1- Hz. Süleyman Kıssasının Önemi
Kur'an, insanlara hidayet rehberi olarak gönderilen peygamberlerden bir kısmının hayatlarını çeşitli tablolar halinde sunuyor. Onlarla ilgili anlatılanlar onların bütün hayatı olmadığı gibi, biyografi türünden şeyler de değildir.
Peygamberlerin daveti hayatın varoluş amacıdır. Kur’an’ın gayesi ile onların hedefi arasında fark yoktur. Onların daveti ne idiyse Kur'an'ın daveti de onadır.
Kur'an peygamberler arasında ayrım yapmamaktadır. Çünkü hepsi de Allah (c.c.) tarafından seçilmiş ve ilahî daveti insanlara ulaştırmak üzere görevlendirilmiş kullardı. Hepsi de insanlara aynı şeyi tebliğ ettiler. Yaşayış, takva, kulluk, nimetlere şükür, Allah yolunda gayret, sıkıntılara uğrama, zorluklarla mücadele, zaman zaman denemeye tabi olma açısında ortak yönleri vardır. Hepsi de insan olmanın ötesinde üstün sıfatlara sahiptiler. Onlar bu sıfatlarla hem davalarının hak olduğunu gösterdiler, hem de davet ettikleri ilahî hidayette insanlar için en mükemmel ve canlı örnek oldular. Onların hayatı aynı zamanda yaratılış gayesinin fiilen gerçekleşmiş halidir.
Onları izleyenler; 'işte Allah (c.c.) insanı, bu güzel amacı gerçekleştirmek, insan olarak bu güzellikleri sergilemek üzere yarattı' der. Onların seçiliş amaçlarından biri de budur, insanlar önlerinde peygamberler gibi üstün örnekler bularak görevlerini bilirler. Onları takip ederek doğruya ulaşırlar.
Kur'an, onların kıssalarının anlatılmasını şöyle açıklıyor:
"Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur'an) düzüp uydurulacak bir söz değildir. Ancak kendilerinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin 'çeşitli biçimlerde açıklaması' ve iman edecek bir topluluk için bir hidâyet ve rahmettir." [3]
Temiz akıl sahipleri enbiyanın (peygamberlerin) Kur'an'da anlatılan kıssalardan ibretler alır. Bu kıssaların Kur'an'da boşu boşuna anlatılmadığını düşünür. Bir insan tarafından uydurulmayan, Allah'ın sözü olan Kur'an, Hz. Muhammed (s.a.v.)den önce yaşamış; ama çevrelerindeki insanları aynı şeye davet etmiş, benzer sıkıntılarla karşılaşmış, benzer düşmanlarla mücadele etmiş temiz insanlardan bahsediyor. Onların destansı hayatlarından sahneler getiriyor gözler önüne.
Kur'an, insanları somut hedeflere, yaratılış gayesine ve fıtrata çağırıyor. Peygamber kıssaları bunun gerçekleşmiş şeklidir.
Bu kıssalar, Kur'an'ın hedefinin hayali, onun davetinin boş bir çağrı olmadığını gösterir. Çünkü onların yaptıkları ile Kur'an'ın daveti temelde birdir. Bu da, insanları kullara ve eşyaya kulluktan kurtarıp alemlerin Rabbi Allah'a kulluğa davettir.
Kur'an, davasına enbiya ile delil getiriyor. Hz. Muhammed'i (s.a.v.) ve O'nun en zor şartlardaki tebliğ faaliyetlerini peygamber kıssaları ile destekliyor. Onların hayatlarında görülen bütün farklı sahneleri anlatıyor. Onların Allah'a bağlılıklarını Allah yolundaki sebatlarını, sabırlarını, tahammüllerini, azimlerini, dayanıklı oluşlarını sıralıyor. Düşmanlarından örnekler veriyor. Düşmanlarının inatçılığını, hilelerini, ilahî davete karşı tutumlarını, azgınlık ve kibirlerini anlatıyor.
Onları başta Hz. Muhammed olmak üzere, mü'minlere örnek getiriyor. Bir taraftan da Îslâmın daveti karşısında direnen inatçı müşriklere; önceden yaşamış, kendilerini güçlü zanneden azgın müşrikleri örnek gösterip onları uyarıyor. Hakkın her zemin ve şartta galip geldiğini, Allah'ın peygamberiyle mücadele etmenin anlamsız olduğunu bildiriyor.
Böylece Peygamber ve O'na inanan mü'minler, Kur'an'ın bu haberiyle teselli oluyorlar, seviriyorlar ve destek buluyorlar. Çektikleri sıkıntıların, acıların ve mahrumiyetlerin önemsiz olduğunu anlıyorlar. Kıssalarda anlatılan güzel insanlarla ve onların davalarıyla beraber olmanın sevincini yaşıyorlar. Üzerinde bulundukları yolun doğru olduğundan bir kez daha emin oluyorlar. Kendilerini ortadan kaldırmak veya üzerinde bulundukları yoldan döndürmek isteyen müşriklere karşı biraz daha cesaretli, biraz daha güçlü olmanın moralini yakalıyorlar.
Mü'minler peygamberlerin hayatında Allah'a teslim olmanın, bağlılığın ve aşkın, O'nun uğrunda çaba harcamanın ve fedakârlığın nasıl olacağını görürler. Bütün bir ömrü yaratılış gayesine uygun olarak geçirmenin canlı örneğini yakalarlar. Kişiliğini vahyin ölçüleriyle kuran, kendisine verilenlerden razı olan tipleri görürler. Allah'ın huzurunda kulun takınabileceği en üstün edep örneğini onlarda bulurlar.
Doğruluğun, dürüstlüğün, samimiyetin, temizliğin, şükrün, takvanın, sabrın, teslimiyetin, tevazünün, vakarın, cömertliğin, azmin, iyi ahlâkın en güzel sembolü onlardı.
Bütün peygamberlerde en üstün ahlâk ve kişilik örnekleri vardır. Ancak bazı peygamberlerin kimi özellikleri, diğerlerine göre biraz daha fazla öne çıkmaktadır.
Söz gelişi, bütün peygamberler Allah (c.c.) yolunda, davetlerini yaparken karşılaştıkları zorluklara karşı sabırlı idiler. Ama Eyyûb'un (a.s.) uğradığı amansız hastalığa karşı sabretmesi biraz daha fazla dikkat çekmektedir. Kur'an, Hz. Eyyûb'un bu tavrından övgüyle söz etmektedir.
Bütün peygamberler cömerttir. Ancak Kur'an, Hz. İbrahim'in cömertliğini biraz daha ön plana çıkartıp övmektedir.
Bütün peygamberler günahsız olmalarına rağmen sürekli Allah'a sığınırlar, O'na tevbe ederlerdi. Ama Kur'an Hz. Adem'in Cennetteki hatasından dolayı yaptığı tevbeyi övmekte ve tevbe-sinin kabul edildiğini bildirmektedir.
Allah'ın bütün peygamberleri adil idiler. Verdikleri kararlar isabetli, adalet ölçülerine uygundu. Bütün Peygamberler ilim sahibi idi. Hepsi de Allah'tan vahy yoluyla insanların sahip olamadığı ilmi almışlardı. Ancak Kur'an Hz. Davud ile oğlu Hz. Süleyman'ın ilimlerini ve hükmetmedeki adaletli kararlarını övmektedir.
Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) ise peygamberlere ait özelliklerin pek çoğuna sahipti.
Allah'ın seçkin kulları nebiler ve onların ibret verici örnek hayatları.... Kur'an, onları anıyor ve mü'minlerin de anmalarını, daha doğrusu onların her halinden ibret almalarını emrediyor. Çünkü onlarda insanlık için en güzel numuneler vardır.
İşte onlardan bir örnek:
Hz. Süleyman. (Allah'ın saiat ve selâmı üzerine olsun.
Nebiler kafilesinin eşsiz bir mensubu.
Peygamberler zincirinin benzersiz bir halkası.
İlim, adalet, mal, hüküm ve idarecilik yönünden ibretli bir örnek. Kur’an’ın övgüyle söz ettiği güzel bir kul:
Hz. Süleyman.
Peygamberler içerisinde seçkin bir yeri olan, mal ve saltanatla denenen, şükreden bir kul.
Dünyada sahip olunan varlığın nasıl değerlendirilmesi gerektiğini gösteren mükemmel bir insan.
Emanetin değerini bilen ve gereğini hakkıyla yerine getiren bir bilinç.
Kendisine emanet edilen dünyalıklarla ve çok güçlü hükümdarlık ile şımarmayan, istikbara (kibirlenmeye) yeltenmeyen, Rabbine hakkıyla teslim olan bir anlayış. İdareciliğin, hüküm vermenin, adaleti yerine getirmenin metodunu ortaya koyan adil bir yönetici. Allah (c.c.) adına hükmetmenin, her şeyi O'nun rızası uğruna yapmanın, mal ve mülk ile O'nun hoşnutluğunu kazanmanın üstün yolcusu.
Elindeki mal ve saltanatla kibirlenip, Rabbinin emirlerine karşı gelenlerin, ya da haksız yere tuğyan edip Rablık taslayanların aksine; hiç kimsenin ulaşamayacağı saltanata ve nimetlere ulaşmasına rağmen, Rabbine gereği gibi boyun eğen, O'nun Rabliği karşısında tevazu gösteren ve elinden geldiği kadar şükretmeye çalışan Hz. Süleyman.
Kendisine kuşların dilini bile anlama kabiliyeti, emrine hiç bir gözün görmediği ordular, rüzgâr, şeytanlar ve cinler verildiği halde asla gurura kapılmayan; mülk ve saltanatıyla azan, tuğyan eden, Rabbine kafa tutmaya kalkan firavun ve nemrutların aksine, nimetin kimden geldiğini bilen bir kul: Hz. Süleyman...
O büyük peygamber insanlara hem yönetim ve hükümdeki adaleti, hem nimetlere şükretmeyi, hem de Rabbe nasıl kulluk yapılacağını öğreten bir insandır.
Kur'an, daha çok O'nun bu özelliklerinden bahseder, O'nun davetinden, nasıl peygamberlik yaptığından fazla söz etmez. Belli ki O peygamberlik görevini diğer nebiler gibi mükemmel bir şekilde yapmıştır.
Hz. Süleyman kıssasında, insana emanet olarak verilen mülk ve saltanatın durumu ile, mü'min bir insanın bu emanetler karşısındaki olgun tavrı ibretli tablolarla insanlığın önüne konulmaktadır.
Kur'an ayrıca bu örnekle Hz. Süleyman hakkında düşünülen bütün yanlış görüşleri reddetmektedir. Başta yahudiler olmak üzere bir çok insan grubu O'nun hakkında olumsuz görüş taşımaktadırlar. Hatta O'na sihirbaz demekteler", mülk ve saltanatını sihir yoluyla elde ettiğini düşünmektedirler.
Kimileri de ona kral (sultan) demektedirler. Halbuki o, bütün zenginliğine, hükmünün genişliğine ve yönetim yetkisine rağmen bilinen anlamda bir kral değildi. Biz, bu çalışmamız boyunca ona asla sultan veya kral demeyeceğiz, onu hep bir peygamber olarak tanıtmaya çalışacağız.
Hz. Süleyman kıssası özellikle zenginler ve yöneticiler için ve bu imkanları kullanarak şımaranlar için derin uyarılar içermektedir.
Önce Hz. Süleyman'dan bahseden Kur'an ayetlerini nüzul sırasına göre verip, sonra da onu ve özelliklerini Kur'an ışığında sıralamaya ve onun örnek hayatından dersler ve ibretler çıkarmaya çaba göstereceğiz.
Bütün peygamber kıssalarında olduğu gibi Hz. Süleyman kıssası önce mü'minler için sonra da bütün insanlar için bir ibret levhasıdır. Bu levhada bizi ilgilendiren, bize faydalı olan, Tevhidi anlayışımızı güçlendiren, Allah'a kulluğumuzu artıran dinamikleri görmeye, almaya ve sunmaya çalışacağız. Mü'minler, nebilerin kıssalarıyla hemhal olurlar ve onların taşıdığı mesajı sürekli kuşanırlar.
Çünkü enbiya Hakikat'in hem şahitleridir hem de sözcüsü dürl “111er.[4]
2- Hz. Süleyman'dan Bahseden Kur'an Âyetleri
Kur'an, yedi değişik sûrede onaltı yerde isim olarak Hz. Süleyman'dan bahsetmektedir. Bu âyetlerden ikisi O'nu peygamberlerin arasında saymakta, bir âyette Harût ve Marût olayıyla ilgili olarak ismi anılmaktadır. [5]
Şöyle ki:
Sâd: 38/30-34
30- "Biz Davud'a Süleyman'ı armağan ettik (Süleyman) ne güzel kuldu! O, (Allah'a) çok döner (sesle çok tesbîh eder)di.
31- Akşam üstü kendisine safin (görkemli) hızlı koşan (saf kan Arab) atlan gösterilmişti.
32- "Ben, dedi, mal sevgisini, Rabb'imi anmaktan (ötürü) tercih ettim." Nihayet bu atlar perdenin arkasına gizlendi.
33- "Onları bana getirin" (dedi), bacaklarını ve boyunlarını okşamağa başladı.
34- Andolsun Süleyman'ı denedik: Tahtının üstüne bir ceset bıraktık, sonra (bize) yöneldi." [6]
Neml: 27/15-44
15- Andolsun biz, Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik de onlar: "Bizi inanan kullarından bir çoğuna üstün kılan Allah'a hamdolsun." dediler.
16- Süleyman, Davud'a mirasçı oldu (Davud'un peygamberliği, ilmi ve hükmü Süleyman'a kaldı). Dedi ki: "Ey insanlar, bize kuşların dili öğretildi. Ve bize her şeyden (bolca) bir pay verildi. İşte bu, açık bir lütûftur."
17- Süleyraan'ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı, hepsi bir arada düzenli olarak sevk ediliyordu.
18- Kannca vadisine geldikleri zaman bir karınca: "Ey karıncalar dedi, yuvalarınıza girin ki Süleyman ve orduları, farkında olmadan sizi ezmesinler."
19- (Süleyman) Onun sözüne gülümseyerek dedi: " Rabb'im, bana ve anama, babama lütfettiğin nimete şükretmemi, senin beğeneceğin faydalı bir iş yapmamı gönlüme ilham eyle ve rahmetinle beni iyi kullarının arasına sok."
20- Kuşlan teftiş etti, (içlerinde hüdhüdü bulamadı) dedi ki: "Neden hüdhüdü göremiyorum, yoksa kayıplardan mı oldu?"
21- "Ona çetin bir azap edeceğim, ya da onu keseceğim. Yahut bana (mazeretini bildiren) açık bir delil getirecek/'
22- Çok geçmeden (hüdhüd) geldi: "Ben, dedi, senin görmediğin bir şey gördüm ve Sebe'dan sana gerçek bir haber gelirdim.
23- "Ben onlara hükümdarlık eden bir kadın buldum, kendisine (kralların muhtaç olduğu) her şey verilmiş ve onun büyük bir tahtı var."
24- "Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, onlara işlerini süslemiş de onları doğru yoldan çevirmiş, bu yüzden yola gelemiyorlar."
25- "Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilen Allah'a secde etmeleri gerekmez miydi?"
26- "Allah ki O'ndan başka Tanrı yoktur, büyük Arş'ın sahibidir."
27- (Süleyman): "Bakalım, dedi, doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın?"
28- "Bu mektubumu götür, onlara at, sonra onlardan biraz öteye çekil de bak, neye başvuruyorlar (ne yapacaklar)."
29- (Hüdhüd mektubu götürüp attıktan sonra Sebe' melikesi) danışmanlarına dedi ki: "Ey ileri gelenler, bana çok önemli bir mektup bırakıldı."
30- "O Süleyman'dan (geliyor), Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla (başlamakta)dır."
31- "Bana karşı büyüklük taslamayın ve bana teslim (veya müslüman) olarak gelin (diye yazıyor)."
32- "Ey ileri gelenler, dedi, bu işimde bana bir fikir verin, (bilirsiniz ki) ben siz olmadıkça hiçbir işi (kendi başıma) kesip atmam."
33- Dediler ki: "Biz kuvvetliyiz, yaman savaşçılarız, ama emir senindir. Bak (düşün), ne buyurursan öyle yaparız."
34- Dedi ki: "Gerçekten hükümdarlar, bir ülkeye girdikleri zaman, orasını bozguna uğratırlar ve halkından onur sahibi olanları hor ve aşağılık kılarlar; işte onlar, böyle yaparlar."
35- "Ben onlara bir hediye göndereyim de, bir bakayım neyle dönerler."
36- (Elçi hediyelerle) Süleyman'a geldiği zaman: "Sizler bana mal ile yardımda mı bulunmak istiyorsunuz? Allah'ın bana vermekte olduğu, size verdiğinden daha hayırlıdır; hayır, siz, hediyeleriniz ile sevinip övünebilirsiniz" dedi.
37- "Sen onlara dön, biz onlara öyle ordularla geliriz ki, onlar için karşı koymak mümkün değil ve biz onları ordan horlanmış-aşağılanmış ve küçük düşürülmüş olarak sürüp çıkarırız."
38- (Elçinin gitmesinden sonra Süleyman:) "Ey önde gelenler, onlar bana teslim olmuş (müslüman)lar olarak gelmeden önce, sizden kim onun tahtını bana getirebilir?" dedi.
39- Cinlerden ifrit: "Sen daha makamından kalkmadan önce, ben onu sana getirebilirim, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim." dedi.
40- Kendi yanında kitaptan ilmi olan biri, dedi ki: "Ben, (gözünü açıp kapamadan) onu sana getirebilirim." Derken (Süleyman) onu kendi yanında durur vaziyette görünce dedi ki: "Bu Rabbimin fazlmdandır, O'na şükredecek miyim, yoksa nankörlük edecek miyim diye beni denemekte olduğu için (bu olağanüstü olay gerçekleşti) Kim şükrederse, artık o kendisi için şük-retmiştir, kim de nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Caniy (her şeye ve herkese karşı ihtiyacı olmayan)dır, Kerim olandır.
41- Dedi ki: "Onun tahtım değişikliğe uğratın, bir bakalım doğru olanı bulabilecek mi, yoksa bulmayanlardan mı olacak?
42- Böylece (melike-kraliçe) geldiği zaman ona: "Senin tahtın böyle mi?" denildi. Dedi ki: "Tıpkı kendisi. Bize ondan önce ilim verilmişti ve biz müslüman olmuştuk."
43- Allah'tan başka tapmakta olduğu şeyler onu (müslüman olmaktan) alıkoymuştu. Gerçekte o, küfre sapan bir kavimdendi.
44- Ona: "Köşke gir" denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarım açtı. (Süleyman:) Dedi ki: "Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk zeminidir." Dedi ki: "Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman'la birlikte alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum."[7]
En’am: 6/84
84- "Ve ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik, hepsim hidayete eriştirdik; bundan önce de Nuh'u ve onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyûb!u »Yusuf'u , Musa'yı ve Harun'u hidayete ulaştırdık. Biz iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz."[8]
Sebe': 34/12-14
12- "Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgâra (boyun eğdirdik); erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun eli altında Rabbmin izniyle iş görmekte olan bir kısım cinler de vardı. Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından tattırdık."
13- "Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı. 'Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın.' Kullarımdan şükretmekte olanlar azdır."
14- "Böylece onun (Süleyman'ın) ölümüne karar verdiğimiz zaman, ölümünü, onlara asasını yemekte olan bir ağaç kurdundan başkası haber veren olmadı. Artık o, yere yıkıhp-düşün-ce, açıkça ortaya çıktı ki, şayet cinler ğaybı bilmiş olsalardı böylesine aşağılatıcı bir azab için de kalıp yaşamazlardı."[9]
Enbiya: 21/78-82
78- "Davud ve Süleyman da; hani kavmin hayvanlarının içine girip-yayıldığı ekin-tarlaları konusunda hüküm yürütüyorlardı. Biz onların hükmüne şahidler idik."
79- "Biz bunun (hükmü) Süleymana kavrattık, her birine de hüküm ve ilim verdik. Davud ile birlikte tesbih etsinler diye, dağlara ve kuşlara boyun eğdirdik. (Bunları) yapanlar biz idik."
80- "Ve sizin için ona, zorlu-savaşınızda sizi korusun diye, (madeni) gıyim-sanatını' öğrettik. Buna rağmen siz şükredenler misiniz?"
81- "Süleyman için de, fırtına biçiminde esen rüzgâra (boyun eğdirdik) ki, kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi bilenleriz."
82- "Onun için denizde dalgıçlık yapan bundan başka iş(ler) de gören şeytanlardan kimseleri de (emrine verdik). Biz onların koruyucuları idik."[10]
Nisa: 4/163
163- "Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, Torunlarına, İsa'ya, Eyyûb'a Yunus'a, Harun'a, ve Süleyman'a da vahy ettik. Davud'a da Zebur'u verdik."[11]
3- Hz. Süleyman Kıssasının Yer Aldığı Kur'an’i Ortam
Yukarıda geçtiği gibi Kur'an kıssaları, Kur'an'ın genel amaçlan doğrultusunda anlatılır. Bir kaç kıssa hariç diğerleri tek bir sûrede bağımsız olarak tek başına gelmezler. Sûrenin akışı içerisinde yeri geldiği zaman anlatılır; örnekler verilir, hatırlatma yapılır, hükümler bildirilir ve insanlar ibret almaya çağrılır.
Bütün Kur'an kıssalarının bu bağlamda kendilerinden önceki ve sonraki konularla tutarlı ve anlamlı bağlantıları vardır. Kıssa çoğu zaman konuyu açıklığa kavuşturur, sûrede anlatılan gerçeklerin ve bildirilerin hikmetlerin canlı tanığı halinde sunulur. Ya da kıssa anlatılırken Kur'an'ın hedefleri de gerçekleşir.
Hz. Süleyman kıssasında da aynı şeyi görmekteyiz.
Hz. Süleyman'a verilenler, bir anlamda Allah'ın gücünün ve kudretinin işareti, Hz. Süleyman'ın peygamberliğinin delilidir. O'nun teslimiyeti, itaati, nimetlerine şükrü, elindeki yöneticiliğe rağmen şımarmayıp Allah'a boyun eğişi ve nimet sahibini bilmesi, Allah'ın kullarından istediği tutumdur. O'na verilen ilim, bu ilimle Rabbini ve O'nun yüceliğini takdir etmesi, bu ilimle hükmedip adaletle iş görmesi, insanları hak ölçüleri içerisinde sevk ve idare etmesi Allah'ın kullarından istediği bir şeydir.
Hz. Süleyman'daki sorumluluk duygusu, Ahiret korkusu, bütün nimetlerin deneme sebebiyle verildiğini idrak etmesi, kişiye düşenin elindeki imkanlarla Allah'a hakkıyla şükretmek olduğunu bilmesi İslâmın insanlara getirdiği ölçülerdir.
Hz. Süleyman kıssasının yer aldığı sûrelerde benzer konular bulunmaktadır ve bu kıssa konulara canlılık vermekte, kalpleri ısındırmakta ve düşünen beyinleri harekete geçirmektir.
Bu kıssa ile beraber insan; yeniden tarihin o ibret verici sahnesinin karşısında pasif bir seyirci olmaktan çıkmakta; kalpleri ürperten bu tablodan yola çıkarak teslimiyetini, şükrünü, bağlılığım ve hedefe doğru gidişteki cesaretini artırmaktadır.
Kur'an, kıssaları canlı, haraketli, aktif ve uyarıcı bir tarzda sunmaktadır. Onun kıssaları tarihte olmuş bitmiş hikayeler gibi değildir. Belki olaylar peygamberlerin hayatında olmuştur ama, onların arka planındaki ibretler, dersler hükümler ve imanı artırıcı mesajlar sürekli diri kalmaktadır. Kıssalar sürekli bir şekilde kişiyi Rabbi ile, Rabbînin azameti, kibriyâsı, mükâfat ve cezası ile, nimetlerinin büyüklüğü ve bu nimetlere teşekkür ahlâkı ile yüzyüze getirmektedir. İnsanı fıtratı ile tanıştırmakta, iyinin ve kötünün canlı tablolarını sunmaktadır. Teslim olan ruhlarla, isyan eden ruhların durumunu gündeme getirmekte, böylece insanları uyanık olmaya, gördüklerinin, duyduklarının gereğini yapmaya davet etmektedir.
Kur'an kıssaları adeta yürüyen, devam eden tarih sahneleri, kul ile Allah arasındaki fıtri ilişkinin seyir defteridirler.
İnsan bu canlı tabloda kendini bulur, hayatın yaratılış gerçeğini bulur, itaatin yüceliğini, isyanın seviyesizliğini; Musa tipinin güzelliğini, firavun tipinin çirkinliğini; Allah'tan gelene razı olanların hoş tavırları ile, yeryüzünde bozgunculuğa kalkışanların şirretliklerini bulur, insan onlarda saadetin ve şekâvetin (bedbahtlığın) açık gerçekleşmiş halini görür.
Hz. Süleyman kıssası nüzul sırasına göre ilk defa Sâd Sûresinde yer almaktadır.
Sâd Sûresi, Mekke'de nazil olan sûrelerdendir ve söze Hz. Muhammed'e vahy indirilmesiyle ve insanların Ahirette hesaba çekileceklerini haber vererek başlıyor. Hz. Muhammed'in peygamberliğini hayretle karşılayanlara gerekli cevabı veriyor.
Kur'an, onlara;
"Yoksa, Aziz ve Vehhab olan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Yahut göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyleyse sebeplere yapışsınlar da (göğe) yükselsinler bakalım."[12] uyarısıyla karşılık verip, daha önceden yaşamış inkarcı topluluklardan örnekler getiriyor.
Allah (c.c.) rahmet kapısını dilediği kullarına açar. Buna hiç kimse engel olamaz, insanlardan elçileri O seçer. Hiç kimse kendiliğinden O'nun adına peygamberlik iddia edemez. Hiç kimse de yerde ilâhlığa teşebbüs edemez, yerde ve gökte hükümranlık hakkı ileri süremez. O, kullarından dilediğine rahmetini, uygun gördüğüne nimetlerini hadsiz hesapsız verir. Dilediğini kendi katındaki üstün makamlar için seçer.
Bu bağlamda Hz. Davud (a.s.) ve O'nun oğlu Hz. Süleyman'ın (a.s.) kıssaları anlatılmakla, bu iki yüce peygambere verilen sayısız nimetler, geniş mülk ve yöneticilik, dağların, kuşların, cinlerin, şeytanların ve rüzgârın onların emrine verilmesi açıklanmaktadır. Onların bu nimetler karşısındaki şükür ve teslimiyet tavrından övgüyle söz edilmektedir.
Bununla beraber Kur'an, her ikisinin de birer insan olduklarını, beşerî zaafları olabileceğini, bu eksikliklerin Rableri tarafindan tamamlandığın, tevbelerini kabul ettiğini ve Allah'a giden yolda sabır ve tahammül verdiğini anlatır.
Böylece Kur'an Hz. Peygamber'e ve mü'minlere, inkâr edenlere karşı sabırlı olmayı tavsiye ediyor. Her iki peygamberin kıssalarına bakarak Allah'ın bağışına ümit bağlamalarını öğütlüyor. [13]
Kur'an, yine bu sûrede hem Süleyman'ın (a.s.) hem de babası Davud'un (a.s.) imtihana tabi tutulduklarını belirtiyor. Öyleyse başta müslümanlar olmak üzere diğer insanlar da çeşitli nimetler ve sebeplerle denenirler. İnsanlara düşen bu denemeleri her iki peygamber gibi sabırla karşılayıp denemeyi kazanmaktır.
Bu gibi denemelerin Allah'tan geldiğini bilip sabreden sonra da denemeyi başarıyla tamamlayan mü'min kullara Allah (c.c.) tıpkı denemelerden geçmiş peygamberlere verdiği karşılığın bir benzerini verecektir. [14]
Sâd Sûresinde Hz. Süleyman kıssası bitince Hz. Eyyûb'un (a.s.) zorluk ve bedensel azap karşısındaki yüce sabrı övülmekte, arkasından da diğer peygamberlerden, onların üstün kişiliklerinden, Allah'a bağlılıklarından örnekler verilmektedir.
Hz. Süleyman kıssası en uzun olarak Neml Sûresinde yer almaktadır. Neml Sûresi Mekke'de nazil olmuştur ve diğer Mekkî sûrelerin konulan bu sûrede de görülür.
Bilindiği gibi Mekkî sûrelerde iman ve mü'mine yakışan davranışlara ait konular daha ağırlıklıdır.
Sûrede yer alan kıssalar giriş kısmıyla son kısımdaki konuların tasvir edilmesine yardımcı olurlar. Allah'ın insanlar ve toplumlar için koyduğu yasalar gündeme getirilir. İlâhî davetin metodlarına işaret edilir. Mekke'deki müşriklerin tutumlarıyla önceden geçen toplulukların tavırları arasında kıyaslama yapılır.
Neml Sûresi de diğer Mekkî sûreler gibi Allah'a hakkıyla inanmaktan, yalnız O'na ibadet etmekten, Ahiret ve oradaki sevap ve cezadan, vahye inanmaktan, ğaybın yalnızca Allah'a ait olduğundan, Allah'ın hem yaratıcı hem de rızık verici olduğundan bahsediyor.
Böylece insanları Allah'ın verdiği nimetlere şükretmeye teşvik ediyor. Her şeyin Allah'ın elinde olduğuna, O'nun her şeyi değiştirme gücünü elinde bulundurduğuna iman etmeye davet ediyor.
Yine bu sûrede Allah'ın âyetlerim inkâr eden yalancılar ile, peygamberlerin davetine uyarak mü'min olan ve bu imanın gereğini yapanlara dikkat çekiyor.
Neml Sûresi girişten hemen sonra Hz. Musa kıssasının bir bölümünü anlatıp, firavun ve benzerlerinin Allah'ın âyetlerini bile bile yalanlamalarına işaret ediyor.
Bu bölümün hemen arkasından da Hz. Davud'a ve Hz. Süleyman'a ihsan edilen nimetler anlatılıyor. Hz. Süleyman'ın hüdhüd kuşuyla, Sebe' kraliçesiyle olan hikâyesi söz konusu ediliyor. Her iki peygamberin güzel davranışlarına, teslimiyetlerine ve şükür tavırlarına dikkat çekiliyor. Bununla birlikte İslâmın davet metoduna da işaret ediliyor.
Süleyman kıssası, Hz. Süleyman'a verilen her şeyin Allah tarafından ihsan edildiğini vurguluyor. Çünkü her şeyin mülkü O'nundur. Süleymanm bilgisi de, elindeki geniş mülk te Allah'ın O'na bir bağışıdır. [15]
Sûre bundan sonra Hz. Salih'ten ve Semûd kavminin O'nun davetine karşı tavrından, Lût (a.s.) ve kıssasından söz açıyor. Sonra
“De ki: Allah'a hamd olsun, O'nun beğenip seçtiği kullara da selâm olsun. Allah mı daha hayırlıdır yoksa onlarm ortak koştukları ilâhlar mı? [16] sorusuyla insanları düşünmeye davet ediyor.
Neml Sûresi ağırlıklı olarak 'ilim'den bahseder. Bu ilim, Allah'a ait gizli açık veya ğayb bilgisidir. Bu ilim, evrenle ilgili olarak açıklanan âyetlerdir. Bu ilim, bütün peygamberlere bildirilen vahy, Hz. Davud'a öğretilen Allah'ı tesbih etme, demiri yumuşatma ilmi, Hz. Süleyman'a bildirilen kuş mantığı ilmidir.
Bu nedenle sûre, 'Kur'an'ın Alim (bilen) ve Hakim olan Allah'tan geldiğini bildirerek başlıyor. Kıssaların bitiminde ise 'yerde ve gökte olan ğaybın Allah'a ait olduğu, insanların Ahiretle ilgili bilgilerinin yetersiz olduğu' haber veriliyor.[17]
Allah'ın, göğüslerde gizlenen her şeyi veya kalplerden dışarı çıkan her şeyi bildiği vurgulanıp insanlar uyarılıyor.
Sûre şu anlamlı ifade ile sona eriyor:
"Ve de ki: 'Allah'a hamdolsun, O size âyetlerim gösterecek, siz de onları bilip tanıyacaksınız.' Senin Rabbin yapmakta olduklarınızdan gafil değildir." [18]
Süleyman (a.s.) kıssasında sık sık ilme, bilgiye işaret edildiğini görmekteyiz. Hz. Davud'a ve oğlu Süleyman'a, hiç kimseye verilmeyen bir ilim verildi. Onlar bu ilimle Allah'ın kullarından pek çoğundan üstün kılınmıştır.[19]
Hz. Süleyman'a Sebe' kraliçesinden haber getiren hüdhüd kuşu, şeytanın onları 'her şeyi bilen Allah'a secde etmemeleri için kandırdığını' söylemektedir. [20]
Yine kraliçenin tahtını Hz. Süleyman'ın yanında bulunan ve kendisine ilim verilmiş bir kişinin çok uzak yerlerden kısa sürede getirmesinin söz konusu edilmesi anlamlıdır. Bu da bu sûrede ilme ve onun sonuçlarına özellikle dikkat çekildiğini göstermektedir.
Neml Sûresi, Hz. Muhammed'in en büyük mucizesinin Kur'an olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Kıyamet gününün apaçık delillerini sıralıyor. Peygamber kıssalarından örnekler getirerek inananların mutlu sonlarıyla, inkarcıların acı akibetlerıni bildiriyor.
Hz. Davud ile Hz. Süleyman'a peygamberlik ile geniş nimetleri anıyor. Özellikle onların kendilerine verilen bu mülk ve yönetim yetkisini, Allah'a davet yolunda kullandıklarını överek anlatıyor. Hz. Süleyman'ın bu güzel davetinin sonucu olarak Sebe kraliçesinin nasıl müslüman olduğu söz konusu ediliyor. [21]
Hz. Süleyman ve Hz. Davud'tan kısaca söz eden Sebe' Sûresi, yine ağırlıklı olarak akide konularına yer vermektedir. Tevhid inancı, öldükten sonra dirilmeye iman, Allah'tan gelen vahyi kabul etme gibi konular Sebe' sûresinde genişçe yer alıyor. Buna bağlı olarak insanların inançla ilgili yanlış düşünceleri düzeltilmeye çalışılıyor, insanlara dünyalıkların veya evlatların değil, Allah'ın lütfûnun ve rızasının fayda vereceği ilave ediliyor.
Sebe' Sûresinin içeriğini teşkil eden konular, bazı olaylardan örnekler getirilerek destekleniyor. Böylece konular daha canlı bir kimlik kazanıyor. Bunlar, Allah'ın insanlara vadettigi mükâfat ve cezayı doğrulayan yaşanmış deliller olarak ortaya konuluyor. Akide konuları Kur'an'ın bütün sûrelerinde genel olarak ele alınmakla birlikte; Sebe' Sûresinde geniş olarak yer almış, insanların akılları ve kalpleri etkileyici metod ve örneklerle uyandırılmaya çalışılmıştır.
Sebe' Sûresi, uçsuz bucaksız gökleri, korkunç ve bilinmez ğayb alemini, insanın tüylerini ürperten ve ruhları etkileyen mahşer manzarasını ve duygulan harekete geçirici tarihî olaylardan bir kısmını dile getiriyor. Gören gözlerin, idrak eden kalplerin, düşünen akılların önüne canlı, açık ve somut örnekler halinde koyuyor. Bütün bunların amacı kişinin ruhunu harekete geçirmek, onu düştüğü gaflet uykusundan uyandırmak, bunalımlı ve verimsiz hayatını, aydınlık ve feyizli hale getirmektedir. [22]
İnsana düşen öncelikli olarak Rabbini bilmesi, O'na hamdetmesi ve O'nun karşılıksız olarak verdiği nimetlere şükretmesidir. Çünkü yerde ve gökte ne varsa, dünyada ve Ahiretle en yüce hamde layık olan, yerlerin ve göklerin yaratıcısı ve sahibi olan Allah'a hamdetmektedir. Kimilerinin ilâh sandığı şeylerin insanlara bir faydası yoktur, onlar hamdedilmeye layık değillerdir.
Allah'ın ilmi geniştir, her şeyi bilmektedir. Öyleyse insanın Allah'tan gizleyebileceği bir şey yoktur. Her şeyi bilen Allah (c.c.), nimet verdiği kullarından; kim kendisini tanır ve şükrederse ona mükafat verecek, kim de O'nu tanımaz ve nimetlere nankörlük yaparsa ona da ceza verecektir. O'nun peygamberi ile indirdiği kitap haktır ve bütün bunların tanığıdır. Bu kitabın hak olduğunu idrak eden İlmi sahiplerinin görüşleri de isabetlidir.
Sûre bundan sonra Hz. Davud'a ve Hz. Süleyman'a verilen bazı nimetleri söz konusu ediyor. Bir çok tabiat kuvvetinin her iki peygamberin emrine verilmesine rağmen, onlar kibirlenip taşkınlık göstermemişler, Allah'ı razı edecek şekilde şükretmişlerdi.
Allah (c.c.) onlara verilen nimetlerden bir kısmını sayıp:
“Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın”. [23] buyurarak, adeta bütün insanlara aynı minnet borcunu hatırlatıyor. 'Ey insanlar, size nimet veren Rabbinize şükrederek çalışın...' işin gereği budur, nimetlerin karşılığı imanla, yalnızca Allah (c.c.)a kullukla ve yeryüzünde Hakkın gerçek tanığı olmakla verilir.
Bundan ötesi nankörlüktür, nimetin karşılığını vermemektir, haddi aşıp kibirlilik göstermektir.
Buradaki Süieyman kıssasında bir gerçeğe daha işaret ediliyor:
Kur'an nazil olduğu zaman, bazı müşrikler cinlere ilâh diye tapınıyor ve ğayb konusunda onlara akıl danışıyorlardı. Kur'an, cinlerin ve şeytanların Hz. Süleyman'ın emrine verildiğini ve O'nun asasına dayanmış olarak öldüğünü bilemediklerini belirterek müşriklerin güçsüz, kuvvetsiz, bilgisiz cinleri ilâh edinmekle ne kadar cahülik yaptıklarını haber veriyor.
Sebe’ Sûresi, Hz. Süleyman kıssasından sonra hemen Allah'ın nimetlerine nankörlük ederek şükretmeyen, şeytanlara uyarak taşkınlık yapan Sebe' halkını anlatıyor Böylece şükreden kullar örneği ile, inkarcı bir tavır takınarak Allah'ın nimet verici olduğunu unutan insanlar arasındaki açık farka işaret ediliyor.
Şükreden kulların Allah katında yüce makamı ile, nankörlük eden ve taşkınlıkta bulunan kulların aşağı derecesi böylece net bir tablo halinde gözler önüne seriliyor.
Mekkî sûrelerden biri olan Enbiya Sûresinde Hz. Süleyman kıssasının bir başka bölümü yer almaktadir. Bu bölüm Hz. Süleyman'ın hüküm vermedeki derin anlayışından, rüzgârın onun emrine verilişinden, şeytanların onun için dalgıçlık ve başka işler yaptıklarından söz eder.
Enbiya Sûresinin konusu da genellikle akide ve bunun etrafındaki diğer meselelerdir. Enbiya Sûresi bu konuyu iki alan içerisinde işlemektedir. Bunlardan birisi Allah'ın birliği (Tevhid) meselesi, ikincisi ise öldükten sonra diriliş ve peygamberlik kurumudur.
Sûrenin akışı içerisinde evrene hakim olan âyetlerden söz açılır ve bunların akide ile olan bağlantısı gündeme getirilir. Buna göre inanç (akide) evrene hakim olan temel kanunun aynısıdır. Değil mi ki yerlerin ve göklerin dayandığı temel kanunu koyan Allah'tır. Akide de aynı temel kanuna dayanmaktadır. Akide, yerlerin ve göklerin yaratılışında göz önünde bulundurulan ve asla başıboş olmayan gerçeklik prensibine göre işlerlik kazanır. Kainatta başıboşluk, ciddiyetsizlik, dengesizlik olmadığı gibi, İslâm inancında da eksik bir şey yoktur.
"Biz; göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları; 'bir oyun, bir eğlence konusu' olsun diye yaratmadık." [24]
Âyetler buradan hareketle insanların kalplerini ve akıllarını geniş kâinat sahasında gezdiriyor, onlara Allah'ın yüce kudretinin dellilerini sunuyor. Yerde ve gökte, canlı ve cansız bütün varaklardaki muazzam dengenin Allah (c.c.) tarafindan konulduğunu açıklıyor.
Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı şüphesiz bu muazzam denge bozulur, giderdi. [25]
Akide ile evren ayetleri arasındaki bağlantı gibi, peygamberlerin tebliğ ettiklerinin arasında da sıkı bir bağ vardır. Onlar birbirlerinden kopuk değillerdir, insanlara davet ettikleri şey aynı akide, aynı hidâyet ve aynı hedeftir. Bütün peygamberler bir zincirin eşit halkaları gibidir.
Bütün peygamberlere, “Allah'tan başka tanrı yoktur, yalnızca O'na kulluk edin” [26] diye vahyediîdi. Onlar da bu ölümsüz gerçeği çevrelerindeki kavimlere tebliğ ettiler.
işte Hz. Süleyman da onlardan biridir. O'nun kişiliği, ahlâkı, görevi, kulluğu ve takvası diğer nebiler gibidir. O da Allah'ın seçkin kullanndandır. Allah (c.c.) salih kullarım yeryüzünde mirasçı kılar. Bu O'nun değişmez bir sünnetidir.[27]
Hz. Süleyman Allah'ın salih kullarından birisidir. Kur'an, O'nun adını da diğer peygamberlerin arasında saymaktadır. Enbiya Sûresi onüç kadar peygamberin kıssasına kısaca değinmekte, bunlar arasında Hz. Davud ile Hz. Süleyman'a biraz daha fazla yer vermektedir. Bu onüç peygamberlere ait kısa işaretlerde bile, sûrede söz konusu edilen konular göze çarpmakta, genel kurallar ve prensipler bu peygamberlerin ve dava adamlarının hayatlarından alınmış sahneler halinde göz önüne serilmektedir.
Böylece sûrenin değişik yerlerindeki tablolar hep bir hedefe odaklanıyor: O da Hz. Muhammed'in getirip tebliğ ettiği akidenin gerçekliği, O'nun çağrısının hak oluşu ve bu gerçeklerle insanların kalplerini uyandırmadır.[28]
Sûre ayrıca Hz. Davud ve Hz. Süleyman'ın bir peygamber olmalarına rağmen, imtihana tabi tutulduklarını haber veriyor. Onların bu imtihanı bollukta olan bir denemeydi. Onlara geniş, bol ve güçlü nimetler verildikten sonra yapılan bir sınavdı. Her ikisi de denemeyi şükreden bir kul tarzıyla başarmışlar ve tevbe ederek Rablerine yönelmişlerdir.
Hz. Süleyman kıssasından hemen sonra Sâd Sûresinde olduğu gibi Hz. Eyyûb ve O'nun dillere destan sabrı söz konusu edilmektedir.
Nisa Sûresinde Hz. Nuh'a ve Hz. Muhammed'e vahyedildiği gibi, bazı peygamberlerin adları sayılıp onlara da vahy gönderildiği haber veriliyor. Bunların arasında Hz. Süleyman da bulunmaktadır.
Bu âyetin öncesinde kitap ehlinin Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya karşı tavırları anlatılıyor. Hz. İsa'yı öldürmek isteyenlerin gerçekte O'nu öldürmedikleri veya O'nu asmadıkları, takat O'na benzeyen birini öldürdükleri anlatılıyor. Sonra da konuların akışı kesilerek tarihî bir gerçeğe işaret ediliyor.
Özellikle yahudiler Hz. Muhammed'in peygamberliğini kabul etmiyorlardı. Bunun yanında geçmiş peygamberlerin hakkında da kötü şeyier düşünüyorlar, onların arasını açıyorlardı. Ayrıca peygamberimizden Kur'an'dan başka kitap getirmesini, peygamber olduğunu isbat edici muziceler göstermesini istiyorlardı.
Kur'an onlara, Hz. Muhammed'in bir bid'atçi değil, Allah tarafından gönderilmiş, rahmetinin ve azabının müjdecisi bir elçi olduğunu, Allah'ın peygamberlerinin arasında hiç bir fark olmadığını, hepsinin de aynı kaynaktan geldiğini söyleyerek cevap veriyor. İnsanlar inkar etseler de, ilâhî vahyin karşısında inat etseler de bu gerçek değişmez. Bunun böyle olduğuna Allah (c.c.) ve O'nun mü'min kulları şahittir.
Nisa Sûresi bundan sonra bazı peygamberlerin adlarını sayıp hepsine vahiy gönderildiğini söyleyip, Hz. Davud'a Zebur'un verildiğini ekliyor.
Bir kısmı Kur'an'da anlatılan peygamberler insanlara geldikten ve onlara gerçeği açıklayıp onları Hakk'a davet ettikten sonra onların Allah'a karşı hiç bir mazaretli kalmamıştır. Bundan sonra insanlara düşen ilâhî davete uymak ve hakka uygun bir hayat yaşamaktır. [29]
Peygamberler tek bir kafilenin seçkin fertleridir. İnsanlık tarihinin çeşitli zamanlarında ve farklı yerlerde, ayrı ırk ve bölgelerde görülen bu kafilenin üyeleri, aynı kaynağa bağlıdırlar. Hepsi de müjdeîeyici ve korkutucu olarak, Allah'tan aldıklarını çevrelerindekilere anlattılar.
Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. ismail, Hz. Ishak, Hz. Ya'kub ve O'nun torunları, Hz. İsa, Hz. Eyyûb, Hz. Yunus, Hz. Harun, Hz. Süleyman, Hz. Davud, Hz. Musa ve diğerleri... Kur'an'da adları geçenler ve isimleri anılmayanlar...
İşte Hz. Süleyman (a.s.) da o seçkinler kafilesinin değerli bir üyesidir. O da o yüce davet kervanının şerefli bir mensubudur.
Kur'an kıssaları; bu seçkinler kafilesinin, yani Allah'ın elçilerinin zamanlar üstü davetinin hâlâ devam ettiğini insanlara duyuruyor.
Kıssalar olayları anlatıp orada her şeyi bitirmiyor. Satır aralarında, sözün akışında; bu davet sürüyor, insanlar var olduğu, hayat devam ettiği sürece sürecek, deniliyor.
Kur'an okuyanlar bu çağrıyı, bütün insanlara sunulan zamanlar ve mekanlar üstü olan bu daveti, canlı, haraketli, etkileyici bir tarzda hissederler. [30]
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
3- Ateş, Doç. A. Osman. Cinler-Büyü, İstanbul 1995,
4- Ateş, Prof. Süleyman. K. Kerim ve Yüce Meali, Ankara Tarih yok.
5- Ateş, Prof. Süleyman. Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, Baskı yeri ve tarihi yok
6- Aydemir, Doç. Abdullah, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Ankara 1990,
7- Aydemir, Doç. Abdullah, Tefsirde İsrailiyyat, İstanbul 1992,
8- Behçet, Ahmed. Peygamberler Tarihi, çev. Doç. Taceddin Uzun, Konya 1994,
9- Buharı, Muhammed b. İsmail, el- Camiu's Sahih, Kahira 1378-1958
10- Bulaç, Ali. K. Kerim ve Türkçe Anlamı, İstanbul tarih yok,
11- Bursevî, İsmail Hakkı. Ruhu'l-Beyan, İstanbul 1389
12- Cadü'I Mevlâ, M. Ahmed. Kasasu'l-Kur'an, Dimeşk 1973,
13- Cerrahoğlu, Prof. İsmail. Tefsir Tarihi, Ankara 1988,
14- Cevheri, Tantevî. el-Cevahir fi-Tefsiri'‘-Kur'an, Mısır, 1349-1350
15- Cilacı, Osman. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Hz. Süleyman Maddesi, İstanbul 1992,
16- Çelebi, Dr. Iyas. İslâm inancında Gayb Problemi, İstanbul ‘996,
17- ed-Dardirî, Y. Ahmed. Müntehâb li-Tefsiri'l-Kur'an, Kahira ‘370-’950,
18- Darimî, Ebu Muhammed Abdullah b. Abdurrahman. Sünen-i Darimî, Medine ‘386-’966
19- Derveze, M. İzzet. et-Tefsirul Hadis, Mısır 1383-1963
20- Ebu Davud, Süleyman b. el-Eş'as es-Sicistanî. Sünen, Beyrut, tarih yok,
21- Ebu's Suud. Irşadu Akl-ı Selim ilâ Mezâyâ Kitabi'l-Kerim, Daru'l Fikr, baskı yeri ve tarih yok,
22- Esed, Muhammed. Kur'an Mesajı, çev. C. Koytak, A. Ertürk, İstanbul 1996,
23- Fahreddin Râzî. Mefâtihu'i-Gayb (et-Tefsiru'l Kebir), Mısır 1357-1938,
24- Goldziher, Ignaz. İslâm Tefsir Ekolleri, Çev. M. İslamoğlu, İstanbul 1997,
25- Hava, Said. el-Esas fi't Tefsir, çev. B. Eryarsoy, İstanbul 1989-1992
26- Hızlı, Mefail. Şâmil İst. Ans. Mescid-i Aksa mad. İstanbul 1991
27- Hicazı, Prof. M. Mahmud. Furkan Tefsiri, Çev. M. Keskin, istanbul Tarih yok,
28- İbni Deybe, Teysiru'l-Vusûl, tercüme ve şerh: Prof. ibrahim Canan (Kütüb-ü Sitte), Ankara ‘988-’994,
29- İbni Esir, Ebu'l Hasen, Abdulkerim b. Abdulvahid eş-Şeybanî. el-Kâmil fi't-Tarih, Beyrut ‘385-’965,
30- İbni lyas, Bedâi-z Zuhur fi Vekai'id Dühur, Baskı yeri ve tarihi yok,

