kuranı kerimde cin kavramı

İslamiyet Hakkında Her Türlü Soru ve Cevapların Paylaşıldığı Bölümümüz

Mesajgönderen UFUK38 » Sal Ağu 10, 2010 1:06 pm


Bilindiği üzere Cinn, şeytan, iblis ve Melek sözcükleri insanlar arasında ve tüm dinlerde önemli bir yere sahiptir. Ne var ki belki tarih öncesinden beri insanların zihnine işlemiş yanlış, anlayış ve inanış devam edip gitmektedir. İlkel toplumların yaşadıkları ilkel koşullar altında zihinlerinde oluşturdukları vehim ve kuruntulara dayalı inançlar hala yaşamaktadır. En kötüsü de bu tarz batıl ve yanlış inanç ve kanaatin dine fatura edilmesidir. İşte bizi ilgilendiren de budur. Biz dinimizin saf, halis, Allah’a ait bir din olarak yaşanmasından yanayız. İşte bu nedenle Cinn konusunu hem sözcük yönüyle hem de Kur’an’da ne anlamlarda kullanıldığını açıklamak zorunluluğunu duyduk.


Önce halk kültüründeki cinin tanımını yapalım:


“Erdirici, yüksek değerler ilham eden, gizli destekçi güçler, insan gibi yiyip, içen, üreyen, inanan, bazen ehil insanlarca işçi gibi çalıştırılan, olağan üstü güç ve bilgilere sahip, insanları çarpan, istediklerine zarar veren görünmeyen yaratıklar”.


Cinn, işte böyle anlaşıldığından, psikolojik rahatsızlıklara uğramışlara, yüz felci olmuşlara cinn çarpmış, uğrak olmuş denilmektedir. Ayrıca eski dönemlerde başarılı, hamarat sanatkarlara, şairlere, kâhinlere hatta peygamberlere “mecnun/cinlenmiş” derlerdi. Bundan maksat, onların delirmiş olduklarını anlatmak değil, onların cinler (görünmez varlıklar) tarafından desteklendiklerini, yardım gördüklerini ifade etmekti.

Biz önce sözcüğün anlamımı çözelim:


“Cinn” sözcüğü “cenn” kökünden türemiş bir sözcük olup sözcüğünün asıl anlamı, “bir şeyi duyulardan saklamak”tır. “Cennehülleylü/gece onu örttü, ecennehü/onu örttürdü, cenne aleyhi/üzerine örttü” şekillerinde kullanılır. Nitekim Kur’an’da İbrahim Peygamberi konu alan bir pasajda( En’am suresi ayet 76 ) “fellema cenne aleyhilleylü/ne zamanki gece kendisini sakladı (iyice karanlık çöktü) ” diye yer alır.


Aşağıdaki sözcükler de “cnn” kökünden türemiştir.


Cennet: “Toprağı ağaç yapraklarıyla saklanmış yer” demektir.

Cinnet: “aklı, fikri saklanmak, delirmek” demektir.

Cenin: “ana karnında saklandığı için bu adı almıştır.

Cünnet: Kalkan; kişiyi oktan mızraktan sakladığı için bu ad verilmiştir.


Netice bütün; eski ve yeni sözlüklerde “İnsanın beş duyusuyla kavrayamadığı, algılamaya kapalı, ama somut veya soyut, varlığı kesin olan varlıklara veya güçlere CİNN dendiğini” yer alır.


Cinn sözcüğü Kur’anda Cann ve Cinnet kalıplarıyla da yer almaktadır.


Buna göre melek ve şeytan terimleri de cinn kavramı kapsamındadırlar. Yani her melek ve şeytan cinndir, ama her cinn ve şeytan melek değildir.



Cinn sözcüğü İns sözcüğünün karşıtıdır.


Bu nedenle Cinn sözcüğünün iyi anlaşılabilmesi için cinn sözcüğünün karşıt anlamlısı olan ins ve insan sözcüklerinin de iyi bilinmesi şarttır.


İns, İnsan:


“İnsan” sözcüğünün aslı “insiyan” sözcüğüdür. “fi’liyan” kalıbında olup “ens” sözcüğünden türemiştir.


Sözcük anlamı, “beş duyuyla hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran” demektir.


Sözcüğün anlamı bu olmasına ve evrendeki tüm görünebilen varlıkları kapsamasına rağmen bu sözcüğün insana isim olarak verilmesinin nedeni, insanın yaratılışından karşılıklı ünsiyete muhtaç oluşudur. Yani insanın sosyal bir varlık olması; başka varlıklar özellikle de insanlar ile ilişkisiz olamamasıdır.


İbni Abbas gibi bazı tefsirciler “insan” sözcüğünün “nisyan” sözcüğünden türemiş olduğunu ve insan verdiği sözleri unuttuğu için bu isimle isimlenmiş olduğunu söylemiş olsalar da bu görüş hem dilbilimcileri tarafından itibar görmemiş hem de Kur’an’daki kullanıma ters düşmektedir.


İnsan ve cinnin yaratılışı:


Konumuz içerisinde belki de enteresan karşılanabilecek bir saptamada bulunacağız. Bu insan ve Cinin yaratılışıdır.



Rahmân Suresi, âyet 14, 15:


“O, insanı pişmiş çamur gibi kuru balçıktan (değişken maddeden)yarattı.

Ve cannı ateşin dumansızından (enerjiden) yarattı.”


Hıcr Suresi, âyet 26, 27:


“Ve hiç kuşkusuz biz, insanı (görünen, bilinen varlıkları) çınlayan kilden, işlenebilen çamurdan (halden hale giren maddeden)yarattık.

Ve cannı daha önce, en ince delikten bile geçebilen yakıcı bir esintinin ateşinden (engel tanımayan enerjiden) yaratmıştık.”


Bu iki ayet grubundaki insan ve cann sözcüklerini orijinal sözcük anlamlarında kullanırsak “çınlayan kil, işenebilir çamur, kuru balçık” ifadelerini halden hale giren MADDE; “ateşin dumansızı, en ince delikten bile geçebilen yakıcı bir esintinin ateşi” ifadesini ENERJİ olarak anlarsak, bu günkü modern kimyadaki görünen varlıkların MADDEDEN görünmeyen varlıkların ENERJİDEN yaratılmış gerçeğini görmüş oluruz.

Öyleyse “cann ateşten yaratılmıştır” demenin anlamı “gözükmez güçler enerjiden yaratılmıştır” demektir. İnsan topraktan yaratılmıştır” demenin anlamı da “beş duyuyla hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran varlıklar maddeden yaratılmıştır” demektir.


Ayrıca elektrik, manyetik dalgalar, şua gibi enerjik varlıklar da cinn ifadesi kapsamındadırlar.


Not:

Araplar yavaş hareket ettiği, hareketi gözle izlenemeyen küçük bir yılan türüne “cann” derler. Cann sözcüğü bu anlamıyla Kur’an’da iki yerde (Kasas suresi ayet 31; Neml suresi ayet 10) Musa Peygamberin asası ile ilgili olarak kullanılmıştır.


Kur’an’da ve kadim kaynaklardan yapılan tespitlere göre cinn sözcüğü çok kapsamlı olarak kullanılmaktadır. Öz anlamı ekseninde tüm görünmez güçler, varlıklar ve tam anlaşılamayan, iyice tanınamayan, az bilinen varlıklar için de kullanılmaktadır.


Bu sözcüğü ve bu kavramı doğru olarak öğrenebilmenin tek yolu, şimdiye kadar bu konuda bilinenlerin bir kenara bırakılması ile mümkün olur. Kulaktan duyma ve halk arasındaki folklorik cinn anlayışı bizi yanıltır ve olayın kavranmasına engel olur.


Bu kavram genelde din ile de iç içe olması nedeniyle, dinin ana kaynağı olan Kur’ân’daki kullanımlarının açık ve net olarak görülmesi ve bilinmesi zorunludur.


KUR’ÂN’DA CİNN:


1-Cinn sözcüğü, melekler için kullanılmıştır:


Saffât Suresi âyet 158:


“Onlar, Allah ile cinler arasında bir soybağı (nesep) kurdular. Oysa, andolsun, cinler de onların gerçekten hazır bulundurulacaklarını bilmişlerdir.”


En’am Suresi, âyet 100:


“Ve Cinleri Allah’a ortak koştular. Oysa onları da O yaratmıştır. Bir de bilgisizce O’na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. O ise nitelendirdikleri şeylerden yücedir-uzaktır.”


Sebe Suresi, âyet 41:


“Melekler derler ki: “ sen yücesin, bizim velimiz sensin, onlar değil. Hayır, onlar cinlere tapmaktaydı ve çoğu onlara iman etmişlerdi.”


Bu üç ayette geçen “cinler” ile kastedilen meleklerdir. Yanlış anlayıştaki “cinler” değildir. Bunun delilleri şu ayetlerdir: Nahl suresi ayet 75; Necm suresi ayet 21; Saffat suresi ayet 149, 153; Zuhruf suresi ayet 16; Tur suresi ayet 39. Bu ayetlerde o dönemin cahil kimselerinin “melekler Allah’ın kızlarıdır” diye inandıkları vurgulanır.


2-Cinn sözcüğü İblis için kullanılmıştır:


Kehf suresi ayet 50:


“Hani biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişti. İblis, cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, benim astımdan onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu!”


“İblis” ile ilgili bağımsız bir çalışmamız vardır. Detay orada mevcuttur. Lütfen o yazımıza bakınız.




3- Kendileri görülse de kimlikleri açıkça belli olmayan kişiler için kullanılmıştır.


Bu kısma Kur’ân’dan üç örnek var.


a) Süleyman peygamberin cinleri :


Sebe Suresi âyet 12-14 :


“ Süleyman için de sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan rüzgarı boyun eğdirdik; erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun eli altında Rabbinin izniyle iş görmekte olan bir kısım cinler de vardı. Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından tattırırdık.


Ona dilediği şekilde kaleler/mihraplar, heykeller/manzara resimleri/güzel motifler, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı. “Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın.” Kullarımdan şükretmekte olanlar azdır. ”


Böylece onun ölümünü gerçekleştirdiğimiz zaman, ölümünü, onlara asasını yemekte olan bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi. Artık o, yere yıkılıp-düşünce, açıkça ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı (Süleymanın öldüğünü) bilmiş olsalardı böylesine aşağılayıcı bir azap içinde kalıp-yaşamazlardı.”


Neml suresi, âyet 39 :


“Cinlerden İfrit: “Sen makamından kalkmadan önce, ben onu sana getiririm, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim.” dedi.”



Görüldüğü gibi bu âyetlerde Süleyman Peygamberin emrinde çalışan, ona zoraki hizmet eden Cinnlerden bahsedilmektedir. Ve bunların hünerli zanaatkar kimseler olduğu açıklanmaktadır.


Şimdi Süleyman peygamberin emrine verilen bu cinlerin kimler olduğunu anlamaya çalışalım. Bunlar halk kültüründeki inanılan cinnler mi, yoksa başka bir şey mi ?


Bu konunun tahlili hem tarih bilgisi hem de Dinler Tarihi bilgisi gerektiren bir konudur. Süleyman peygamber Beniisrail peygamberlerindendir. Yani Yakup peygamberin soyundandır. Babası Davut peygamberden sonra babasının mirasçısı olmuştur. Hem peygamberdir hem de ülkesinin hükümdarıdır. Ve Süleyman peygamber. hem Müslümanların ve hem de ehli kitabın/Yahudi ve Hıristiyanların ortak bir kişisidir. Ve onunla ilgili tarihi ve dini özellikler Ehli kitap’ta da mevcuttur. Eldeki Tevrat muharref/bozulmuş olduğundan onu dini bir kaynak olarak ele almamız mümkün değil ama bir tarih kaynağı olarak ele alınmasında hiçbir sakınca yoktur. Zaten tarihin temel kaynaklarından bir tanesi yazılı Dini Metinlerdir.


Kur’ân’ın bu âyetlerini duyan Ehli Kitap da bu anlatıma itiraz etmemişlerdir. O zaman bu konuyu eldeki kitab-ı Mukaddes’ten de irdelemekte yarar vardır. Bu konu Tevrat’ın 1.Krallar ve 11. Tarihler bölümlerinde yer almaktadır. Biz oraya işarette bulunmayıp, herkesin elinin altında bir Tevrat olmadığı düşüncesinden 11. Tarihler, bölümünün 11. Bab’ını aynen aktarmayı uygun buluyoruz:


“VE Süleyman RABBiN ismine bir ev, ve kendi krallığı için bir ev yap­maya niyet etti. 2Ve Süleyman yük ta­şıyan yetmiş bin adam, ve dağlarda taş kesen seksen bin adam, ve onların üze­rinde iş başı olan üç bin altı yüz adam saydı. 3Ve Süleyman Sur kralı Hurama gönderip dedi: “Babam Davuda yaptığın gibi, ve içinde oturmak için kendisine ev yapsın diye ona erz ağaç1arı gönder­diğin gibi, bana da öyle yap. 4İste, ben Allah’a tahsis edeyim, ve onun önünde hoş kokulu buhur yakayım diye, Allah’ım RABBİN ismine bir ev yapacağım; ve o daimi huzur ekmeği için, ve sabah akşam, Sebtlerde, ve ay başlarında ve Allahı’mız RABBiN belli bay­ramlarında yakılan takdimeler için ola­caktır. Bunlar İsrail üzerine ebedi kanundur. 5Ve yapmak üzere olduğum ev büyüktür, çünkü Allahımız bütün ilah­lardan büyüktür. 6Ve kimin kudreti var ki, ona bir ev yapsın? Çünkü gök ve göklerin göğü onu alamaz. Ve ben ki­mim ki, ona bir ev yapayım? Ancak onun önünde buhur yakmak için yapıyo­rum. 7Ve şimdi, babam Davud’un hazır­lamış olduğu Yahuda’da ve Yeruşalim’­de yanımda bulunan hünerli adamlarla beraber olmak üzere bana bir adam gönder, altın, ve gümüş, ve tunç, ve demir. ve erguvani, ve kırmızı, ve lacivert işlerinde hünerli olsun, ve her türlü oyma işlerini oyabilsin. 8Ve bana Libnan’dan erz ağacı, ve servi, ve sandal ağacı gön­der: çünkü bilirim ki, senin kulların Libnan’dan kereste kesmeği bilirler. 9Ve iste. bana bol kereste hazırlasınlar diye kullarım senin kullarınla beraber ola­caklar: çünkü yapacağım ev büyük ve şaşılacak bir şey olacaktır. 10Ve iste, se­nin kullarına, kereste kesenlere, yirmi bin ölçek dövülmüş buğday, ve yirmi bin ölçek arpa, ve yirmi bin bata şarap, ve yirmi bin bat zeytin yağı veririm.


11Ve Sur kralı Huram, Süleyman’a gönderdiği yazı ile cevap verdi: RAB kavmini sevdiği için seni onların üzerine kral etti. 12Ve Huram dedi: RAB için bir ev, ve kendi kra1lığı için bir ev yapacak olan basiret ve anlayış sahibi akıllı bir oğlu kral Davud’a veren, Göğü ve yeri yaratan RAB, İsrail’in Allah’ı mübarek olsun. 13Ve iste, senin hünerli adamlarınla ve baban efendim Davud’un hünerli adamları ile beraber kendisine bir yer verilsin diye, hüner ve an1ayış sahibi bir adamı, benim Huram Babayı gönderdim. 14Dan kızlarından bir kadı­nın oğludur, ve babası Surlu bir adamdı; altın, ve gümüş, tunç, demir, taç, ve kereste, erguvani, lacivert, ve ince keten, ve kırmızı işlemede, ve her çeşit oyma işinde, ve her çeşit icatta hünerlidir. 15Ve efendimin söy1emiş olduğu buğdayı ve arpayı, zeytin yağını ve şarabi kullarına göndersin; 16ve sana lazım olduğu kadar Libnan’dan kereste keseriz; ve onu sallarla denizden Yafa’ya kadar sana getiririz ve sen onu Yerüşa1ime çıkarırsın.


17Ve Süleyman, babası Davud’un İsrail diyarında olan bütün garipleri saydığı sayıdan sonra onları saydı; ve yüz elli üç bin altı yüz kişi bulundular. 18Ve onlardan yük taşıyan yetmiş bin, ve dağlarda taş kesen seksen bin, ve kavmi işletmek için iş başi olarak üç bin altı yüz kişi koydu. ”


Tarihi kayıtlar ve Mukaddes Kitap’ta Süleyman Peygamberin hizmetinde bulunanların halk kültüründeki cinler olmayıp, Süleyman peygamberin babası Dâvut peygamberin hünerli zanaatkar adamları ve onlara ustabaşılık yapan Sur kralının gönderdiği Hurram Baba ile emrindeki hünerli kişiler zanaatkarlar olduğu görülmektedir.


Burada da görmekteyiz ki Cinn sözcüğü, ‘başka ülkelerden getirilmiş hünerli zanaatkar yabancı işçiler için’ kullanılmıştır.



b)Peygamberimizi dinleyen cinler:


Ahkaf Suresi, âyet 29-31 :


“Hani cinlerden birkaçını, Kur’ân dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Böylece onun huzuruna geldikleri zaman, dediler ki: “Kulak verin;” sonra bitirilince de kendi kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.


Dediler ki: “Ey kavmimiz, gerçekten biz, Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan bir kitap dinledik; hakka ve dosdoğru olan yola yöneltip-iletmektedir.

Ey kavmimiz, Allah’a davet edene icabet edin ve ona iman edin; günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun

Kim Allah’a davet edene icabet etmezse, artık o, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacak değildir ve onun O’ndan başka velileri de yoktur. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”


Buradaki anlatım aşağıda göreceğiniz gibi Cinn suresinde de yer almıştır.


Cinn suresi âyet 1-15


“De ki, “Bana gerçekten şu vahyolundu: “Cinnlerden bir grup dinleyip de şöyle demişler: ‘Doğrusu biz hayranlık veren bir Kur’ân dinledik.’

O, gerçeğe ve doğruya yöneltip-iletiyor. Bu yüzden biz ona iman ettik. Bundan böyle Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.

Elbette bizim Rabbimizin şanı yücedir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk.’”

“Doğrusu şu: Bizim beyinsizlerimiz, Allah’a karşı bir sürü saçma şeyler söylemişler.

Halbuki biz, ins ve cinin (hiçbir kimsenin) Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini zannediyorduk.

Bir de şu gerçek var: İnsten bazı kimseler cinden bazı kimselere sığınırlardı. Öyle ki, onların azgınlıklarını artırırlardı.

Ve onlar, sizinde sandığınız gibi Allah’ın hiç kimseyi kesin olarak diriltmeyeceğini sanmışlardı.

Doğrusu biz göğü yokladık (falcılığı denedik); fakat onu güçlü koruyucular ve şihap/ateş alevleri, göz kamaştıran parıltılar, yakıcı ışınlarla kaplı bulduk.

Oysa gerçekte biz, dinlemek için onun oturma yerlerinde otururduk. Ama şimdi kim dinleyecek olsa hemen kendisini izleyen bir şihap bulur.

Doğrusu bilmiyoruz; yeryüzünde olanlara bir kötülük mü istendi, yoksa Rableri kendileri için bir hayır mı diledi.

Gerçek şu ki, bizden salih olanlar da vardır ve bunun dışında olanlar da. Biz türlü türlü yolların fırkaları olmuşuz.

Biz şüphesiz, Allah’ı yeryüzünde asla aciz bırakamayacağımızı, kaçmak suretiyle de onu hiçbir şekilde aciz bırakamayacağımızı anladık.

Elbette biz, o yol gösterici- Kur’ân’ı işitince, ona iman ettik. Artık kim Rabbine iman ederse, o ne eksileceğinden korkar ve ne de haksızlığa uğrayacağından.

Ve elbette bizden Müslüman olanlar da var, zulmedenler de. İşte Allah’a teslim olanlar, artık onlar gerçeği ve doğruyu bulmuş olanlardır. “


Bu iki ayet grubunda konu edilen cinnler (ki, âyette nefer (üç ile on arası) bir sayıda oldukları belirtiliyor) tüm tefsirlerde ve tarih kitaplarında, Nusaybin’den veya Yesrip,ten, kimliklerini açığa vurmadan Peygamberin yanına gizlice gelip Kur’ân dinleyip imana gelen sonra da kavimlerini uyarmak için geri dönen Yesrip/Medine’li veya Nusaybinli Yahudilerdir. Kesinlikle halk kültüründeki mevhum cinler değildir.


Ahkaf ve Cinn surelerinin iniş sebeblerine âit rivayetlerden, İbn-i Mes’ud rivayeti çok önem arzetmektedir. Bu rivayet Kütüb-ü Sitteden Müslim, Ebu Dâvud, ve Tirmizi de yer almaktadır. Bu rivayet “Cinn Gecesi Hadisi” olarak şöhret bulmuştur.


İşte rivayet:

“Alkame anlatıyor: “İbn-i Mes’ud’a dedim ki:

-“Sizden kimse, cinn gecesinde Peygamber efendimize refakat etti mi?”

“-Hayır, dedi, bizden kimse ona refakat etmedi. Ancak bir gece O’nunla beraberdik. Bir ara onu kaybettik. Kendisini vadilerde ve dağ yollarında aradık. Bulamayınca: “Yoksa uçurulmuş veya kaçırılmış olmasın?” dedik. Böylece, geçirilmesi mümkün en kötü geceyi geçirdik. Sabah olunca, bir de baktık ki Hira tarafından geliyor.

“-Ey Allah’ın Rasülü, biz seni kaybettik, çok aradık ve bulamadık. Bu sebeple geçirilmesi mümkün en fena bir gece geçirdik.” dedik.

“-Bana cinnlerin davetçisi geldi. Beraber gittik. Onlara Kur’an’ı Kerim’i okudum.” buyurdular. Sonra bizi götürerek cinlerin izlerini, ateşlerinin kalıntılarını bize gösterdi.”


Cinn gecesi rivayetinin İbn-i Mes’ud rivayetine göre de Arap olmayan yabancılar/cinnler (Nusaybinli veya Yesrip/Medineli Yahudiler) Peygamber efendimizle buluşup, ondan Kur’ân dinlemişlerdir. Demek oluyor ki her insan gibi onlar da geceleyin üşümüşler ve ateş yakıp ısınmışlardır. Sonra da ayrılmışlardır. Peygamberimiz, kendisinin arkadaşları arasından bir müddet ayrılmış olması nedeniyle üzülen arkadaşlarına, nerede olduğunu ve neler olduğunu anlatmış ve yemek hazırlığının kalıntılarını göstermiştir.


c) Cinlerin bahsettiği cinler:


Yukarıda Cinn suresinin 1-15. ayetlerinin mealini sunmuştuk. Bu ayetler, Rabbimizin peygamberimizi dinleyen cinlerin kavimlerinin yanlarına vardıkları zamanki anlattıklarının nakledişidir.Yani Mekke’ye gelip peygamberimizle gizlice görüşenler (anlatımın içeriğine göre yahudidirler) Medineye (veyahut Nusaybin’e) vardıkları zaman olanı gideni anlatmış ve bulundukları belde ve kendi halkları ile ilgili açıklamalarda bulunmuştur. Bunlar Rabbimiz tarafından gayb haberi olarak Peygamberimize bildirilmiştir. Ve anlatılanlar cinlerin (Yahudilerin) konuşmalarıdır. İşte bu konuşma esnasında, konuşan cinn kendilerini insan olarak niteleyip bir başkalarını “cinn” diye nitelemektedir.

Cinn suresi ayet 6:


“Bir de şu gerçek var: İnsten bazı kimseler cinden bazı kimselere sığınırlardı. Öyle ki, onların azgınlıklarını artırırlardı.”


Buradaki cinlerin ağzıyla anlatım yapılmış ve yukarıdaki ifade konuşan cine aittir. Cinn demek istemiştir ki “insten (bizim tanıyıp bildiklerimizden) bazı kimseler cinnden (tanımadığımız yabancılardan) bazı kimselere sığınırlardı”.


Medine (o zamanki adı Yesrib) veyahut Nusaybinli yahudinin konu ettiği cinnler, Mekke’den Yesrib veyahut Nusaybin’e Rasülüllah aleyhinde propaganda için gitmiş ve orada Peygamberimiz aleyhinde sinsice çaba harcayan Mekkeli ajan kimselerdir.



İns ve cinn :


Cinn konusu kapsamı içerisinde hassas ve Kur’an’ı doğru anlamak için çok önemli bulduğumuz bir noktayı açıklamak zorundayız. Bu mesele “İns” ve “cinn” sözcüklerinin bir arada “ins ve cinn (ins-cinn)” takım(kalıp) halinde kullanılışıdır. Bu kullanılış genellikle “İnsanlar ve Cinler” olarak mânâlandırılmaktadır. Halbuki bu kalıp ifadelerde sözcüklerin anlamı farklılaşmakta, başkalaşmakta ve zenginleşmektedir.


İki zıt anlamlı sözcüğün bir arada takım halinde söylenişi ile yeni bir anlam kazanılması dünyanın tüm dillerinde mevcuttur. Konumuzu iyi anlamamız için önce bunları örnekleyelim.


Türkçe’de:


Sağ, sol sözcükleriyle oluşturulan “sağda-solda” kalıbı “her yerde” anlamını ifade eder.

İleri, geri sözcükleriyle “ileri-geri” ???????????????????????????????

Sabah, akşam sözcükleriyle “sabah-akşam” ?????????????????????


İngilizce’de:


Fıransızca’da:


İtalyanca’da:


Ve Arapça’da:


Yukarıdaki gördüğümüz türden Arapça’da da bir takım sözcükler bulunmakta dolayısıyla da bunlar Kur’an’da yer almaktadır. Örnekler:


Mağrib (batı) ve meşrik (doğu) sözcükleri.


Bunlar birlikte “batı-doğu” halinde söylendiklerinde anlamı sadece iki yönü ifade etmeyip tüm yönleri içine alır.


Müzzemmil suresi 9. ayette “ Rabbulmeşrigı velmağribi/doğunun, batının rabbi” ifadesi sadece doğu ile batıyı anlatmayıp tüm yönleri ve mekanları ifade eder. Yani “Allah her yerin rabbidir” demektir. Bu sözcükler ile ilgili Nur suresi ayet 35, Bakara suresi ayet 115, 142, 177; Şuara suresi ayet 28; Rahman suresi ayet 17’ye de bakabilirsiniz.


Dünya ve ahiret sözcükleri.


Bu sözcükler de beraber söylendikleri zaman “her yerde ve her zaman” anlamlarını ifade ederler. Bu sözcükler ile ilgili Bakara suresi ayet 217, 220; Al-i Imran suresi ayet 22, 45,56; Nisa suresi ayet 134; Tevbe suresi ayet 69, 74; Yunus suresi ayet 64; Yusuf suresi ayet 101; Hacc suresi ayet 14, Nur suresi ayet 14, 19, 23 ve Ahzab suresi ayet 57’ye de bakabilirsiniz.


Yaş, kuru sözcükleri.


Bu sözcükler de beraberce kullanıldıkları zaman “ her ne varsa, her şey” anlamını içerir. Örneğin En’am suresi 59. ayetteki “…. Yaş ve kuru hiçbir şey yok ki, apaçık bir kitapta bulunmasın.” ifadesi sadece yaşı ve kuruyu ifade etmeyip “her ne varsa canlı-cansız hepsini” anlamını ifade etmektedir.


Sabah, akşam sözcükleri.


Kur’an’da farklı ifadeler ile sıkça yer alan bu sözcükler de sözcük anlamını ifade etmeyip “daima, her zaman” anlamına gelmektedir. Bu sözcükler ile ilgili de A’raf suresi ayet 205; ra’d suresi ayet 15; Nur suresi ayet 36, Mü’min suresi ayet 46; En’am suresi ayet 52; Kehf suresi ayet 28; Meryem suresi ayet 11, 62; Fetih suresi ayet 9; Furkan suresi ayet 5; Ahzab suresi ayet 42; İnsan suresi ayet 25; Mü’min suresi ayet 55, Al-i Imran suresi ayet 41’e bakabilirsiniz.




Cinn-ins sözcükleri.


Bu sözcüklerin her birinin anlamını yukarıda açıklamıştık. Birlikte oluşturdukları anlam ise “gördüğünüz, görmediğiniz; bildiğiniz, bilmediğiniz; tanıdığınız, tanımadığınız: HERKES” anlamıdır. Aşağıda örnekleri göreceksiniz.


Zariyat Suresi, âyet 56 :


“Ben, cinn ve insi (herkesi) yalnızca, bana ibadet/kulluk etsinler diye yarattım.”


İsra suresi ayet 88:


“De ki: İns ve cinn (herkes) bu kuranın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler ve birbirlerine yardımcı olsalar, yine de, onun benzerini, ortaya koyamazlar.”


Cinn suresi ayet 5:


“Oysa biz, insanların ve cinlerin (herkesin) Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık.”


Rahman suresi ayet 33:


“Ey cinn ve ins toplulukları, eğer göklerin ve yerin bucaklarından aşıp-geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın; ancak Sultan/üstün bir güç olmadan aşamazsınız.”


Rahman suresi ayet 56:


“Orada daha önce ins ve cinn (hiç kimse) dokunmamış (elle ve gözle değinilmemiş), bakışlarını eşine dikmiş eşler vardır.”


Bu konuyla ilgili de En’am 112, 130; A’raf Suresi, âyet 38, 179; Fussilet Suresi, âyet 25, 29 : Ahkaf Suresi âyet 18 : Neml Suresi âyet 17; Rahman suresi ayet 39, 74; Nas Suresi âyet 6, Hud Suresi, âyet 119 ve secde suresi âyet 13’e de bakabilirsiniz.

kuran
UFUK38
 
Mesajlar: 35
Kayıt: Çrş Tem 07, 2010 3:53 pm

Mesajgönderen D E Ş İ F R E 53 » Sal Ağu 10, 2010 4:49 pm


emeğine sağlık kardeş güzel paylaşım olmuş :D
Resim

Bizi bilen bilir. bilmeyende kendisi gibi bilir
D E Ş İ F R E 53
Mesaj Panosu Yöneticisi
Mesaj Panosu Yöneticisi
 
Mesajlar: 9
Kayıt: Pzt May 03, 2010 11:50 pm

Mesajgönderen UFUK38 » Sal Ağu 10, 2010 5:53 pm


ELİMİNDEN GELDİGİ KADAR ARAŞTIRIP GÜZEL ŞEYLER BULMAYA ÇALIŞTIM
UFUK38
 
Mesajlar: 35
Kayıt: Çrş Tem 07, 2010 3:53 pm

Mesajgönderen Celâleddin Özbek » Çrş Ara 14, 2011 12:15 am


CİNLER NASIL VARLIKLARDIR?

Melekler nurdan, cinler ateşten ve insanlarsa topraktan yaratılmıştır. Nur ilk ve en basit yapı taşıdır. Fakat ondan melekler gibi mükemmel varlıklar yaratılmıştır. Demek ki nurdan o kadar kompleks yapılar olabiliyor. Yani nur basitliğinden melekler gibi kompleks varlıklar olabiliyor.
Cinler de dumansız ateşten yaratılmışlardır. Dumansız olması ateşin özelliğini belirtmektedir. Yanma oksijenle olmaktadır. Oksijense bir element atomdur. Bildiğimiz bakır, demir gibi elementler de oksijenle yanarak oksitlenebilmektedirler. Bu oksitlenme halleri yanmanın en basitleridir. Yani demirin paslanması gibi haller en basit yanma halleridir. Duman yanmanın ürünüdür. O halde yanmanın olmadığı bir ateşten bahsedilmektedir. En basit yanma atom seviyesinde olduğuna göre, cinlerin yapı taşı olan ateş atom altı bir yapıda demektir. Cinlerde erkeklik dişilik, evlenme, kibir vb sıfatlar vardır. Bunlar da, akıl sahibi olmayı gerektirecek kadar kompleks bir yapıya sahip olmayı gerekli kılar.
Melek ve cinlerin yapı maddelerini tanımlayan bir ayet vardır. Orada mealen şöyle denmektedir: Şemsin ( güneşin) ziyası (ışığı), Kamerin (ayın) nuru.
Güneşin ışığı aydan yansımaktadır. Kur’an-ı Kerim, güneşten aya gelen ışığa ziya demektedir. Aydan yansıyana ise nur demektedir. İkisi de ayni şey değil ki, farklı isimler kullanılmaktadır. Şemsin ziyası Kamerden yansırken değişime uğramaktadır. Bu sebeple de, farklı kelimeyle ifade edilmektedir. Farklı şeylere Kur’an’da farklı isimler verilir. Zaten doğal olan da budur. Böylece Kur’an Evrenin yapısı hakkında bize genel bir bilgi vermektedir. En azından Aya Güneşten gelenle yansıyanın ayni şey olmadığı bilgisini bize vermektedir.
Bu bilgi bile Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunun yeterli delilidir.
Güneşin ışığı aydan yansıyınca başka bir isim aldığına göre, Güneşin ışığı yapı taşlarına dönüşüyor demektir. Yani nur ışığın yapı taşıdır. Buradan bunu anlayabiliriz. Şemsin ziyası ise dumansız ateş diye isimlendirilen cinlerin yapı maddesi olmalıdır. Şemsin ziyası atom altı yapıdadır. Nur ise ziya altı bir yapıdır. Muhtemelen de nurun hızı ışığın hızından çok daha fazladır. Nasıl ışıktan hızlı hiçbir madde yoksa, ışığın yapı taşı olan nur da ışıktan hızlı olmalıdır. Bunlara bağlı olarak da nurdan yaratılan melekler, ışıktan yaratılan cinlerden çok daha hızlı olmalıdır. Cinlerse potansiyel olarak meleklerden daha üstün olabilme kabiliyetlerine sahiptirler. İnsanın fıtraten meleklerden ve cinlerden daha üstün olduğu gibi. Şunu da bilmelidir ki hız yalnızca bir özelliktir. Hızı fazla olan daha üstündür denemez. Üstünlük özelliklerin toplamıyla değerlendirilir. Böyle olunca yukarıdaki değerlendirmede bir sıkıntı yoktur.
İnsanlar topraktan yaratılmıştır. Fakat toprak değildir. Ayni şekilde melekler nur değildir, cinler de ışık değildir. Onlar yalnızca yapı maddeleridir. İnsanın yapı maddesinin toprak olduğu gibi. Buradan, yalnızca ilk insanın toprak olarak yaratıldığı düşünülmemelidir. Bütün insanlar ve şu an da insanlar, topraktan yaratılmaktadır. İnsanın bütün yapı taşları topraktandır. Toprakta olan bütün element ve moleküller her insanda vardır. Fakat toprakla insan arasında müthiş bir mükemmellik farkı vardır. Tamamen topraktan yaratıldığı ve başka bir madde katkısı olmadığı halde ondan çok farklıdır. Ayrıca, onda göremeyeceğimiz özelliklere sahiptir.
Birde, insanla toprak arasında çok farklı yapılanmalar vardır. Mikro canlılar, bitkiler, hayvanlar vs. şeklinde. Bunların en mükemmeli de insandır. Zaten yaratıkların en mükemmeli insandır. O şerefli bir yaratıktır. İnsanla toprak arasında çok farklı varlıklar olduğu gibi, cinlerle dumansız ateş ve nur ile melekler arasında da çok farklı varlıklar olabilir. Öyle de olmalıdır. Yani insanların aleminde çok farklı varlıklar olduğu gibi, cinlerin ve meleklerin aleminde de çok farklı varlıklar olmalıdır.
İnsanlar fıtraten, meleklerden de cinlerden de üstündür. Cinlere iş yaptırabilecek kabiliyettedir. Bu potansiyel herkeste vardır. O potansiyelini kullanan, cini kendisinin emrinde çalıştırabilir. Ama o potansiyelimizin açığa çıkarılması gereklidir. Ancak o potansiyelini kullanabilecek duruma gelen bu işi yapabilir. O kabiliyetimiz ortaya çıkarılmadan bunun olması mümkün değildir. Çünkü yukarıda açıklandığı gibi çok farklı yapılardayız. Zaten Süleyman aleyhisselamın hikayesini (masal değil; yaşanmış) Kur’an’da okuduğumuzdan anladığımıza göre, herkes bunu yapabilecek durumda değildir. Herkes bunu yapabilecek durumda olsa idi, kim Belkıs’ın tahtını getirebilir değil, kim getirir diye sorardı. Herkesin getiremeyip, ancak ehil olanlar getirebileceği için böyle denmiştir. Cinlerden biri, tahtından kalkıp tekrar oturana kadar, insanlardan birisi ise, gözünü açıp kapayana kadar getirebilirim demiş ve tahtı hemen getirmiştir.
Her cin uzak mekandan bir tahtı, oturup kalkma zamanında getirebilme kabiliyetine sahip değildir. Bir cinin bunu yapabildiğini öğrenince sanki bütün cinler yapabiliyormuş gibi düşünülüyor.
Cinler, doğar büyür ve ölürler. Cinsiyetleri vardır. Evlenirler, çocukları olur. Yerler içerler. Kendilerine göre düşünebilecek beyinleri vardır. Müslüman’ı, kafiri, cahili, akıllısı, alimi, zalimi, tembeli, çalışkanı vb vardır. Analarından doğunca hepsi ayni beceride ve hazır bilgilerle donanmış olarak doğmuyorlar. Ayni insanlar gibi, potansiyel kabiliyetlerini, kendilerini yetiştirerek açığa çıkarıyorlar. Birinin bildiğini hepsi bilmiyor. Hepsinin bilgileri becerileri ayrı ayrıdır. Yani insanlarda olduğu gibi. Dolayısıyla bir cinin bildiğini bütün cinler biliyor, şeklinde düşünmemek lazımdır.
Ayrıca cinlerin ve insanların yapı maddeleri çok farklı olduklarından, birbirlerini fark etmeleri, görebilmeleri mümkün değildir. Normali böyledir. Çünkü cinlerin yapı maddeleri atom altı parçacıklardır. İnsanlar ise atom ve moleküllerden yapılanmıştır. Dolayısıyla çok farklı alemlerde yaşamaktadırlar.
Cinlerin ne olduğunu bilmemiz için bunların bilinmesi gerekir. Bunlar da faydasız bilgiler değildir. İman, amelden üstün olduğu gibi, doğru bilgiler, hazine bulmaktan daha değerlidir. Zaten hazine bulmak da ön bilgilere sahip olmayı gerekli kılar. Bunlar da varlığı; evreni anlamaya yönelik bilgilerdir.
Cinleri emrimizde kullanmaktan amacımızın, onlara kölelik yaptırmak olduğunu fark etmeliyiz. En azından bir hazine bulana kadar. Bir defa köle kullanınca, efendilikten vazgeçemeyiz. Rahatlığa alışırız. İnsan fıtratı böyledir. Bir cine bir defa hazine bulduran, daha sonra başka hazineler bulmak için onu köle olarak kullanmaya devam etmeyecek mi? Hatta başka işlerinde de kullanmaya başlamayacak mı?
Cinler köleleştirilebilir. Çünkü insanlar onlardan daha mükemmel olduğu halde köleleştirilebiliyor. Biliyorsunuz kölelik kaldırılmamıştır, şekil değiştirmiştir. Bugün çalışanlar bile işverenin kölesi değil mi? Hatta kölelik hukukuna bile sahip olmadan çalışmıyorlar mı? Birçok işçi kölelik haklarına bile razı değil mi? Razı. Çünkü kölelerin en azından barınma, yeme içme gibi temel ihtiyaçlarını giderememe sıkıntıları yok. Bu haklara sahip olmayan; çalışma şartlarına göre de hiçbir zaman sahip olamayacak, ne kadar kişi var. Hatta onların o yetersiz şartlarında çalışmaya hazır işsizler var. Kölelik sorgulanmadan öyle benimsenmiş ki, bir işçi işverenine anlamak için dahi:
-Sen kiracılarından kira bedellerini oturacakları ayın başında istediğin halde, biz personellerine niye çalıştığımız ayın sonunda maaş veriyorsun?
Diye soramaz. Hatta böyle bir şey ne personelin, ne de işverenin aklına bile gelmez. Çünkü, işveren için personel de, kiracısı da onun kölesidir, şartları efendi belirler, kölelerin şart belirlemeye hakları yoktur.
Kölelik insan için de, cin için de aynıdır. İkisi de nefis taşırlar. Ayrıca cinler ateşten yaratıldıkları için genel olarak kibirli varlıklardır. Cinlerden olan şeytan, kibrinden dolayı hala tövbe etmemiştir. Kendini beğenenleri köleleştirmekse zordur. Nitekim insanların da hepsi personel statüsünde değildir. Bunun gibi, cinlerin de önemli bir kısmı emir altına girmekten hoşlanmazlar. Yani her cin emir altına alınamayabilir. Sonra niye senin emrine girsin ki? Bunu gerekli kılacak bir sebep olmalıdır.
Şu da bilinmelidir: Maaşla bir kişinin yanında çalışılmamalı demiyorum. Çalışma şartları en azından kölelik hukukunun şartlarını sağlamalıdır. İnsan, yediğinden yediriyor, giydiğinden de giydiriyor olabilmesi için, personeli de bireysel ihtiyaçları için aynı satın alma şartlarına sahip olmalıdır. Yani 25/05/10 tarihi itibariyle bir işveren aile ihtiyaçları için 3.000-tl civarında harcama yapmaktadır. Bu durumda, yanında çalışanların da eline geçen net maaş bu civarda veya işverenin aylık aile giderleri kadar olmalıdır. Ayrıca, kiraların peşin alındığı gibi maaş da alın teri kurumadan alınmış olması için, çalışılacak ayın maaşı peşin verilmelidir.
Bu çalışmamla cinler nasıl emrimizde çalıştırılabilir konusuna da açıklık getireceğim. Azmeden herkes bunu yapabilir.
Cinler ve insanlar, iki şekilde emir altına alınabilir. Bunlardan birisi sihirdir.
Sihir
Haktan uzaklaşmak. Bâtıl şeyi hak diye göstermek. Şeklinde tanımlanan sihr, orijinal Kur’an kelimesidir. Yani Kur’an’da geçen bir konudur. Bu sebeple bunun olduğuna, olabileceğine inanmak gerekir. Yapılmasının yasak olması, ona inanmamayı gerektirmez. Öyle bir şey olmasa bunu yapmayın denmez. Ancak yapılabilecek şeyler yasaklanır. O halde bu da yapılabilir demektir.
Müminle kafir arasındaki en bariz fark, birisi ihya edici, diğeri ise yıkıcıdır. Ne yaparsak, yaptığımız şey, ya ihya edicidir veya yıkıcıdır. Her yaptığımız şey böyledir. O halde her yaptığımızın bu niteliğine dikkat edip, o işin ihya edicisi olmalıyız.
Buhari’nin hadis kitabında peygamber efendimiz:
-Helake sürükleyen yedi şeyden biri sihirdir.
Demektedir. Helak oluşsa yıkılıştır, bozuluştur, haktan uzaklaşmaktır. Sihir de bozmadır, zarar vermedir, düzensizliğe sebep olmadır. Günümüzde sihirin anlaşılır tam karşılığı bilgisayarlardaki virüs programlarıdır. Bunlara sihir programları deseniz de yanlış olmaz. Virüs programlarının özellikleri neyse, sihrin de özellikleri aynıdır. Anti virüs programları da sihir bozmaktır. Ayni işlevi görmektedir.
Virüs programı ile ofis programları asıl işlevini yapamaz hale gelirler. Anti virüs programı ile de ona engel olursunuz. Ekseriya virüs programlarının yapıcılarıyla, anti virüs programlarının satıcıları aynidir. Çünkü onları satabilmek için, virüs programlarının varlığı gereklidir. Bu sebeple de ikisi de tavsiye edilmez. Virüs programı niteliğindeki sihirle de, insanın veya cinin vücut yapısını bozarsınız. Öyle ki sağlıklı düşünemez hale gelirler. Yani bir nevi onları aptallaştırırsınız. Aklı gideren her şey haramdır. Bu sebeple sihir de haramdır.
Virüs programı yapanlar kendilerini nasıl gizleme ihtiyacı hissediyorlarsa, sihir yapanlar da sihircilikleriyle ulu orta övünemezler. Kendilerini gizlerler. Gizli gizli faaliyetlerini icra ederler.
Sürekli davranışlar, insanın karakterini şekillendirici özelliğe sahiptir. Sihirle, başkalarının psikolojik sağlığını sürekli bozmakla uğraşanların, bir müddet sonra kendi akıl, muhakeme sağlıkları da bozulur. Başkalarına yaptıklarının durumuna kendisi de düşer. Hatta çok ısrarcı olursa, kalbi mühürlenip, iman etme kabiliyetini bile kaybedebilir.
Virüs programı yapmak, yazılımcı olmayı gerektirir. Bu, bilgisayarcılıkta bir ilimdir. Sihir yapmak için de aynı şekilde bilgilenmek gerekir. Virüs programında olduğu gibi, bozmanın kurallarını da öğrenmek gerekir. İşte bu nispette, sihir yapabilmek için de, bu konuda ilim sahibi olmak gerekir. Yani bozmanın ilmini de bilmek gerekir. Hani bir mimar aylarca uğraşarak 7 katlı bir bina yapar, sonra bir bozguncu gelir, temeline bir bomba koyarak bir anda onu yıkar. O konuda da bomba ve nitelikleri, bina için yeterli miktarı gibi bilgilere sahip olmak gereklidir.
Yani, sihirle cinleri emriniz altına almanız için o konuda bilgi sahibi olmalısınız. O bilgilerinizin içinde, bir nefsin normal işleyişini bozacağınızı da bilmek olmalıdır. Yani en az bir kişiye zarar vermeyi göze alacaksınız. Siz de bir kişisiniz. Kendinize bir cin veya insan tarafından sihir yapılarak sağlıklı düşünmenizin engellenmesini ister misiniz?
Cinleri ve insanları emrimiz altına almanın bir de helal; faydalı, ihya edici yolu vardır. Süleyman aleyhisselamın yaptığı gibi.

İlim (Bilim)
İlmin Tanımı:
İlim, Evren’in düzeninin bilgisidir. Onun da tam karşılığı Levh-i Mahfuz’dur. Levh de Evren’in genetiğidir. İnsandaki genetik ne işlev görüyorsa, Evren’de de Levh aynı işlemi görür. Bilgisayarlardaki işletim programı gibidir. İşletim programları korunan programlardır. Herhangi bir ofis programında çalışırken işletim programına zarar verilemez. Her ofis programı, işletim programında çalışmak zorunda olduğu halde, onda yapılan bir işlemle işletim programına zarar verilemez. Bu sebeple işletim programına korunan program da denebilir. Levh-i Mahfuz da muhafaza edilen levha; korunan program anlamına gelmektedir. Yani bilgisayarlardaki işletim programı ne ise Evren’deki Levh de o özelliktedir. İlimle ilgili her türlü bilgi de Levh’le ilgilidir. Öyle de olmak zorundadır. Levh’de her şeyle ilgili bilgi olduğundan, her şeyle ilgili bilgi de Levh’le ilgili demektir. Kısacası, ilim, Levh hakkında bildiklerimizden ibarettir. Bilmediklerimiz de öğrenebileceğimiz, henüz bize açılmamış bilgilerdir; gaybdır.
İlim Sahibi Olma Yolları:
1. Bilimsel Bilgi
İnsanlık tarihi boyunca, insanların araştırarak, deneyerek elde ettikleri bilgileri insanlığın ortak mirası olarak kitaplarda ve okullarda toplamasıyla elde edilen bilgiler topluluğudur. Bunlar Evrenle ilgili bilgilerdir. Yani Levh hakkında insanlığın ortak bilgisidir. Akademik bilgiler bunlardandır.
2. Ledün İlmi
İnsanın bildiğini yaşamında uygulamasıyla yeni bilgiler elde etmesidir. İnsan bildiği ile amel ederse Allah ona bilmediklerini öğretir. Bu da yaşayarak elde edilen bilgidir. Aynen laboratuarda deney yaparak elde edilen bilgidir. Hatta daha üstün bilgidir. Çünkü bilgi yerinde uygulanarak o bilginin uygulamasından sonra otomatik olara elde edilen yeni bir bilgi söz konusudur.

Hayat
Herkes hayatından sorumludur. Herkesin hayatı, yaşayışı da ayni değildir. İnsanın bilgilenmesi, yaşamına tefekkürü kattığı ölçüde fazlalaşır. Karşılaştığı olaylar karşısında düşünerek, mevcut bilgileriyle değerlendirerek en güzeli yapmaya yönelerek yaşamını güzelleştiren kişinin bilgisi ve karakteri diğer insanlardan çok fazla gelişmiş olgunluktadır.
Akıl sahipleri, düşünerek, yaşadıklarını değerlendirerek, bilgi sahibi olurlar. Bilgi sahibi olmak için, illa akademik ortamlarda bulunmak gerekmiyor. Herkes her zaman bilgi sahibi olabilecek imkanlara her şeyiyle sahiptir. Bu sebeple ilk insanlardan son insanlara kadar herkes hayatının hesabını verecek mükellefiyettedir. Böyle olduğundan insanlar her zaman için ilim sahibi idiler.
Yani akademik ortamların olmadığı zamanlarda da insanlar, insanları ve cinleri emirleri altına alacak bilgiye sahip olabiliyorlardı. Cinleri emrimiz altına almak için illa ilmin gelişmesi gerekmez. Bu sebeple daha önceleri de bu gerçekleştiriliyormuş.
Peygamber efendimiz de tefekkürle yaşayarak ilim sahibi olmaya en iyi örnektir. Her hangi bir akademik kariyeri olmadığı halde, bütün insanlığın en bilgini ve en üstün karakterlisidir. Üstelik bilgisi Süleyman Aleyhisselam’dan çok üstün olduğu halde, cinleri onun gibi emrinde çalıştırmamıştır. Böyle yapmayı tercih etmemiştir. Bu durum, Süleyman Aleyhisselamı küçültmez. Muhammed Aleyhisselam’ın üstün karakterini gösterir. Bu, onu en üstün insan kılan özel vasıflarından yalnızca biridir.

Cinlerin Sihir İle Etkilenmesi
Süleyman aleyhisselam zamanında, iki kişi, isteyenlere sihir yapmayı öğretmiştir. Muhtemelen sihir ilk defa o zaman yapılmaya başlanmıştır. Sihirle birinci derecede karı kocanın arasının açılması hedeflenmiştir. Buna benzer konularda da kullanılmış olabilir. Fakat asıl sihir yapanlar kendilerine zarar vermişlerdir. Çünkü sihirde bozmak vardır. Kafirlerin karakteristik özelliği de bozmaktır. Bu sebeple sihir yapanın zamanla kalbi mühürlenecek kıvama gelebilir. Sihir yapıp da iflah olan yoktur.
İnsanların geçmiş zamanlarda öğrendikleri sihiri kullanarak, cinleri hazinelerinin korumasında görevlendirdikleri söylenmiştir. Bu sebeple hazine arayıcıları, zorluklarla karşılaştıklarında, o hazinenin cinlerce korunuyor olabileceğini düşünmüşlerdir. Bunlar hazine aramadaki bilgi azlığının ve hedefe ulaşmadaki çabuk yılgınlığın neticesidir. Zaten hazine arayıcılarının genel karakteristiği, kolay zengin olmak isteyenlerdir. Bunlar zorluğa tahammül edebilen kişiler değildir. Öyle olmasa, zorlukla karşılaşınca hemen, burayı cinler koruyor olabilir, diyerek arayışından vazgeçmezdi. Hazineyi gizleyenler, onun kolay bulunmaması için çeşitli tedbirler almaktadırlar. Onlar da insan psikolojisini bilmektedirler. İnsanların biraz zorlukla karşılaşınca, gayretlerinin kırıldığını bilmektedirler. Hazinelerini saklarlarken, onlar da zor bulunmasını sağlayacak gerekli tedbirler almaktadırlar.
Farzedelim ki bir hazinenin korunması ile bir veya birkaç cin görevlendirildi. Kimse başkasının köleliğine gönüllü razı olmayacağı gibi, cinler de köleliklerinin sürmesini istemez. Onlarda da bizim gibi nefis vardır. İlk fırsatta, zorla yaptırılan, hazine bekçiliğinden kurtulmak isteyeceklerdir. Üstelik bizim için kıymetli olan şeylerin, onların nezdinde hiçbir değeri yoktur. Hatta onların kölelik sebebidirler. Bu sebeple de hazine koruyuculuğundan kurtulmak için sebep ararlar. En kötü şartlarla sihir yapanın ölmesiyle, üzerlerindeki sihir de bozuluyor olmalıdır. Çünkü Süleyman a.s. vefat edince, önce cinler onun vefat ettiğini anlamamışlardır bile. Vefat ettiğini anladıklarında da Süleyman a.s.’mın çevresinden dağılmışlardır. Ekseriya aranan hazinelerin sahipleri de ölmüş kimselerdir. Hazine sahibi ölünce de cinler onun etkisinden kurtulacakları için hazine bekçiliğini de hemen bırakırlar.
Hazine aranırken, yeri güzel tespit edilmeli, vasıflı cihaz kullanılmalı, sabırlı olunmalı, hazineyi gizleyenin yerinde siz olsanız başkaları tarafından bulunmasını nasıl engelleyebileceğinizi düşünmelisiniz. Cihazımızın bozuk olup olmadığını da ara sıra kontrol etmeliyiz. Hatta sizden önce bir başkası tarafından bulunmuş da olabilir. Zaten gizleyenler, orada ebedi kalsınlar diye koymuyorlar. Bizzat gizleyen kimse tarafından alınmış da olabilir. Ekseriya da, çevrenin şartlarına göre, ilk akla gelebilecek yeri, gömmek için tercih etmezler.

İnsanların Ve Cinlerin Güzel Bir Şekilde İtaat Etmeleri
Sihir, cinleri ve insanları etkimiz altına almanın kötü ve yasak bir yoludur. İnsan ve cinler çevremizde isteyerek, severek toplanırlar ve bize itaat ederlerse, bu güzel bir şeydir. İstenen bir durumdur. Bunu nasıl sağlayabiliriz?
İnsan ahseni takvîm ve esfeli safilin hallerinde yaratılmıştır. Yani en iyi hal de en kötü hal de insanda görülebilir. Ona, o özellikler verilmiştir. Sihiri kullanan, kötü halini kullanmış olur. Güzel hallerini kullanan ise olgunlaşır; kemale erer. Üstünlük kemal iledir.
Kemal sahibi olan, insanları ve cinleri kendisine celbeder. Onlar da, onun gibi olmak için çevresinde toplanırlar. Onu, kendilerine örnek alırlar. Onun gibi olmak için ondan gelen her türlü talebi, yol göstermeyi, nasihati emir telakki ederler.

Cinler, Dedektörleri Etkiler mi?
Onların tutarsız bilgi vermelerine sebep olurlar mı? Bu konuda şahit olduğum bir olayı size anlatayım.
Zamanımızdaki Gavsın mürşidi rahmetli Seyda’yı sağlığında ziyaret etmek için 1221 km. uzaklıktaki köyüne gittim. İlk ziyaretim değildi. Nasip oldukça gidip, nazarlarında bulunmuş, çorbasını içmiştim.
Bir gidişimde, imamlığında namazımızı kıldık. Namazdan sonra herkesle, taleplerine göre ilgilendi. Sonra Peygamber efendimizin de olduğu gibi, camiye bitişik, içten kapısı olan özel odasına çekildi. O, olmayınca herkes camiden çıktı. Ben de bu fırsat deyip, günlük dersimi yapmak için, caminin ön kısmına oturdum. Üzerimi örttüm, zikir çekmeye başladım.
Bir müddet sonra, iki kişinin konuşmalarını duydum. Birisi, mürşidim idi. Hocanın yanında, talebenin nafile ibadet yapması edepsizliktir, diyerek dersimi bırakmak istedim. Fakat bitmek üzere diyerek bitirdim.
Kendisine gelenlerin menfaatini onlardan daha çok düşünen, sünnetullah ehli insan, sağ ayağını caminin camının iç kirişine koymuş, sağ dirseğini de dizine dayamış, sağ eli ile hafif dalgalı sakalını yavaş yavaş okşar gibi düzeltiyordu. O vaziyette cami önündeki misafirlerini seyrediyordu. Onlar, ondan habersiz; onu görmüyorlar. O, onların halini inceliyordu.
Yanında bir kişi de edepli bir şekilde durmuş, ona bir şeyler anlatıyordu. Özel konuşuyorlardı. Ona rağmen, yanlarına gidip dinlemeye karar verdim. Eğer, benim dinlememem gereken bir konu ise, kovsalar bile hiç gücenmez, yanlarından uzaklaşırım. Diyerek, onlara hiçbir söz söylemeden, yanlarına yaklaştım.
Sofi
-Kurban, ben, jeologum. Petrol aramalarına katılıyoruz. Bir yerde petrol olduğunu tespit ediyoruz.. Gidip üzerinde makineyi çalıştırıyoruz. Makine petrol var diye sinyal veriyor. Orayı bir miktar kazıp, tekrar makine ile bakıyoruz. Sinyal artıyor. Fakat, bir müddet sonra sinyal kesiliyor. Makineden çıt çıkmıyor. Bu, birkaç defa böyle oldu. Arkadaşlara söyledim. Onlar
-Bu cinlerin işidir.
Dediler.
-Ne yapacağımı bilmiyorum. Siz ne buyurursunuz?
Dedi.
O, halini hiç bozmadan, dışarıdaki insanları izliyordu. O vaziyette,
-Sofi, bir tane kaba petrol koy. Sonra kabın üzerini de bir bezle ört ki makine görmesin.
Sofi, bütün ciddiyeti ile konuya açıklık getirmek için,
-Kurban, petrolü kaba koymadan önce, makineyi odadan çıkarayım mı? Makine görmesin.
Deyince, bir anda, dışarıdakilere bakmayı bırakıp, bütün heybeti ile doğrulup, ona şöyle dedi:
-Sofi, sofi sana şaka diyorum. Sen makineni kontrol ettir. Makinen arızalı olabilir.
Dedi ve yürüdü gitti.

Nasıl İnsanı Kâmil Olunur?


İsterim


Aşk
Celâleddin Özbek
 
Mesajlar: 2
Kayıt: Sal Ara 13, 2011 11:36 pm


Dön Soru ve Cevaplarla Dinimiz İslam

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir