Peygamber Efendimizin İbadeti

Hz. Muhammed s.a.v Eefendimizle Alakalı Tüm Bilgilerin Paylaşıldığı Bölümümüz

Mesajgönderen Şatibi » Çrş Ağu 04, 2010 11:39 am


İbrahim Peygamber, yalnızca ibadeti hakeden ve ibadet husu­sunda kendisine ne bir putun, ne bir ağacın, ne de yaratıklardan hiç birinin ortak olmadığı rabbini tanıma hususunda şaşkınlığa düşmüştü. Onun şaşkınlığa düştüğünü Cenâb-ı Allah Kur'an-ı Kerim'de anlatmaktadır. İlk zamanlarda İbrahim Peygamber, putların tanrı oluşlarını inkâr etmiş, babasının putlara ilgi gös­termesini protesto etmişti. Onunla ilgili kıssayı Cenab-ı Allah şöyle anlatır:

"İbrahim, babası Azer'e demişti ki: 'Sen putları tanrı mı edini­yorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görü­yorum.'

Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekutunu (büyük ve harikulade, muhteşem varlıklarını) gösteriyorduk ki (kudreti­mize) kesin inananlardan olsun.

Üzerine gece basınca (İbrahim) bir yıldız gördü; 'Budur rab-bim' dedi. Yıldız batınca: 'Batanları sevmem' dedi.

Ayı doğarken görünce, 'Budur rabbim' dedi. O da batınca 'Rab bim doğru yolu göstermeseydi, elbette sapan topluluktan olur­dum ' dedi.

Güneşi doğarken görünce 'Budur rabbim. Bu daha büyük' de­di. O da batınca dedi ki: 'Ey kavmim, ben sizin (Allah'a ortak koştuğumuz şeylerden uzağım. Ben yüzümü tamamen gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim. Ve artık ben o(na) ortak koşanlardan

değilim!" (Enam 74-79)

Bu ayeti kerimelerde görüldüğü gibi İbrahim Peygamber, kav­minin içinde bulunduğu sapıklıktan çıkmak için işe koyulmuş; bunun için de putların tanrı olamıyacaklarını, çünkü onların kim­seye zarar ve fayda veremiyeceklerini açıklamıştı. Putlarla ilgili vehimleri yok etmek için delil bulmuş ve onları parçalamıştı. Put­ları parçalamakla da onların kimseye zarar veremeyeceklerini, onlarda ne zahiri, ne de batini güç bulunmadığını kesinlikle is-batlamıştı. Sonra da kavmince bilinen tanrıları denemeye başla­mış, bilahare yıldızlara yönelmişti. İbrahim Peygamber Irak­lıydı. Iraklılar, yıldızlara tapan kimseler olarak tanınırlardı. Bu yüzden yıldızların iç yüzünü anlamak amacıyla onlara yöneldi. Tanrı olmalarını gerektirebilecek bir gücü bulma ümidiyle yıldız­lara baktı. Onların battıklarını gördü. Sürekli bir istikrar arzet-mediklerini anladı. İstikrar içinde olmayan bir varlığın tanrı ol­ması uygun değildi. Sonra Ay'a yöneldi. Onun büyük bir yıldız ol­duğunu gördü. Diğer yıldızlar gibi onun da battığını görünce bu defa Güneş'e yöneldi. Mısırlılar, tanrıların güneşte bulunduğuna inanırlardı. Mısır'ı da ziyaret etmişti. Fakat Güneş'in de tanrı ol­maya elverişli bir varlık olmadığını anladı. Çünkü Güneş de batı­yordu. Neticede İbrahim Peygamber hayret ve şaşkınlık içine düştü. Nihayet rabbi ona doğru yolu gösterdi. Peygamberlerin atası oldu. Kendisinden sonra gelen soyu içinde peygamberler vardı. Bunları Kur'an-ı Kerim zikretmektedir. Şaşkınlık ve şüp­heden sonra kalbine hidayet, sükunet ve yakıni inanç geldi.

Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.) de İbrahim gibi ilk adımı­nı atmıştı. Putlara kulluk etmeyi protesto etmiş, onları ilk anda inkâr etmiş, varlıklarım kabul etmemişti. Ve yine hiç bir putu kutsamamıştı. Bir kimse put adma ona yardım ettirmek istedi­ğinde put adına asla yemin etmezdi. Rahip Buhayra kendisine Lat adına yemin verdirmek istediği anda ona şöyle cevap vermiş­ti: "Ben Lafın adının anılmasından tiksiniyorum. Ondan tiksin­diğim kadar hiç bir şeyden tiksinmiyorum." Muhammed (s.a.v.) ki, İbrahim Peygamberin torunuydu. O, aklı selimi ve Cenâb-ı Al­lah'ın kendisine bahşetmiş olduğu fıtratıyla büyük dedesi İbra­him'in bulduğu hakikatleri bulmuş ve öğrenmişti.

Fakat İbrahim Peygamberin, Rabbini tanıma hususunda yap­tığı diğer adımları Peygamber efendimiz atmamıştı. O rabbini ta­nımak için yıldızlan ve güneşi denememişti. Aksine ilk anda Rab-bine ibadet etme noktasında durmuştu. Noksanlıklardan münez­zeh olan yüce Allah'ın kudretinin büyüklüğünü ve ibadete müsta­hak olduğunu idrâk etmişti. Peygamber efendimizin, İbrahim Peygamberin attığı adımları atmayışındaki sebep şudur: İbrahim Peygamber, putlarla yıldızlara ve güneşe tapan kimseleri bilfiil görmüştü. Sapık bir inançla da olsa Allah'ı çok zikreden kimseleri, Peygamber olarak gönderilmiş olduğu kavmi için görmüş değildi.

Araplara gelince onlar İbrahim Peygamberin dininin kalıntıla­rı sayesinde Allah'ı tanıyorlardı. Hac esnasında, İbrahim'in iba­detteki amacı doğrultusunda Allah'ı zikrediyorlardı. Sapık inanç­la da olsa Allah'ı tanıyorlardı. Hac menasikini eda ederken de Al­lah'ı çokça zikrediyorlar, teîbiyeler getiriyor ve Arefede vakfe ya­pıyorlardı. Fakat bunun yanında Allah'a ortaklar koşarak sapık­lık içinde duruyorlardı. Ama Keldanilerle Mısırlıların tarihlerine baktığımızda açıkça görüldüğü gibi Keldanilerle Mısırlılar Allah'ı asla zikretmezlerdi. İbadet hususunda onun adım anmazîardı. Muhammed (s.a.v.) Allah'ı tanıyan ve ibadette O'na kendi putları­nı ortak koşan bir kavim arasından peygamber olarak zuhur etti­ğinde, onların bidatlannı terkedip inkâr etmiş, protestoda bulun­muştu. İbrahim Peygamberin dininin kalıntılarından olan Allah'ı tanıma hususunu sağlamlaştırmıştı. Sonra sadece Allah'ın rablı-ğına iman etmiş ve yalnızca O'nun ibadete, üluhiyete layık oldu­ğunu kabul etmişti.

Adamın biri çıkıp da şöyle diyebilir: "Cenab-ı Allah, Peygamber efendimizin daha önce sapıklıkta olduğunu ve bilahare hidayete kavuşturulduğunu beyan buyuruyor. Buna ne dersiniz:

"O seni yetim bulup barındırmadı mı? Seni sapıklıkta bulup doğru yola iletmedi mi?" (Duha 6-7) Bu ayeti kerime peygamber efendimizin ibadet hususunda yanlış yolda olduğunu gösteriyor. Halbuki Allah'ı tanıyan kimse ibadet hususunda yanlış yolda bu­lunmaz. Buna ne dersiniz?

Bu soruya cevaben deriz ki: "Abdullah oğlu Muhammed (s.a.v.), Allah'ı tanıyor, O'na iman ediyor ve putları inkâr ediyor­du. Putların hiç bir şekilde kutsanmaya layık olmadıklarını ifade ediyordu. Nitekim büyük dedesi İbrahim'in de söylediği gibi o, putların hiç kimseye zarar ve fayda veremiyeceklerine kani idi. Fakat o Allah'a ne şekilde ibadet edeceğini kesin olarak bilemiyor­du. Nefsini ve kalbini Allah'a yöneltiyor, sadece Allah'a ibadet et­mekle meşgul oluyordu. Allah'ın kendisi üzerindeki hakkını öde­mek istiyordu, ibrahim'in dini, o zamanlar unutulmuştu. O dinle ilgili olarak çok az hususlar bilinmekteydi. Bu nedenle Peygamber efendimizin bu hususlarda şaşkınlığa düşmesi kaçınılmazdı. Ni­hayet Cenab-ı Allah ona ibrahim'in dininden kalan bazı hususları Öğretti. Nitekim bu husus şu ayeti kerimeden de anlaşılmaktadır:

"işte sana da böyle emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap ne­dir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu bir nur yaptık. Kulları­mızdan dilediğimizi onunla hidayete iletiyoruz" (Şura 52)

Muhammed (s.a.v.), mümeyyizlik yaşına erdikten sonra hep ibadetle meşgul oldu, ibadetle iç içe yaşadı. O yüce Allah'ın varlığı üzerinde tefekkür"ediyor, O'na nasıl ibadet edeceğini düşünüyor­du. Sonra da yüce Allah'ın yaratıkları ve kulları üzerinde düşünü­yordu. Rabbini idrak etme noktasına erebilmek için ibrahim Pey­gambere yüce Allah göklerle yerin melekutunu ve ulvi alemleri gösterdiğine göre Muhammed (s.a.v.) de, aklı yeten bir genç olduğu günden itibaren göklerle yerin, güneş ile Ay'ın ve yıldızların yara­tılışları üzerinde kafa yormaya başlamıştı. Göklerle yer arasında Allah'ın emrine müsahhar olan bu varlıkların da yüce Allah'a iba­det ettiklerini keşfetmişti. Göklerle göklerin burçlarına, süslerine, güneşe ve yeryüzüne saçtığı aydınlığa, kâinatı karanlığıyîa perde­leyen geceye sırf güzel manzaralar ve göz alıcı süsler olarak bakmı­yordu. Aksine bunlara bakarken bunların, yüce yaratıcının varlı­ğına işaret ettiklerini görüyordu. Örneğin güneşe bakarken onda­ki ışık saçma sinim araştırmıyor, bilakis onun, yaratıcının varlığı­na işaret eden sırrını araştırıyordu. Yere, suya, ekinlere, ağaçlara ve meyvelere bakarken de, sırf bunların nasıl yaratıldıklarını öğ­renmek için değil, bunları yaratanın kim olduğunu öğrenmek için kafa yoruyordu. Bu varlıkların yaratıcısını tanımak için düşünce­sini derinleştirdikçe ve bu varlıklarda yüce yaratıcıyı bulmak için deliller aradıkça, o yüce varlığa olan imanı daha da artıyordu. O'nun hoşnutluğunu talep ediyor ve gönlünü rahatlatıyordu.

Bir kulun kendi manastırında gönüllü ibadet yapışı gibi, rabbi-nin rızasından başka hiçbir şeyi talep etmeden rabbini, tanımaya ve onu kendinden razı kılmaya yöneldi. Fakat o, rabbini razı kılacak sebepleri bilemiyordu. Ona ne şekilde ibadet edeceği konu­sunda bilgisi yoktu. Ancak Arapların atadan, dededen kalma hac menasikini biliyordu. Bunlar da ibrahim peygamberin zamanın­dan kalma ibadetlerdi. Kalbini ve dilini temizleyerek müstakim fıtratı ve selim kalbi ile rabbani bir insan haline geldi.

Bütün amel ve davranışları yüce Allah'ı razı kılmak içindi. İn­sanlara güzel ahlakla muamelede bulunuyor, yalan söylemiyor, doğruluktan ayrılmıyor ve insanlara iyilikte bulunuyordu. Çün­kü insanlar Allah'ın iyali mesabesindeydiler. Bu uğurda yaptığı her iş, Allah rızası için olmuştu. Onun teslimiyet arzeden kalbi Al­lah'a bağlanmıştı. Kainattaki her şeyin Allah için olduğunu görü­yor, kendisini gönülden Allah'a ibadet eden bir varlık olarak ka­bul ediyordu. Ama rabbini ne şekilde memnun edeceğini ve O'na nasıl ibadet edeceğim bilemiyordu. Kalbiyle, diliyle, ameliyle, ah­lakıyla rabbine yönelmişti. İnsanların puta taparak Allah'tan yüz çevirdiklerini, içkiye devam ettiklerini, kumar oynadıklarını, kö­tü yollara saparak birbirlerine kin ve düşmanlık beslediklerini gördüğü için aralarına katılmıyor, onlardan uzak duruyordu. İn­sanların birbirlerine karşı düşmanlık gösterdiklerini ve birbirle­riyle tartıştıklarını görüyor, bu gibi halleri kendisine yakıştıramı-yordu. Onun amacı bu değildi. Azgın ve sapık kimselerin tabi ol­dukları şiirin revaçta olduğunu görüyor ve kendisinden ötede da­ha büyük bir günah düşünülemeyen mütekebbirliğin piyasada kol gezdiğini müşahede ediyordu. İnsanlar, yüce yaratıcıyı kutsa-yacakları yerde, taşları kutsuyor ve onları mabud olarak görüyor­lardı. İşte bütün bu sebeplerden dolayı onlardan uzak duruyordu.

Hz. Muhammed (sav), bütün bu saydığımız nedenlerden dolayı bi'setten önce Kureyş meclislerine girmiyor, eğlencelerine katıl­mıyor ve boş yere zaman öldürdükleri lehviyata iştirak etmiyor­du. Ancak şerefli ve yüksek bir ahlakın icabı olan ciddi işler yapıl­dığı zaman onların arasına giriyordu. Nitekim Kâbe-i Muazza-ma'nın yeniden onarımı işine katılmıştı. Yine Hilfu'l-Füdul cemi­yetine katılması da, burada ciddi işler konuşulduğu içindir.

Peygamber efendimizin insanlardan uzak durmasının sebep­lerinden biri de onun insanları Allah'ın zikrinden uzaklaştıran ve benzersiz, emsalsiz olan yüce Allah'ın zatı üzerinde tefekkür et­mekten geri bırakan işlerden ve yerlerden uzak durmasıdır. O bü­tün düşüncesiyle Allah'a yönelmek, O'nun zatı üzerinde tefekkür etmek ve dolayısıyla O'nun rızasını kazanmak istiyordu. Allah'ı düşünmek, hareketlere ve dış görünüşlere aldanmaktan daha ha­yırlıydı. Kısacası onun bütün yaşantısı, Allah rızası içindi.

Kendi evinden dışarı çıktığı görülmezdi. Ancak bir iyilik yap­mak, ya da düşkün bir kimseye yemek yedirmek, yardıma muhtaç bir kimsenin imdadına koşmak, yahut ağırlamaktan onur duya­cağı bir misafiri ağırlamak için dışarı çıkardı. Bütün bu yaptığı iş­ler ibadet sayılıyordu. Çünkü bu işlerle o sadece Allah'ın rızasını amaç ediniyordu. Bundan daha üstün bir ibadet düşünülebilir mi?

Kainattaki her şey ona Allah'ı hatırlatıyordu. Gördüğü her­hangi bir yaratık, ona yaratıcısını hatırlatıyor ve yaratıcıyı bul­mak için onu bir delil olarak görüyordu. Herhangi bir nimeti gö­rünce, o nimet sayesinde yaratıcıyı hatırlıyordu. Risaletle görev­lendirilmesinden sonra da insanları Allah üzerinde düşünmeye davet ediyor ve şöyle diyordu: "Allah'ın nimetleri üzerinde düşü­nün" Bu hususta rabbinin şöyle buyurduğunu insanlara nakle­diyordu: "Ben gizli bir hazine idim. Tanınmak ve bilinmek iste­dim, bu sebeple yaratıkları yarattım. Beni benim (eserlerim)le ta­nıdılar."

Abdullah oğlu Muhammed (sav), Allah'ın zatı, nimetleri ve ya­ratıkları üzerinde düşünmenin ibadetin esası olduğunu ; Allah'ı tanıyıp bilmekten başka bir ibadetin mevcut olmadığını insanlara ilan ediyordu. Resulüllah'm seçkin dostu ve sevgilisi -Ebu Talib oğ­lu Ali şöyle demiştir:

"Resulüllah'tan sünnetini (yani yöntemini) sordum. Bana şöy­le dedi: 'Marifet (Allah'ı bilip tanımak) benim sermayemdir. Sevgi benim temelim, şevk bineğimdir. Allah'ın zikri benim arkadaşım­dır. Allah'a güvenmek benim hazinem, hüzün yoldaşım ve ilim si-lahımdır. Sabır abamdır. Rıza ganimetimdir. Acizlik övüncüm-dür. Zühd sanatımdır. Yakin kuvvetimdir. Doğruluk şefaatçim-dir. itaat bana kafidir. Cihad dostumdur. Gözümün aydınlanışt namazdadır."

Bir başka rivayette bu hadise şöyle bir ilave yapılmıştır: "Gön-lümün semeresi Allah'ın zikrindedir. Benim çalışmam, ümmetim içindir. Şevkim aziz ve celil olan Rabbim'edir. O'na müşta-



(1) Kadi İyaz, eş-Şifa, c. 1, s. 86.



Abdullah oğlu Muhammed (sav), insanlardan uzak durup uzle­te çekilirdi. Ancak geleneksel bir ikram veya misafir ağırlama, ak­raba, eş dost ziyareti veya darda kalan bir kimsenin imdadına koş­mak, muhtaç bir kimseye yardımda bulunmak durumu söz konusu olduğunda uzletgahmdan dışarı çıkar, kendilerine yardımcı olmak için insanların yanına koşardı. Kendi uzletgahındaki insanlardan ilişkisini koparmazdı. İnsanlara yararlı olacak işleri yaptıktan sonra yine uzletgahına çekilip insanların yaratıcısı olan Allah ile gönlünü dindirirdi. Yaşı ilerledikçe insanlardan daha fazla uzak­laştı. Allah'ı razı edecek işleri düşünmeye, O'nun sıfatlarını bilip tanımaya, O'nu memnun edecek işleri yapmaya kendini adadı. Çünkü bu işleri yapmakla gözünü aydınlatıyor, gönlünü rahatlatı­yordu. Allah'ı memnun etmekten başka bir şeyi amaç edinmiyor­du. Kendini ibadete adamak maksadıyla uzlete çekilmişti. Riva-yetçilerin anlattıklarına göre o, sayılı gecelerde Hira Mağarasi'nda ibadete çekilir, Rabbine yönelirdi. Gün geçtikçe uzletini daha da derinleştiriyor, ibadetini daha da arttınyordu. Ravilerin anlattık­larına göre o, her sene bir ay müddetle kendini ibadet için bu mağa­raya kapatırdı. Nihayet peygamberlik görevi, Hira Mağarası'nda, ibadetle meşgul iken kendisine verilmişti. Peygamber efendimiz risalet görevini almak için ibadetle azıklanıyor ve sırf bu iş için bir ay müddetle mezkur mağaraya kapanıp Allah'ı zikrediyordu.

Peygamber efendimizin ibadet hususunda takip ettiği yol ve yöntem hususunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Onun takip ettiği yöntem, geçmiş semavi şeriatlerden birine uygun muydu?

Bu meseleyi açıklamak için İbn Kesir'in "el-Bidaye ve'n-Niha-ye" adlı kitabına müracaat edelim:

"Peygamber efendimizin bi'setten Önce yaptığı ibadetin önceki şeriatlerden birine uygun olup olmadığı, eğer uygun ise bu şeriatın hangisi olduğu hususunda alimler farklı görüşler ileri sürmüşler­dir. Bazıları Nuh'un şeriatine göre ibadet ettiğini söylerken, bazı­ları da İbrahim peygamberin şeriatine uygun tarzda ibadet ettiğini söylemişlerdir. Kuvvetli olan ihtimal de budur. Kimileri de Musa peygamberin şeriatine göre ibadet ettiğini söylemişlerdir. Bazıları ise kendisine verilen bir şeriate göre ibadet ettiğini ve o tarzda amel ettiğini ifade etmişlerdir. "[1]

İbn Kesir'in bu konuda söyledikleri işte bunlardır. Bu hususta İbrahim, Nuh ve Musa peygamberlerin şeriatlerinden bahsedil­mekle birlikte, mezkur sözü kabul etmeden Önce bizce zaruri olan iki hususa işaret edeceğiz:

1- Peygamber efendimizin siret kitaplarında ve Kur'an'm nas-larında anlatıldığına göre o ümmi bir insandı. Okuyup yazması yoktu. Eski dinlerin kitapları hakkında "da bilgisi yoktu. Ne Tev­rat'ı, ne de İncil'i bilmezdi. Her ne kadar Tevrat ile İncil'de kendi­lerinden sonra Ahmed adında bir peygamberin geleceğine dair müjdeler bulunsa da, Peygamber efendimizin bu kitaplar hakkın­da herhangi bir bilgisi yoktu. Ayrıca Mekke-i Mükerreme'de Hı­ristiyan, ya da Yahudi ilahiyatını öğreten okullar da mevcut değildi. Kur'an-ı Kerim Yahudilerle, geçmiş peygamberlerin ha­berlerini anlatırken müşriklerin: "Muhammed'i acemi bir şahıs Öğretiyor, ona dini bilgileri veriyor" diye iddiada bulunduklarını bildiriyor. Bu nedenle de onlara şu reddiyede bulunuyor:

"Biz onların, "O'na bir insan öğretiyor!" dediklerini biliyoruz. Haktan saparak kendisine yöneldikleri adamın dili acemi (ya­bancıdır, açık değildir), bu ise apaçık arapça bir dildir" (Nahl: 103)

Bu ayetten anlaşıldığı üzere, Peygamber efendimiz, geçmiş şe­riatlar hakkında bilgi sahibi değildi. Doğru olan da budur ve bu hakikat, Kur'an-ı Kerim'in icazı ile de uyum sağlıyor. Peygamber efendimizin geçmiş dinler hakkında bilgi sahibi olmadığı halde Kur'an-ı Kerim Allah'tan gelen bir vahiy ile geçmiş ümmetlerin ve peygamberlerin haberlerini doğru olarak getirmişti.

2- Mekke-i Mükerreme'de az sayıda bir insan topluluğu putla­ra tapmayı reddetmişler, onlara ibadet etmemişlerdi. Bunlara Hanifler adı verilmişti. Onlar, İbrahim peygamberin dininden ka­lan şeriata göre ibadet ettiklerini söylüyorlardı. Bu nedenle Ha­nifler adını almışlardı. Rivayet olunduğuna göre Peygamber (sav) efendimiz de Hira dağında ibadete çekilirdi. Biz, İbrahim pey­gamberin dininden bazı kalıntıların o zamanlar Mekke'de görül­düğünü açıklamak için bu haberi naklettik. Gerçekten de o za­manlar Mekke-i Mükerreme'de Hac ibadetiyle ilgili bazı bilgiler mevcuttu. Bu da İbrahim peygamberin şeriatinden bilinmeyen bazı hususları öğrenme imkanının mevcut olduğunu bildiriyor.

Bu sebeple deriz ki: Peygamber efendimiz, İbrahim peygambe­rin akidesini Öğrenmişti. Namazın rükünleri gibi bazı ayrıntılı hükümleri öğrenmiştir. Ben bu takdirimle birlikte Peygamber efendimizin ibadetinin, vahiy yoluyla değil, ilahi ilham yoluyla kendisine bildirilmiş olduğu görüşünden yanayım. Çünkü o, de­vamlı tefekkür halindeydi. Sürekli huşu ve kainatı düşünme du­rumundaydı. İbadete, fikri ibadet yoluyla başlamıştı. Böylece ba­zı Hac menasikini Öğrendiği gibi, namazla ilgili kimi hükümleri de öğrenmiş olabilirdi. Ayrıca Peygamber efendimizin rüyası da ta­mamen sadık rüyalardan ibaretti. Kendisinin buyurduğuna göre, ilk vahiy ona, sadık rüya yoluyla gelmiştir. Bir rüya gördüğü zaman hakikatleri gün ışığı gibi müşahede ederdi.

Belki de namaz ile ilgili hükümleri yine böyle apaçık bir şekilde gördüğü rüya neticesinde öğrenmişti.

Rivayetler ne olursa olsun, kesin ve sabit olan hakikat, onun belli gecelerde Hira mağarasına çekilerek ibadetle meşgul olma­sıdır. Bu uzlet ve halveti ile o, kendini risalete hazırlıyor ve mane­vi azıklar ediniyordu. Bi'setten önce de ilahi ilhamlar onun üzeri­ne yağmur gibi yağıyordu. Gördüğü rüyaları, gün ışığı gibi açık ve net olarak görüyordu. Dini manaları kavrama yaşına vardıktan sonra, sürekli olarak yüce Allah'ı tanımak ve O'nu memnun et­mek, kendinden razı kılmak için düşünüyordu. Bu noktadan ha­reketle, onun ibrahim peygamberin dinine göre ibadet ettiği görü­şünü benimsiyor ye bu görüşe ağırlık veriyoruz. Ayrıca o, ilham ve sadık rüyalar ile ibrahim peygamberin şeriatının bazı kısımlarını öğrenmişti. Onun Tevrat ve İncil yoluyla bu hususta bilgi sahibi plduğunu iddia edenlerin görüşünü asla kabul etmiyoruz. Çünkü o, Tevrat ve İncil hakkında bilgi sahibi değildi.



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Ibn Kesir, el-Bidaye Ve'n-Nihaye, c. 3, s. 6.
Şatibi
Mesaj Panosu Yöneticisi
Mesaj Panosu Yöneticisi
 
Mesajlar: 2550
Kayıt: Pzt Şub 15, 2010 6:41 pm

Dön Hz. Muhammed s.a.v Efendimizin Hayatı

 


  • Benzer Konular
    Cevaplar
    Görüntüleme
    Son mesaj

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir