Hz. Muhammed (sav)'in yaşantısı, ondaki sabır özelliğinin artmasını sağladı. İlk gençlik dönemindeki yaşantısı da sabrının gelişmesinde ve erdemlerinin artmasında rol oynamıştır. Rezilliklerin işlendiği ve kötülüklerin çokça irtikab edildiği bir ortamda o, faziletlere tutunmuş, işlenen kötülüklere karşı sabır ve nefis hakimiyeti ile mukavemet etmişti. Mekke'de egemen olan heves ve şehvetlerden ancak bu sayede uzak durmuştu. Bu kötülüklere karşı ancak, nefsinde şehvet saiklerini kökten söküp atan kimseler direnebilirlerdi. Şeytanın dürtülerine ve heveslerin tabiiyetine karşı başkaldıran kimseler karşı gelebilirlerdi. Şüphesiz nefse hakimiyet, sabrın en güçlü görüntülerindendir. Hz. Muhammed (sav)'in yaşantısına bakan kimse, onun doğumundan gençlik yaşına ve olgun bir insan olarak şahsiyetinin tekamül ettiği çağa varıncaya kadar tek bir ahlak ve tek bir inanç üzerinde sebat ettiğini görür. Etrafındaki bütün şeyler sarsıntı geçirdiği halde, o asla sarsıntı geçirmemişti. Bunu ancak çok sabırlı ve metin kimseler başarabilirler.
Çokluk onu aldatmıyor, yokluk onu rahatsız etmiyordu. Mal çokluğuyla övünmek, onu putları kutsama tarafına yöneltmiyordu. Güçlüleri taklit etme duygusu, onu bir puta secde etme yoluna götürmüyordu. Aksine o, putlara karşı hak inancını savunuyor, toplumda ve hayatının bütün aşamalarında akidesini savunuyordu. Günaha girmeden ve kafirlerin işledikleri kötülüklere razı olmadan inancını haykırıyordu. Tabii ki bütün bu işleri yapmak için nefis hakimiyetine, sağlam fikir ve düşünceye, engin bir sabıra ihtiyaç vardır. Kişinin kalbinin derinliklerinde yer eden, gönlünün her tarafına işleyen bir sabra ihtiyaç vardı.
insanda uçsuz bucaksız bir sabır ummanı olmalıdır ki, bu gibi büyük işleri başarabilsin. Bunu da ancak sabırlı, başkalarına sabrı tavsiye edici, olaylara sabırla galebe çalan ve düşmanlara karşı da paniğe kapılmadan direnen kimseler başarabilirler. Çünkü sabır birkaç kısma ayrılır. Bu kısımlardan her biri kendi konusuna göre değişir. Sabırlı kimselerin karşılaştıkları darbeler, sabrın çeşitlerini gösterirler:
1- Kişinin başına gelen musibetlere karşı sabretmesi. Örneğin fakirlik musibetiyle karşılaşan kimsenin kalbi, bu musibetten dolayı yanıp tutuşmamahdır. Zillet göstermemelidir. İhtiyaç zilletinden dolayı boyun eğmemen, aksine sabretmeli, çalışıp çabalamak ve metanetle uğraş vermeli, çalışmasına ara vermemelidir ki, yoksulluk denen şey, onun nefsine zillet duygusunu sokmasın, ya da yoksuluk nefsindeki ışıkları söndürmesin. Böyle bir sabır Peygamber efendimizde vardı. O ihtiyaç nedeniyle asla zillet göstermemiş, hatta yemek sofrası kurulduğunda sofraya elini ilk uzatan şahıs olmamıştır. Amcası Ebu Talib'in evindeki çocuklarla birlikte sofraya oturduğunda onlarla yemekten mahrum kalacağını bilse bile, onlarla yemek yarışı içine girmemiştir.
2- Heveslere ve şehvetlere karşı zahidane bir hayat yaşayıp sabırlı olmak. Fasid hatıraları zihinden silip atmak, Putperest kimselerin özendikleri şeylere karşı direnmek. Mesela Şaibe, Vasile ve Ham [1] gibi helal olan şeyleri haram kılmak ve boğulan, uçurumdan yuvarlanıp ölen, boynuzlanarak öldürülen hayvanların etlerini helal saymak; içki içmek, kumar oynamak, fal okları çekmek gibi çirkin şeyleri helal saymak karşısında mukavemette bulunmak. Evet bütün bu şeylere Hz. Muhammed (sav) henüz peygamberlikle görevlendirilmeden önce mukavemette bulunmuştur. Çünkü o, nefsini sabır zırhıyla sağlamlaştırmış, Cenab-ı Allah'ın kendisine verdiği dayanma gücüyle takviye etmişti.
3- Sabrın üçüncü kısmı, başa gelen musibetlere ve felaketlere karşı dayanmaktır. Muhammed (sav) efendimiz, sabırlı ve şükre-dici bir kuldu. Mümeyyiz olarak hayatta ilk karşılaştığı musibet, annesinin vefatı olmuştu. Annesi vefat edince onu koruyup besleyen Habeşli cariye onu alıp dedesi Abdülmuttalib'in yanına götürmüştü. Fakat çok geçmeden dedesini de kaybetmişti. Artık aklı yeten bir çocuk yaşma varmıştı. Amcası Ebu Talib'in evine geçti. Fakat Ebu Talib dar gelirli, üstelik çoluk çocuğu kalabalık olan bir kimseydi. Muhammed, kalabalık bir evde nasıl sabredeceğini öğrenmişti. Sofra kurulduğunda diğer çocuklarla birlikte yarışa girip elini yemek tabaklarına uzatmazdı.
Daha sonra Peygamber efendimiz koyun otlatarak hayatın cilvelerine karşı sabretmiş, onun ardısıra da ticaretle uğraşıp rızık temin etme işine koyularak nasıl sabredeceğini öğrenmişti. Böylece sabır onda zamanın musibet ve felaketlerine karşı dayanmasına yardımcı olan bir silah haline gelmişti. Artık metin ve sabırlı bir insan olarak hayatın yüklerini tek başına omuzlamaya başlamıştı.
Musibetlere, yokluğa ve azlığa karşı tahammül etmeyi, sabırla mukabelede bulunmayı Öğrendiğine göre, servet kazanmayı ve onu nasıl kullanacağını da öğrenmişti. Çokça mal kazandığı zaman haddini aşmamış, çizgiyi geçmemişti. Mü'minlerin annesi Hatice ile evlendikten sonra, yaptığı ticaret neticesinde çok mal elde ettiği halde, nefsine hakim olmuş, sıkıntılı zamanlarında kötülüklere karşı sabrettiği gibi, bolluk zamanında da haddi aşmaya karşı nefsini frenlemişti. Yoklukta sabırsızlık göstermediği gibi, varlıkta da mütekebbirlik ve şımarıklık göstermemişti. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de; mahrumiyette ümitsizliğe düşmeyen, varlıkta da azgınlık etmeyen kimselerin gerçek sabırlı mü'minler olduğunu açıklayarak şöyle buyuruyor:
"Eğer biz insana, bizden bir rahmet tattırsak da sonra onu kendisinden çekip alsak, hemen o, umutsuzluğa düşer, nankör olur. Ve eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra ona bir nimet tattı-rırsak, mutlaka: "Kötülükler benden gitti." der, sevinir, övünür. Ancak sabredip iyi işler yapanlar böyle değildir, işte onlar için mağfiret ve büyük mükafat vardır. " (Hud: 9-11)
Böyle bir durumda sabretmek, tabii ki sabır çeşitlerinin en kıymetlisi ve en önemlisidir. Çünkü böyle bir sabır, ancak zorluklara karşı göğüs germe gücüne sahip kılman büyük insanlarda görülür. Böyleleri, sevinçli zamanlarında taşkınlık göstermez ve hadlerini aşmaz, aksine sabırlı olurlar. Sıkıntılı zamanlarında da umutsuzluğa kapılıp isyan etmez ve zillete düşmezler.
İşte Hz. Muhammed (sav) risaletle görevlendirilmesinden önce de böyleydi. O, kainattaki en büyük risalet için hazırlanmıştı.
Allahü Teala, bu sabırlı Özelliğiyle Peygamber efendimizi tev-hid davetçisi olmaya hazırlıyordu. O kaba, katı, sert bir kavmin ortasında insanları tevhide çağıran ilahi bir elçi olacaktı. Böyle bir kavmin içinde davetçilik yapabilmek için kişinin sağlam bir azme sahip olması gerekirdi. Sağlam azim sahibi kimse, zorlu anlarda sabır gösterebilen bir kişi olmalıdır. İlahi risaleti ancak azim sahibi elçiler üstlenebilirler. Nitekim Cenab-ı Allah, çok sabreden ve musibetler karşısında tahammül gösteren Peygamber efendimize hitaben şöyle buyurmuştur:
"O halde sen de peygamberlerden azim (ve irade) sahiplerinin sabrettikleri gibi sabret. Onlar için acele etme; onlar, tehdit edildikleri azabı gördükleri gün, sanki gündüzün sadece bir saati kadar (dünyada) kalmış gibi olurlar. (Bu), bir tebliğdir. Yoldan çıkmış topluluktan başkası helak edilir mi?" (Ahkaf: 35)
Bi'setten sonra da, Peygamber efendimizin olaylara yaklaşımı hep sabırla olmuştu. Müşriklerin vehimlerine karşı sabırlı davranmıştı. Onları hakka sabırla davet etmişti. Halbuki onlar batılda ısrar etmişlerdi. Beyinsizliklerine ve sefihçe davranışlarına karşı sabırla göğüs germişti. Sürekli eziyetlerine karşı sabırla karşılık vermişti. Kin ve taassup sahibi müşriklerin Peygamber efendimize reva gördüğü eziyetlere karşı Peygamber efendimiz, sabır ve tahammülle göğüs germişti. İslam'a davet yolunda çıkan engellere ve İslamiyet'in yayılmasına engel olan manialara sabırla direnmişti. Bu nedenle Cenab-ı Allah, mü'minlerin en güçlü vasıflarının sabır olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurmuştur:
"Sabredenleri müjdele ki, onlara bir bela eriştiği zaman: "Biz Allah içiniz ve biz O'na döneceğiz" derler," (Bakara: 155-156)
Peygamber efendimiz gerçekten sabırlıydı. İnsanları sabra davet ederdi. Bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:
"Musibete uğrayan bir kimse; 'Biz Allah içiniz ve O'na döneceğiz, işte Rablerinin bağışı ve rahmeti hep onlaradır ve doğru yolu bulanlar onlardır" der; 'Allah'ım bu musibetimden dolayı ecrimi ver. Bu musibeti kaldırıp benim için daha hayırlı olan bir şey ver' derse, Cenab-ı Allah onu o musibetine karşı korur ve o musibeti kaldırıp yerine kendisi için daha hayırlı olan bir durum yaratır."
Güzel bir şekilde sabretmenin, yani kalb sükuneti ve tahammül ile sebat edip bıkmadan, usanmadan zorluklara karşı mukavemet etmenin faziletine gelince, bu, sahibine olağanüstü bir direnme gücü kazandırır. Bö'yleleri sebeplerine tevessül edip çalışarak neticeyi Allah'a havale ederler. Sabırlı ve mütevekkil kimse, Cenab-ı Allah'a hakkıyla iman eder. O'nun kudretinin sonsuzluğuna inanır; Cenab-ı Allah'ın gayret sahibi olduğuna inanır. Bu sebepledir ki, Peygamber efendimiz, musibete uğrayan kimsenin Allah'a dua etmesini, işini Rabbine havale etmesini tavsiye etmiştir, Allah, bu kimselere dayanma gücü verir. İbn Kayyım, nefsi tevekkül ve sabra yönelterek terbiye etmek gerektiğini söylemiştir:
"Sabır ilacı hususunda Muhammed (sav)'in söylediği bu sözler ilaçların en mükemmelidir. Dünyada ve ahirette kişiye en çok fayda verecek şeyler, ancak bu sözlerdedir. Çünkü bu sözler iki büyük şeyi ihtiva etmektedir. Kul eğer bunları gerçekten bilir ve öğrenirse musibetinde bir teselli bulur." Bu iki şey şunlardır:
1- Canı, malı ve ailesiyle birlikte kul, aziz ve celil olan Allah'ın mülküdür. Mal, can ve aile efradı, Allah'ın kuluna bıraktığı birer emanettir. Bunları kulundan geri aldığı zaman tıpkı emanet sahibinin, malını emanetçiden geri alması gibi bir durum meydana gelir. Ayrıca bu emanetler iki yoklukla kuşatılmışlardır. Varlıklarından önce yok idiler, yok olduktan sonra da yine yok oldular. Kulun mülkü, kısa bir dönem için Allah tarafından kendisine emanet olarak verilmiş bir eşya gibidir. Ayrıca o malı Allahü Teala yoktan var etti. Böylece o mal onun gerçek mülkü oldu. Aynı zamanda o malı afetlerden koruyan ve varlığını devam ettiren de Allah'tır. O malın yaratılması ve kula verilmesi Allah'ın iradesiyle olmuştur. Aynı şekilde kul da elinde bulunan mal üzerinde bir memur gibi tasarruf etme yetkisine sahiptir. Ancak o mal üzerinde gerçek malikinin direktifleri doğrultusunda tasarruf yetkisi vardır.
2- Kul, eninde sonunda hakiki mevlasına dönecektir. Dünyayı mutlaka geride bırakıp tek başına Rabbinin katma varacaktır. Önceleri ailesiz, malsız ve aşiretsiz olarak tek başına yaratıldığı gibi, akibette yine tek başına, malsız, aşiretsiz ve ailesiz olarak Rabbinin huzuruna çıkacaktır. Ancak beraberinde iyilikleriyle kötülüklerini de götürecektir. Kulun evvel ve ahiri böyle olduğuna göre o, varolan bir şeyle ne diye sevinir; yok olan bir şeyden dolayı da ne diye üzülür? Onun önünü ve sonunu düşünmesi, bu hastalık için en büyük bir ilaçtır. Yine bu hastalık için gerekli olan ilaçlardan biri de kulun kendisi için yazılan bir musibetin mutlaka başına geleceğine, yazılmayan bir musibetin de kendisine asla gelmeyeceğine kesin bir şekilde inanmasıdır. Nitekim Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:
"Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen hiçbir musibet (afet, hastalık) yoktur ki biz onu yaratmadan önce o, Kitap'ta (yazılmış ezeli bilgimizde tesbit edilmiş) olmasın. Doğrusu bu, Allah'a kolaydır. Bu kaybettiğinize üzülmemeniz ve Allah'ın size verdiği nimetlere şımarmamanız içindir. Allah, kendini beğenip övünen kimseleri sevmez" (Hadid: 22-23)[2]
Abdullah oğlu Muhammed (sav), oldukça sabırlıydı. Bi'setten önce de sevinçli ve tasalı hallerinde, yoksulluk ve zenginlik anlarında, acizlik ve güçlü durumlarında sabretmişti. Bi'setten sonra da risalet görevini eda edip davetini tebliğ etme hususunda müşriklere karşı sabırlı davranmıştı. Kendisine eza ve cefada bulunan kavmine karşı mütehammil davranmıştı. Onu tanımayan, onu inkar eden, onu yalanlayan, dosdoğru ve güvenilir bir kimse olduğunu bildikleri halde sihirbazlıkla itham eden, deli ve büyülenmiş bir kimse olduğunu söyleyen kavmine karşı yumuşaklıkla mukabelede bulunmuştu. Onun şahsı ve risaleti hakkında ileri geri konuşan kimselere karşı sabırla direnmişti. Davetini yapmakta asla fütur göstermedi. Gevşek davranmadı. Onların inkarlarına karşı asla umutsuzluğa kapılmadı. İmanlarından ümit kesmedi ve sabretti; davetini sürdürdü. Nuh peygamberin bedduası gibi bedduada bulunmadı. Nuh peygamber, kavmine karşı şöyle beddua etmişti:
"Rabbim, yeryüzünde kafirlerden tek kişi bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar ve yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar." (Nuh: 26-27)
Nuh peygamber gibi kavmine beddua etmemiş, aksine şöyle demişti: "Doğrusu benim kavmim hakikatleri bilmiyor. Ben onların soyundan, Allah'a ibadet edecek kimselerin geleceğini ümit ediyorum."
Peygamberlerden her birinin kendine göre fazileti vardır. Ce-nab-ı Allah peygamberlerin kimini kimine üstün kılmıştır.
Peygamberimize ve ashabına müşrikler eziyet etmişlerdi. O, onları kökten kazıyıp yok etmeye, ya da helak olmaları için bedduada bulunmaya, onlara gazap edip Cenab-ı Allah'ın azabının üzerlerine indirilmesine vesile olmaya muktedirdi. Fakat bütün bu eziyetleri ve sıkıntıları Rabbinin risaletini tebliğ edeceğine olan ümit ve güveni nedeniyle sükunetle karşılıyordu. Görevini asla ihmal etmiyor, tebliğ vazifesini kesinlikle aksatmıyordu. Cenab-ı Allah'ın, onun davasını yayacağına, kendisini başarılı kılacağına, mü'minlere en iyi sonucu bahşedeceğine inanmıştı.
Müşriklerden azgın biri, namaz kılmakta olan Peygamber efendimizin üzerine deve pisliği atmış, fakat o yine de, Öfkelenmemiş ve feveran etmemişti. Çünkü öfkelenmek, hakkın gücünü yitirir. Feveran edip kükremekse davet edilen kimseleri İslam davetiyle ilgili istifhamlara sürükler. Halbuki Peygamber efendimiz, davet ettiği kimseleri serbest iradeleriyle başbaşa bırakmak istiyordu. Kararlarını, iyice düşündükten sonra vermelerini arzu-luyordu. Öfkelenmek, karşıdaki insanı çekişme ve tartışmaya iter. Peygamber efendimizse kalplerdeki kin ve düşmanlık pisliklerini çıkarıp atmak, kalplere hakikat gücünü yerleştirmek istiyordu. İnsanların gönüllerini gerçekle başbaşa bırakıp, rahatsız olmadan itmi'nan içinde İslam'a yönelmelerini istiyordu.
Peygamber efendimiz insanlara, hastayı tedavi eden bir doktor sabrıyla davranıyordu. Vücudu tiril tiril titreyen, ağzı köpüren hastaya doktorun gösterdiği sabır gibi, o da müşriklere sabır gösteriyordu. Onların gösterdikleri mukavemetin, hastalığın kendisinden kaynaklandığını bildiği için, onlara sabırlı davranıyor ve sıhhate kavuşmalarını amaçlıyor, bu nedenle sabrediyordu. Böylece o, hiçbir sıkıntıya düşmeden, hiçbir düşmanlık ve inatla karşılaşmadan amacına ulaşmak istiyordu.
Müşriklerin yaptıklarına karşı sabırla direniyordu. Her defasında kendisini alaya aldıkları halde, davetîndeki titizliği daha da artırıyor, onların eziyet ve alaylarına karşı dayanma gücü daha da fazlalaşıyordu. Asla ümitsizliğe kapılmıyordu. Çünkü sabır, ümitsizliği uzaklaştırır ve ümidi yaklaştırır. İnsanı en doğru yola iletir. Eğer hayat güçleri varsa, vicdanları da uyandırır. İnsanın nefsini aydınlatan sabır, kalbi sulayıp yeşertir, öldürmeyip diriltir. İnatçılık ise nefsi haktan alıkoyar. Herkesi kendi tarafına çeker. Dolayısıyla inatçı kimseler hep kendi görüşlerini doğru ola-' rak kabul eder, karşı tarafın görüşlerini görmezden gelirler. Tek taraflı düşünürler. Tek taraflı düşünce ise sahibini gerçeğe ulaştırmaz.
Peygamber efendimizin sabrı, kendi cismine ve aile efradına dokundurulan eziyetlerde görülmüştü. Onun ve Haşimoğulla-rı'nın, Kureyşliler'in üç yıllık boykotlarına karşı nasıl sabrettiklerini ve mahrumiyete karşı nasıl dayandıklarını hep bilirsiniz. Milletlerinden şiddet ve eziyet gördükleri halde, Haşimoğulları Peygamber efendimizi düşmanlarına teslim etmemişlerdi. Pey--gamber efendimizin sabrı iki çeşitti. Biri, hakka davet eden kimsenin gösterdiği sabırdı. O, davet yaptığı esnada karşı taraftan gelen eza ve cefalara karşı sabırla mukavemet ediyordu. Allah'ın bağlanmasını emrettiği şeyleri kesen eziyetlere karşı sabırla direniyordu. Diğeri de, yakın akrabalarının eziyetlerine karşı gösterdiği sabırdı. Akrabalarından bir kısmı, aradaki akrabalık bağlarının koparılmasına sebep olarak Muhammed'i görüyorlardı.
Peygamber efendimiz Taif teki Sakif kabilesini imana davet etmeye gittiği zaman, gördüğü eziyetlere karşı büyük bir sabır örneği göstermişti. Sakifliler ona eziyet etmişler, bayağı insanları ve kölelerini ona karşı kışkırtmışlar, taş yağmuruna tutulmasına, mübarek ayağının kanlar içinde kalmasına sebep olmuşlardı. O esnada kendisine bir melek gelmiş ve Mekke-i Mükerreme'yi çevreleyen Ahşebeyn dağlarım kaldırıp o eziyetçi kavmin üzerine bırakacağım söylediğinde Peygamber efendimiz bunu yapmamasını istemiş ve sabretmişti. Rabbinin onlara karşı acil azap göndermemesini arzetmişti. Rabbinin rızasından başka bir şey istemeyen o sakin ve sabırlı Peygamber şöyle dua etmişti: "Rabbim sen bana kızmadıktan sonra, ben hiçbir şeye aldırmaml"
Peygamber efendimiz bazı müslümanlara, yapılan şiddetli eziyetler karşısında Habeşistan'a hicret etmelerine izin vermiş, kendisi de sabrederek Mekke-i Mükerreme'de ikamete devam etmiş ve davetine asla ara vermemişti. Kendilerini İslam'a davet ettiği kimselerden kaçmamış, aksine onlara sabırla mukavemet etmiş, lütuf ve merhametle muamelede bulunmuştu. Her ne kadar onlar kendisine acımasızca davranmışlar eza, cefa ve düşmanlıkta bulunmuş olsalar da, o, onlara merhametlice davranmıştı.
Mekke-i Mükerreme'den hicret ederek çıkışı korkudan ya da sabrının tükenmesinden dolayı değildi. Bu İslam davetinin, Medine'ye hicret etmesini gerekli kılmasından dolayı idi. O da sabırla Mekke'yi terkedip Medine-i Münevvere'ye hicret etmişti. En çok sevdiği bir yer olan Mekke-i Mükerreme'den çıkarken, eğer halkı kendisine eziyet etmemiş olsaydı, orayı bırakmayacağını söylemişti. Oradan ayrılırken sabırlı davranmıştı. Hicret ederken dahi mücahit ve sabırlı kimselere yaraşan bir tavır takınmıştı. Cihadın üç meydanında sabretmiş ve başkalarına da sabrı tavsiye etmişti.
Heva ve heveslerle şehvetler alanında sabırla cihad edip savaşmıştı ki, buna cihad-ı ekber, yani en büyük cihad adını vermişti. Bu hususta mü'minlere de , kendisine tabi olmaları çağlısında bulunmuştu.
Savaş meydanlarında da sabretmiş ve sabrı tavsiye etmişti. Savaş meydanlarında sebatkar bir şekilde cihad etmiş, hiçbir kuvvet karşısında paniğe düşüp sarsılmamıştı. Hendek gazasında olduğu gibi, bütün Araplar birleşerek kendisine karşı hücuma geçseler bile, asla paniğe kapılmamıştı. Nitekim Hendek gazasında dışarıdan müşrikler, içerden de Yahudiler ona saldırmışlardı:
"Hani onlar üstünüzden ve alt tarafınızdan gelmişlerdi. Gözler kaymış, yürekler (korkudan) hançereye dayanmıştı. Allah hakkında türlü zanlarda bulunuyordunuz. İşte orada müminler denenmiş, şiddetli bir sarsıntıyla sarsılmışlardı" (Ahzab: 10-11)
Bu savaşta Peygamber efendimiz sabır göstermiş, başkalarına da sabrı tavsiye etmişti. Sıkıntı ve zorluk en üst derecesine vardığı halde, o bir an için bile ümidini yitirmemişti.
Peygamber efendimiz içerden de üç taifeye karşı sabrı tavsiye etmiş, sabırla muamelede bulunmuştu. Zayıflara karşı merhametle muamele etmiş, onlara iman ruhunu aşılamıştı. Bu zayıf şahsiyetli kimseler, azim kuvvetinin ve dayanıklılığının bulunması gereken bazı zamanlarda gevşeklik ve zaaf göstermişlerdi. Sıkıntı ve zorluk zamanlarında sebat göstermeleri gerekirken, metanetsizlik göstermişlerdi.
Peygamber efendimiz, kalplerinde küfrü gizledikleri halde, mü'min olduklarını söyleyen münafıklara sabırla karşılık vermişti. Savaş esnasında mü'minlere umutsuzluk ve panik ruhu aşılayan, mü'nıin saflarım bölüp parçalamak isteyen, onların arasına tereddüt ve gevşeklik sokmaya çalışan münafıklara karşı sabırla muamele etmişti. Bu münafıklara, mü'minlerden gevşek ruhlu ve zayıf şahsiyetli olan bazı kimseler de uyuyorlardı. Peygamber efendimiz münafıkların kendi şahsı ve aile efradı hakkında ortaya attıkları dedikodulara karşı da sabırla tahammül ediyordu.
Özellikle İslamiyet'in ilanından ve bu davetin açıkça yapılmasından sonra, Safa tepesi yanında Haşimoğulları ile Abdülmutta-liboğulları İslam'a davet edildiler. Bunun ardı sıra aydınlığın karanlık içinde yayılışı gibi, İslamiyet küfür karanlıklarını yararak çevreyi aydınlatmaya başladı. Bu sebeple Kab bin Lüeyy'in çocuklarından olan Maz'unoğulları, Ubeyde bin Haris bin Muttalib ile Said bin Zeyd bin Nevfel ve zevcesi Fatıma (Fatıma, Hattab oğlu Ömer'in kızkardeşiydi), Umeyr bin Ebi Vakkas, Abdullah bin Mes'ud el Hüzeyli, Esma binti Ebu Bekir ve -her ne kadar zengin kimselerden olmasalar da- diğer Mekke'li asilzadeler müslüman oldular. Toplum içinde bazı güçsüz kimseler de müslümanhkîa şereflendiler. Bunlar İslamiyet'e diğerlerinden daha önce koştular. Örneğin Amir bin Füheyre (Ebu Bekir'in kölesi) müslüman olmuştu. Amiri, Ebu Bekir (r.a), Esed'den satın almıştı. Suhayb bin Sinan da müslüman olanlardandı. Denildiğine göre o, Abdullah bin Cüda'nın kölesiymiş. Rum olduğu söylenir. O, Rum diyarında esirmiş. Müslüman olan güçsüzlerden biri de Bilal-i Habeşi idi. O, müşriklerden birinin kölesiydi. Efendisi ona çok eziyet ediyordu. Nihayet Hz. Ebu Bekir onu satın alıp azad etti.
İslam'a giren güçsüz kimselerden biri de Yasir ile oğlu Ammar ve Ammar'ın annesi idi. Yasir, Kahtan Arapları'ndandı. Oğlu Ammar ise Ben-i Mahzum'un kölesiydi. Anası Sümeyye de, onların kölesiydi. Çocuk doğurunca anası ve ona bağlı olarak oğlu da hürriyetine kavuştu. Hürriyet hususunda çocuk, babasına değil, anasına bağlıydı. Bu, Romalüar'm tatbik ettiği bir uygulama olup Arap esirlerine de sirayet etmişti.
Müslüman olan güçsüz kimselerden biri de Habbab bin Eret idi. Onunla birlikte diğer bazı zayıf kimseler de İslamiyet'e koşmuşlardı. Böylece hem dünyanın, hem de ahiretin iyiliklerini elde etmişlerdi. Başlangıçta eziyete uğradıkları halde, sonuçta hayır ve mükafata nail olmuşlardı. Nitekim Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor:
"Biz de istiyorduk ki, o yerde zayıflatılanlara lütfedelim. Onları Önderler yapalım. Onları (Ötekilerin mülküne mirasçı kılalım." (Kasas: 5)
"Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri (sınayıp) bilmeden, sabredenleri (sınayıp) bilmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?" (Al-i Imran: 142)
"Ey inananlar, sabredin, direnip (düşmanlarınıza) üstün gelin. Cihada hazırlıklı, uyanık bulunun ve Allah'tan korkun ki, başarıya ereSİnİZ." (Al-i Imran: 200)
Peygamber efendimiz hiçbir şikayette bulunmadan kendi iradesiyle sabır gösteriyor, durumundan şikayet etmiyordu. Bu sabrı onu, Rabbinin risaletini tebliğe hazırlıyordu. Zaten bi'setten önce de sabır idmanı görmüştü. Bi'setten sonra ise sabır, onun azığı ve kuvveti olmuştu.
Adaleti
Güvenirlik ile adalet, birbirinden ayrılmayan iki özelliktir. Adil kimsenin güvenilir olmaması, güvenilir kimsenin de adil olmaması düşünülemez. Çünkü güvenirlik, insanın, başkalarının hukukuna riayetkar olması, başkalarının hukukunu inkar etmemesi demektir. Adalet ise, insanın kendi nefsine doğruluğu tatbik etmesi ile başlar. Bu nedenledir ki, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah, hüküm verirken adil davranarak emaneti sahiplerine vermeyi emretmiş ve şöyle buyurmuştur:
"Allah, size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah, işiten, görendir ." (Nisa: 58)
Abdullah oğlu Muhammed (sav) güvenirlik ile şöhret bulmuş, hatta güvenilir kimse anlamına gelen "Emin" lakabıyla adlandırılmıştı. Kureyşliler Kabe'yi onardıkiarı esnada Hacer-ül-Esved'i yerine koyacak şahsın, Harem-i Şerife ilk girecek şahıs olması üzerinde karara vardıkları zaman, ilk olarak Abdullah oğlu Muhammed (sav) Harem-i Şerife girince, onun hakemliğine razı oldular ve bu nedenle sevinç duydular. "O güvenilir bir kimsedir" dediler. Gerçekten de Peygamber efendimiz, bütün muamelelerinde adaletli davranır, kimseyi aldatmaz ve kimseye hile yapmazdı. Kendisiyle ilgili bütün hususlarda nefsine adaleti tatbik ederdi. Bi'setten Önce de o böyleydi.
Mü'minlerin annesi Hz. Hatice, bi'setten Önce ona Zeyd bin Harise adındaki köleyi hediye etmişti. Zeyd'in ailesi bunu duyunca Peygamber efendimizin yanına geldiler ve gerekli bedeli ödeyerek onu hürriyetine kavuşturmak istediler. O adaletli insan, bu hususta onlarla tartışmadı. Aksine onlara bu hakkı tanıdı. Bununla da kalmadı, onlara daha da ihsankar davrandı ve: "Eğer sizinle birlikte gelmek istiyorsa Zeyd'i bedelsiz ve fîdyesiz olarak alıp go-türüiT'dedi. Ama Zeyd, Abdullah oğlu Muhammed (sav)'i bırakıp gitmek istemedi. Aksine onun yanında köle olarak kalmayı hürriyete tercih etti. Ailesinin yanına gitmeyi kabul etmedi. İşte burada Muhammed (sav)'in kalbinde adalet duygusu bir kez daha harekete geldi ve Zeyd'i kendine evlat edindi. O zamanlar Araplar arasında bu uygun bir davranıştı. Nitekim Romalılar'da da evlatlık müessesesi devam ediyordu. Evlat edinilen kimse, evlat edinenin nesebine bağlanırdı. Bu nedenle Zeyd'e, Muhammed'in oğlu denmeye başlandı. Artık Zeyd, Kureyşli biri oldu. Kureyşli bir adam olarak evlendi. Bu hal, bi'setten sonra evlat edinmenin haram kılınmasına kadar devam etti. Kur'an-ı Kerim buyruğunca evlatlıklar, kendilerini evlat edinenlerin nesebine bağlanmaz olmuştu. Muhammed bin Abdullah (sav) adil bir insan olduğu için, ailesini terkeden Zeyd'e bir mükafat vermek istemiş ve bu sebeple onu kendine evlat edinmişti.
Bi'setten önce de Peygamber efendimiz, davacılar arasında hakemlik yapardı. Rivayete göre Rebi bin Haysem, cahiliyet döneminde de Resulullah (sav)'a müracaat ederek onu hakem tayin ederdi. Çünkü Peygamber efendimiz; doğruluğu, güvenirliği ve dürüstlüğüyle tanınmıştı. Haktan başka bir şey söylemez, haktan başka bir yöne yönelmez ve batıla asla rıza göstermezdi.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Cahiliyet devrinde bir kimse, tutulduğu hastalıktan kurtulursa devesini putlara adardı. O deveye Şaibe denirdi.
Bir koyun hem erkek, hem de dişi doğurursa, "Dişi, kardeşine kavuştu" deyip dişinin hatırı için erkeği de kesmezlerdi ki, buna Vasile denirdi.
Bir erkek deveden on kere dol alınırsa, o devenin sırtını haram sayarlar: "Sırtını korudu" diyerek onu da sudan ve otlaktan menetmezlerdi". Buna da Ham denirdi. (Mütercim).
[2] İbn Kayyım, Zadu'1-Mead.

