamanda ilim öğrenmek için hazır olurlar. Böyle bir uygulama insanların geçiminde bir sıkıntıya yol açmaz ve Allah'ın izni ile maksat hasıl olur."
[181] Bu zât, Abdurrahman b. Ebi Bekr Nüfey' b. Haris es-Sekafidir. İkinci tabakadan ve güvenilir bir kimsedir. Hicretin 96. Yılında vefat etmiştir. Bakınız: Takrib, 1/474; Şezerat, 1/122
[182] Bu zat. Esved b. Serî' et-Temîmî es-Sa'dîdir. Basraya yerleşen bir sahabidir. Cemel olayı günlerinde vefat etmiştir. Hicrî 42 yılında vefat ettiği de söylenmiştir. Bakınız: Takrib. 1/76; Cerh ve Tadil. 2/291.
[183] Bu topluluk Medine-i Münevverede bir müslümanlar topluluğudur ki İmam Mâlik bu topluluğun amelini hüccet olarak değerlendirirdi.
[184] İmam Malik bu uygulamayı benimsememiştir. Çünkü bid'attır.
[185] Ebu Hüreyreden rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber: "Sizden biriniz Ramazandan bir veya iki gün öncesi oruç tutmasın. Ancak adam Ramazandan önce oruç tutmaya devam ediyorduysa o günü de oruç tutsun." buyurmuştur. Hadisi Buhârî rivayet etmiştir. Feth'ul Baride hadis numarası 1914 tür. Müslim'in Sahihinde Kitap numarası 12, hadis numarası 1802’dir. Tirmizide 684. İbn Mâce'de 1650, Nesâide cilt 4 sahife 149, Ahmed b. Hanbelin Müsnedinde 2/234 ve pek çok yerde aynı konuda hadisler vardır. Ayrıca Dârimî Sünen'inde 1689 numarada bu konudaki hadise yer vermiştir.
[186] Buradaki ifade Hz. Osmanın her hangi bir kayıt olmaksızın seferde namazı kısaltmadığını gösteriyor demek, büyük bir hatadır. Zira Hz. Osman’ın Minada namazı kısaltmadan, tam olarak kılmasının gerekçesi, oradan evli olması ve mukîm olmaya niyet etmesidir. Bu durumda namazı kısaltmayıp tam kılması olağandır. Hz. Osman bu uygulamasını bir gerekçeye daha dayandırıyor. Onun "Fakat ben insanların imamı (devletin başı)yım." sözü gösteriyor ki o bedevilerin yanlış anlaması sebebiyle, dinin değiştiğini sanmaları (ihtimali) yüzünden işin sonundan korkmuştur.
[187] Yani Hz. Ömer sabah namazını isfar vaktine kadar ertelemiştir. İsfar vakti ortalığın iyice aydınlanmasıdır. Bunun sebebi ihtilam olduğu elbesesini yıkayıp onun kurumasını beklemesidir. Zira ondan başka giysisi yoktu.
[188] Yazarımız Şâtıbî Şevval ayında altı gün oruç tutma hususunda imam Malik gibi Ebu Hanifenin de bunu mekruh gördüğünü söylemektedir. Bilindiği üzere Şâtıbî Mâliki mezhebindendir. Fıkıh alimleri arasında şöyle bir söz vardır: "Bir mezhep, başka bir mezhepten öğrenilmez." Bu ifadeden şevval ayında altı gün oruç tutmanın Hanefi mezhebinde mekruh olduğu anlaşılıyor. Halbuki bu orucu tutmak Hanefi mezhebine göre müstehaptır. Her ne kadar İmam-ı Azam'a ait bu orucun mekruh olduğu görüşü varsa da, Mültekâ şerhinde şöyle denmektedir: Ramazan bayramının peşinden Şevval ayında altı gün oruç tutmak muhtar olan görüşe göre mekruh değildir. Bil’akis müstehap ve sünnettir." Mec.'me'ul Enhur, Şeyh Zade, İstanbul. 1810. 1/209 (Çeviren)
[189] Bunun anlamı şudur. Sahabe -Allah onlardan hoşnud olsun- Hz.Peygamberin namaz kıldığı veya oturduğu yerleri izlemeyi kendileri terk etmişler ve bunu yasaklamışlardır.
Hz. Ebu Bekir. Hz. Ömer ve İbn-i Mesudun kurban kesmeyi terk etmeleri, insanların bunu farz sanmaları korkusundandır. Onların bu davranışı sünneti korumaktır. İnsan devamlı değil fakat zaman zaman terk eder. Tâ ki insanlar sünneti farz sanmasınlar. Bir söyleyişte ifade edildiği gibi, "Devamlı olmamak şartı ile sünnetin terki de sünnettir."
Çevirenin Notu: Kurban ile ilgili söylenenler onun sünnet oluşuna göredir. Bilindiği üzere Hanefi mezhebinde kurban kesmek, sünnet değil vaciptir.
[190] Bilindiği üzere hayvanların zekatında 40 ile 120 arasındaki koyun veya keçide 1 adet koyun veya keçi zekât olarak verilir. Hz. Peygamberin bu yasağını şöyle düşünebiliriz: Üç kişinin ayrı ayrı 10'ar koyunu olduğunu varsayalım. Bunlardan her biri birer koyun zekat vermekle 3 adet kuyunu zekat vermiş olurlar. Fakat aralarında anlaşarak koyunlarını birleştirirlerse zekât memuru 120 koyundan 1 koyun zekât alacaktır. Bunun aksi de düşünülebilir. Üç ortağın 120 koyunu varsa şirket olarak 1 koyun zekât verilmesi gerekirken, zekat memuru koyunları ortak başına hesap ederek üç koyun zekat almış olur işte ister mal sahibi ister zekat memuru zekat alayım veya zekatı az vereyim endişesi ile ne toplu olan hayvanları ayırmalı ne de ayrı hayvanları birleştirmelidir. (Çeviren)
[191] Hadisi bu lafzı ile Buhârî Sahih'inde "Edelı" kitabında 4. babda (Feth'ul Bari'de 5973 numaradır.) rivayet etmiştir. Ebu Davud'da "sövmek" yerine "lanet etmek" ifadesi vardır. Hadis numarası 5141'dir. Ahmed b. Hanbel’in Müsned'inde 1/108-118-152-217-309-317 ve 2/164- l95-201-203-214-216 ve 4-246-250-254 ve 5/36-38 de rivayet, edilmiştir.
[192] Bu zât Hâzrec kabilesinden ve Ensar'dan meşhur bir sahabidir. İlk katıldığı savaş Hendek savaşıdır. Allah onu tasdik sadedinde "Munankun" suresini indirmiştir. Hicri 66 veya 68 tarihinde vefat etmiştir. Bakınız: Takrîb. 1/272; Şezerat. 1/74; Cerh ve Ta'dil, 3/554
[193] Görünen odur ki burada sözün daha öncesini kapalı hale getiren bir değişiklik vardır veya cümle düşmüştür.
[194] Bu husus ayetin baş tarafında ifade edildiği üzere faiz yiyenlerin 'Alış veriş tıpkı faiz gibidir." demeleridir. (Çeviren)
[195] Şatıbî Hz. Aişe’nin sözünün tamamını ve mahiyetini bildirmiyor. Konuyu uzatmamak için biz de bir açıklama yapma gereği duymuyoruz. İlgi duyanlar kaynağa başvurabilirler: Ibn-i Kesir Tefsiri 1-VIII. Kahraman Yayınları, ist. 1984. 1/484; Hadislerle Kur'an-i Kerim Tefsiri İbn-i Kesir. Çevirenler: Dr. Bekir Karlığa, Dr. Bedreddin Çetiner. 1984. İst. 3/1065 (Çeviren)
[196] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 2/30-46.

