Resulüllah (s.a.v.), şefkatli ve merhametli bir insan olarak vasıflandırılmıştır. Şefkat ve merhamet, birbirine yakın anlamlar ifade eden iki kelimedir. Cenab-ı Allah, peygamber efendimizin bu vasfıyla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
"Andolsun, içinizden size öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, müminlere şefkatli, merhametlidir. " (Tevbe 128)
"(Ey Muhammed), biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik. " (Enbiyâ 107)
Bu konuyla ilgili olarak yazdığımız bahislerde de kesin olarak açıkladığımız gibi, rahmetin eserleri genel olur. Peygamber efendimiz de buna işarette bulunmuştur. O, insanları rahmete çokça özendirmiştir. Ashabından bazısı şöyle demiştir: "Ey Allah'ın resulü! rahmetten çokça bahsediyorsun. Biz de eşlerimize ve çoluk çocuğumuza merhamet ediyoruz." Bunun üzerine peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: "Benim istediğim bu değildir. Asıl istediğim şey, bütün topluma merhamet etmenizdir ."
Şefkat ile eşanlamlı olan merhamet, özeî bir konumda bulunurlar. Peygamber efendimizde bütün topluma ve umuma karşı merhamet duygusu bulunduğu gibi özel bir şefkati de vardı. Ancak bu özel şefkati, umuma olan merhameti ile çelişmediği zamanlar varlığını gösterirdi. Peygamber efendimiz Allah'ın takdir ettiği cezayı (had) gerektiren suçu işleyen zalim ve günahkarlara karşı da şefkat gösterirdi. Bu nedenle Cenâb-ı Allah şu uyarıcı buyruğunu vermişti:
"Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun; Allah'a ve ahiret gününe inanan (insan)lar iseniz Allah'ın dini(ni uyguluma hususu)nda sizi, onlara karşı acıma duygusu tut(up engelle)mesin. Müminlerden bir grup da onlara yapılan azaba şahit olsun." (Nur2)
Peygamber (s.a.v.) efendimiz çekingen yaratılışlı kimselere merhametle yanaşırdı. Onlara şefkat göstererek dostluk kurar, kendine yakın tutardı. O ürkek ve katı yapıdaki kimseleri kazanmasını bilirdi.
Rivayete göre Arabinin biri Peygamber efendimizin yanma gelip ondan bir şeyler istemiş Peygamberimiz de ona vermişti. Sonra da "Sana yeterince ihsanda bulundum mu?" diye sorunca Arabi: "Hayır, pek iyi bir şey vermedin " demişti. Arabinin böyle demesine öfkelenen müslümanlar kalkıp onu dövmek istemişlerdi. Peygamber efendimiz, yerlerinde durmalarını işaret ettikten sonra kalkıp evine gitmiş, o Arabiye bir şeyler daha göndermişti. Sonra gelip, "Şimdi sana yeterince iyilikte bulundum mu?" diye sorunca, Arabi şu karşılığı vermişti: "Evet Allah sana, ailene ve aşiretine hayırla mukabelede bulunsun." Peygamber efendimiz ona demişti ki: "Daha önce dediğini dedin ve ashabımın gönlünde sana karşı kırgınlık meydana geldi. Eğer dilersen şimdi benim yanımda söylediğin sitayişkâr sözlerini onların huzurunda da tekrarla ki, sana karşı kalplerinde meydana gelmiş olan kırgınlık ortadan kalksın." Arabi, evet diye cevap verdi. Ertesi gün akşam vakti gelip Peygamber efendimizin yanına durdu. Peygamber efendimiz şöyle dedi: "Şu Arabi bizim hakkımızda söylediğini söyledi. Biz de ona fazladan ihsanda bulunduk. Bunun üzerine o iyiliğimizden hoşnut oldu."
Arabi de şöyle karşılık verdi: "Evet. Allah sana, ailene ve aşiretine hayırla mukabelede bulunsun. "
Arabinin böyle demesi üzerine Peygamber efendimiz şu açıklamada bulundu: "Benimle şu adamın durumu, devesi ürküp kaçmış olan bir adamın durumuna benzemektedir. Devesini yakalamak için insanlar peşine düşüp kovalarlar. Kovaladıkça da hayvancağız daha da kaçıp uzaklaşır. Sahibi, takibe koyulmuş olan insanlara seslenerek şöyle der: 'Benimle devemin arasından çıkın; ben ona sizden daha merhametliyim ve onun durumunu sizden daha iyi bilmekteyim.'
Adam devesine cepheden yaklaştı ve onu yakalayıp yerdeki süprüntülerin üzerinden kaldırdı. Sonra da yanına getirdi yere çöktürdü yükünü sırtına vurup bağladı sonra da kendisi üzerine binip o insanlara karşı durdu. Ben de eğer bu adamın söylediği sözlerinden ötürü sizinle onu başbaşa bırakmış olsaydım, onu öldürürdünüz. Dolayısıyla o da cehenneme giderdi ," [1]
Bu hadis, Peygamber efendimizin İslâm davetini ve irşadını yaparken hikmetle davrandığını, insanları hak yola iletirken ürkütmediğini, bilâkis ürkek kimseleri kendine yaklaştırdığını, onları cezalandırmadığını, tam aksine hakka yakın kıldığını, helak etmediğini, farklı yapıdaki insanları akıllıca idare ettiğini, şiddete başvurmadan onları doğru yola yönelttiğini haber vermektedir. Bu hadis-i şerifte peygamber efendimizin tam bir şefkate sahip olduğunu, bu şefkatinin de gönüllere ilaç olduğunu müşahede etmekteyiz. Şiddet hiçbir zaman için çare değildir. Aksine şiddet, kaba davranarak insanları haktan koparmaya ye uzaklaştırmaya yol açarak; kötülükte ısrar etmeye neden olur. İnsanların kötülük çemberinin dışına çıkmalarına engel olur.
Bütün bu yöntemlerde ilâhi risaleti tebliğin kemal noktası açıklanmaktadır. Yöneticinin, idaresi altında bulunan kimseleri nasıl yöneteceği ve onları hak noktasına nasıl getireceği, onları nasıl himaye edeceği Öğretilmektedir.
Peygamber efendimizin şahsi şefkati, kendisiyle ilişki kuran kimseler tarafından muamelelerinde müşahede edilmiştir. O, eşlerine, akrabalarına, uzak yakın bütün taallukatma merhamet ve şefkatle davranırdı. Örneğin amcası Abbas, Bedir gazasında esir düştüğünde uyuyamaz olmuştu. Amcasının iniltisini duyduğunda ağlamaya başlamıştı. Bu meselede birbiriyle çelişen iki durum görülmektedir:
1. Amcası Abbas için elem duymuştu. Çünkü amcası esir düşmüş ve esaretin acılarını tadıyordu. Bundan dolayı ona karşı şiddetli bir şefkat duygusunu hissetmeye başlamıştı. Fazlasıyla üzülüyordu.
2. İnsanlar arasında eşit muameleyi gerektiren adalet. Buna göre aynı mucib sebeplerle karşısına çıkan kimselere eşit muamelede bulunması gerekiyordu. Hem şefkat sebeplerini, hem de adaletin mucib sebeplerini bir kişinin kendinde bir arada bulundurması pek zordur. Ancak bu, Muhammed (s.a.v.) için pek de zor değildi. Peygamber efendimizin hem şefkatli hem de adaletli davrandığı, kendi damadına yönelik uygulamalarında açıkça görülmüştür. Damadı bir gazada esir düşmüştü. Onu, hürriyetine kavuşabilmesi için fidye vermekten affetmemişti. Esirlerini, fidye olmadan serbest bırakmayı kabul etmemişti. Damadı, kendi zevcesi ve Muhammed (s.a.v.)'in kızı Zeyneb'i babasına göndermişti. Zeyneb kendi çeyizi olan bir mücevheri, kocasının kurtuluş fidyesi olarak Peygamber efendimize takdim etmişti. Bu mücevher, Peygamber efendimiz nazarında kadınların en şereflisi ve en kıymetlisi olan Hatice tarafından kızı Zeyneb'e düğün hediyesi olarak verilmişti. Zeyneb, bu mücevheri fidye olarak babasına takdim ederken babasının şefkatli gönlünde merhamet duygusuyla adalet duygusu karşı karşıya geldi. Onun mübarek kalbi bu duyguların etkisi altında kaldı. Kızına karşı son derece şefkatliydi. Bu mücevheri görünce, geçmişteki anıları tazelendi. Bu anılar onun nazarında en vefakâr, en kıymetli, en şefkatli, en aziz kadın olan Hatice'ye aitti. Her ne kadar anıları tazelendi, kızına karşı şefkat duygulan kabardıysa da esirler arasında ayrım yapmadan adaleti tatbik etmesi gerekiyordu. İşte bu noktaya gelindiğinde çok zor bir durumla karşılaşmıştı. Duyguları kuvvetlenmiş, kalbi adalet ve şefkat duygularının etkisi altında kalmıştı. Muhammed (s.a.v.) gönlünde tazelenen anıların çokluğundan ve bunlara karşı görevini de yerine getirmesi gerektiğinden dolayı ağlamaya başladı. Fidyeler üzerinde hak sahibi olan gazilerle mücahitleri huzuruna çağırdı. Ne yapacağını onlara sordu. Görüşlerini aldı. Kendi görüşünü onlara zorla kabul ettirmek istemiyordu. Neticede hak sahibi olan mücahitlerle gaziler, fidye olarak takdim edilen mücevheri sahibesine, yani Zeyneb'e iade etmesini önerdiler.
Bu rivayette Peygamber efendimizin hem babalık şefkatini hem de iyi, temiz, şefkatli ve iffetli zevcesinin anılarını, bunların yanı sıra yapılması gereken adalet görev anlayışını kendinde topladığını müşahede etmekteyiz. Şüphesiz ki babalık şefkati görev ile çelişmez. Şefkati en çok insanlara uyguladığı eşitlikte görülmüştür. Kızı Zeyneb'in oğlunun can çekişmekte olduğunu duyduğunda da şefkat duyguları kabarmıştı. Zeyneb, bu ümmetin peygamberi olan babasına ölmekte olan torununu görmesi için haber göndermişti. Fakat o şefkatli insan, can çekişmekte olan torununu görmeye dayanamayacağını bildiğinden dolayı kızına şu mesajı iletmişti: "Doğrusu, aldığı da verdiği de Allah'a aittir. Her şeyin, onun katında belli bir eceli vardır. Sabredelim ki ibret alalım."
Fakat Zeyneb, babasının gelip can çekişmekte olan torununu görmesi için ısrar ediyordu. Bu iş için babasına yemin vermişti. Neticede Peygamber efendimiz, beraberindeki sahabilerle birlikte Zeyneb'in evine gelmişlerdi. Çocuğu alıp kucağına koymuş ve çocuk kucağındayken can vermişti. Çocuğun ruhunu teslim ettiğini gören Muhammed (s.a.v.)'in gözlerinden yaşlar boşanmaya başlamıştı. Onun bu halini gören Sa'd bin Ebi Vakkas, "Bu da ne, ya Resulüllah?" diye sorunca, Resulüllah şöyle cevap vermişti: "Bu, Allah'ın dilediği kulunun kalbine yerleştirdiği rahmetidir. Allajı, ancak merhametli kullarına rahmet eder."
Peygamber efendimizdeki görev yapma sorumluluğu ve şefkati, oğlu İbrahim'in vefatı anında da açıkça müşahede edilmişti. Yaşı ilerlediği halde Cenâb-ı Allah, İbrahim'i ona bağışlamış, sonra da bu emanetini geri almıştı. Peygamber efendimizin bir baba olarak, İbrahim'in vefatında gösterdiği hüznü, başka hiçbir zaman görülmemişti. Çünkü başına gelen bu ağır musibetten dolayı ağlamaya başlamıştı. Üsame bin Zeyd, Muhammed (s.a.v.)'in ağladığını görünce feryad-ı figan etmeye başlamıştı. Onun bu halini gören Peygamber efendimiz yasaklayıcı mahiyette şu ifadelerle onu uyarmıştı: "Ey Üsame! Ağlamak rahmandandır, bağırıp çağırmak şeytandandır!"
Peygamber efendimiz bir yandan ağlıyor, bir yandan da şöyle diyordu: "Ölüm haktır. Gönül hüzünlenecektir. Gözyaşaracaktır. Ey ibrahim! Doğrusu senin bizden ayrılmandan ötürü biz hüzünlenmekteyiz."
ibrahim'in vefat ettiği günde güneş tutulmuştu. Onu ve babasını sevenler, "Güneş, ibrahim'in vefatından dolayı tutuldu" dediler. Ama vehimlerden uzak ve sahih inancın peygamberi, hüznünü unutarak insanların dikkatini çekmişti. Ya da görev anlayışı hüznünü bastırarak insanlara uyarıda bulunmuştu. Zaten onun durumu hep böyleydi. Kalkıp toplumun huzuruna çıktı ve şu sözleri irâd etti: "Doğrusu Güneş ile Ay, Allah'ın (kudretini isbatla-yan) ayetlerinden iki ayettirler. Ne bir kimsenin ölümü, ne de bir kimsenin yaşaması için tutulmazlar."
Böyle dedikten sonra imam olup, insanlara Güneş tutulması (Küsuf) namazını kıldırdı.
Abdullah oğlu Muhammed (sav) her zaman için şefkatli, sevecen, merhametli bir kimseydi. Ancak beşerî duyguları hiç bir zaman görevinin üstüne çıkmamıştır. Aksine görevini her şeyin üstünde tutmuştur. Onun, görevini başka her şeye tercih etmesi elbette ki şanına yaraşırdı. Şefkat ve merhameti sadece bazı kimselere özgü değil, aksine herkesi şümulüne alırdı. Bazan öfkelenirse de kızgınlığı, sadece hak ve hakikat içindi. Kalbi her zaman için kötü duygulardan arınmış ve takvalı idi. İnsanlara kötülük yapma düşüncesini taşımazdı. Umumi rahmeti her zaman onu etkisi altında tutardı. Rahîm olan rabbine yalvarıp yakarırken şöyle derdi:
"Allah'ım ben insanlardan biriyim. İnsanların öfkelenişi gibi ben de öfkelenirim. Herhangi bir adama beddua etmiş isem, onu koru ve temizle. Kıyamet gününde onu kendine yakın eyle. "
Peygamber efendimizin şefkati, hayatının tümünde tezahür etmişti. Aklına bir şey takılan kadının biri, yolda ona yaklaşarak derdini kendisine anlatmaya başlamıştı. O da eğilerek kadının derdini dinlemeye başlamıştı. Kadının gönlüne sükûnet vermişti.
Cariyenin biri efendisi tarafından un satın alması için kendisine verilen parayı düşürüp kaybetmişti. Ağladığım gören peygamber efendimiz, un parasını kendi cebinden ödemişti. Efendilerinin kendisini dövmelerinden korkan cariye ağlıyordu. Peygamber efendimiz onu dayaktan kurtarmak için beraberine alıp efendilerinin evine götürmüştü.
Torunları Hasan ile Hüseyin'den biri, kendisi seccadede iken sırtına çıkıp oturmuştu. Onu rahatsız etmemek için secdesini uzatmıştı. Şefkatli ve merhametli dedesinin sırtından ininceye kadar peygamber efendimiz onu rahatsız etmiyor ve sırtından indirmiyordu.
Ağlamakta olan bir çocuğun sesini duyan Peygamber efendimiz namazını çabuk kılıp selâmını vermişti ki, ağlayan çocuğa merhamet eden biri gitsin de onu sustursun.
Adamın biri çıkıp da şöyle diyebilir: "Peygamber efendimizin şefkatli olduğu herkesçe kabul edilen bir husustur. Ancak onun bu şefkatinin peygamberliği veya mü'minlerin yöneticiliği ile bir bağlantısı var mıydı? İsa Peygamberin şefkati, onun -devlet kurucusu olmasa da- ruhaniyetinden kaynaklanıyordu,"
Bu soruya cevaben deriz ki: "İsa peygamber risalet sahibi idi. Bu risalet görevinin gereği olarak, kendilerini hakka davet ettiği kimselere karşı şefkatli ve merhametli olması normaldi. Şefkat, risalet ve davetin gereklerindendir. Şefkatli ve merhametli kimsenin yaptığı davete temiz kalpler, imanlı gönüller icabet ederler. Şu halde insanları, davetçiye çeken şey, kabalık ve katılık değil, merhamet ve şefkattir. Hakka davet eden nefislerin bir kısmını Cenâb-ı Allah, davetçinin iman gücü ve şefkati ile hakikate açar. Yine davet edilen insanların bir kısmının gönüllerinde, hakka icabet etmek için delil ve belgelere ihtiyaç hissederler. Bunlar, burhan ve delil ehlidirler. Peygamberlerle beraber, izhar edecekleri mucizeleri vardır. Öte yandan hakka davet edilenlerin bir kısmının üzerinde de perdeler vardır. Bunlar, hakikate burhan ve gerçekler ile davet edilirler. Bunlara tekrar tekrar davette bulunurlar. Eğer hak ve hakikate karşı tecavüzde bulunurlarsa tuzakları başlarına geçirilir.
Şefkat, yöneticiliğin gereklerindendir. Resulüllah (s.a.v.), yöneticilere, yönetimleri altında bulunan kimselere merhametli ve şefkatli davranmaları çağrısında bulunmuştur. Halka karşı zorba, katı, horlayıcı bir tavırla yaklaşmamalarını Öğütlemiştir. Bununla ilgili olarak da şu duayı yapmıştır:
"Allah'ım! Ümmetimin başında yönetici olarak bulunup da onlara merhamet eden kimseye sen de merhamet et. Ümmetimin başında yönetici olarak bulunup da onlara katı davrananlara sen de katı davran,"
Peygamber efendimizin bu duasını en iyi anlayanlardan biri, Emir ul-Mü1 minin Hattab oğlu Ömer hazretleri olmuştur. O, peygamber efendimizin gösterdiği doğru yoldan yürümüş, onu kendine örnek edinmiştir. Halka karşı şefkatli ve merhametli olduğunu hissetmediği kimseleri yönetici kimseleri yönetici olarak tayin etmemiştir. Ancak gerektiğinde de haddi tatbik eden insanların bu tutumları şefkat ve merhamete aykırı değildir. Çünkü kamuyu ilgilendiren hususlarda şefkat ve merhamete yer yoktur.
Hz. Ömer'in vali tayin etmeyi düşündüğü kimselerden biri Hz. Ömer'in yanına gitmiş, Hz. Ömer'in kendi çocuklarından birini Öpmekte olduğunu görünce şöyle demiş: "Ey mu'mirilerin emiri, çocuğunu mu öpüyorsun?" Onun bu sorusu karşısında Hz. Ömer, "Evet, sen çocuğunu öpmez misin? " diye mukabil bir soru yöneltince, adam hayır diye cevap vermiş. Bu cevabı karşısında Hz. Ömer şöyle demişti: "Ben de seni vali tayin etmeyeceğim! Çünkü çocuğuna merhamet etmeyen kimse halkına hiç merhamet etmez! "
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Kadi lyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 72.

